Alper İzkara -
Yürüyüş’ün eleştirileri bilimsel temellere oturtulmak isteniyorsa, eşcinselliğin neden bir hastalık olduğu ve bu hastalığın toplumun devrimci örgütlenmesinde ne gibi gerici roller üstlendiğinin adı konulmalıdır. Adı konulamıyorsa eğer, eşcinseller “hastalıklı” bir toplumsal kesim olarak görülemez ve bu anlayışla mücadele etmek her marksistin ödevidir. Burada ele alınması gereken; cinsel yönelim üzerinden siyaset yapan bir toplumsal hareketle devrimcilerin kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Yaklaşık bir ay önce, “Güler Zere’ye Özgürlük” eylemlerinde bir araya gelmiş olan bileşenlerin oluşturduğu Hasta Tutsaklara Özgürlük Platformu’nda; Yürüyüş dergisi ve bileşenlerden olan LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transseksüel) Hakları Platformu arasında yaşanan tartışma eşcinselliğe ve eşcinsellere ilişkin devrimci tutum tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Olayların gelişimini kısaca özetlemek gerekirse, Halk Cephesi, platform bileşenleri arasında yer alan LGBTT Hakları Platformu’nun kurulacak karar alma mekanizmasında yer almasına karşı çıktı. Halk Cephesi’nin aldığı tutum karşısında LGBTT Hakları Platformu’nun yaptığı basın açıklamaları ve çeşitli Hasta Tutsaklara Özgürlük Platformu bileşenlerinin Halk Cephesi’nin tavrını protesto etmek amacıyla platformdan çekildiklerini açıklamalarıyla tartışmalar devam etti. Tartışmaları takiben Halk Cephesi’nin yayın organı olan Yürüyüş dergisinde yayımlanan bir yazıyla eşcinseller “tedavi edilmesi gereken cinsel sapıklar” olarak, platformdan ayrılan destekçi yapılar ise çürümüş olarak nitelendirildi. Yürüyüş dergisinden aktaralım: “Tartışmanın özü, kendilerine `LGBTT’ adını veren bir cinsel sapkınlık grubunun devrimcilere dayatılmasıydı. Bu grup, Güler Zere’ye ve hasta tutsaklara özgürlük eylemlerine katılan bir gruptu. Güler Zere ve tüm hasta tutsaklar için halkın tüm kesimlerini birleştirme perspektifiyle hareket ettik. Bu çerçevede de söz konusu grubun katılımına da özel bir itirazımız olmadı. Ancak bu grup, “karar alma mekanizması”nda yer almak istediğinde buna itiraz ettik. Çünkü eşcinselliği, bir cinsel sapkınlığı böyle bir platform içinde meşrulaştıramazdı”. Alıntılamaya devam ediyoruz: “Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. Bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir.” “Söz konusu olan ise tüm sorumluluklarını bir kenara bırakıp, eşcinselliği tartıştırmaktır. Söz konusu kişiler, siyasi kişilik ve kimlikleriyle o platforma ve eylemlere geldiklerinde bir sorun yoktur. Sorun, sapkın cinsel kimliğin dayatılmasındadır. O kimliğin siyasi hareketlerle aynı düzeyde karar alma mekanizmasına sokulmak istenmesindedir. Ülkemizde gerçek anlamda “kan gövdeyi götürürken”, yanıbaşlarında linç saldırıları sürerken, hapishanelerde tecrit devam ederken, binlerce işçi sokağa atılıp açlığa terkedilirken ve hasta tutsaklar ölüme her gün biraz daha yaklaşırken, onlara göre bunların hiçbir önemi yoktur.”(1)
Devrimciler ve eşcinseller
Öncelikle yaşananlardan, “hasta tutsaklar ölüme her gün biraz daha yaklaşırken, onlara göre bunların hiçbir önemi yoktur” minvalinde bir çıkarım yapmak tutarsızcadır. Platformun bileşeni olan siyasetler ve içeride kendi tutsakları da olan(2) LGBTT Hakları Platformu, hasta tutsakların yaşam hakkını önemsediğinden ve bu uğurda yapılacak mücadelede ortaklaşmak için orada bulunmaktadır. Yürüyüş’ün öne sürdüğü eşcinselliği bir sapkınlık ve hastalık olarak tanımlayan ilk önermeyi temellendiren argümanların aslında eşcinsellik olgusuna yönelik olarak olmadığını ama çok daha genel bir kapitalizm eleştirisi üzerine söylendiğini görüyoruz. Burada, kapitalizmin aşk ve sevgi olarak pazarladığı hazcılığın ve bireyciliğin eleştirisi yapılıyor ama bu noktada eşcinsellik ile kurulan ilişki zorlama, hatta art niyetli kalıyor. Yürüyüş’e göre eşcinsellerin toplumdaki konumlanışı yalnızca cinsellik üzerine, yani eşcinsellerin işi gücü sevişmek! Ayrıca bu düşünceye göre kapitalizm bütün bu yozlukların yanında eşcinselliği de teşvik ediyor! Erkek egemenliği hayatın her alanında yeniden üreten kapitalist sistemin sürekli ezmeye çalıştığı bu cinsel yönelimin, yine sistemin kendisince teşvik edildiği iddiası maddi temelden yoksundur. İş ve tüketim gücünün artması, oy tabanının genişlemesi saikiyle egemenlerin “en az 3 çocuk yapın” salıkları verdiği toplumumuzda homofobinin ekonomik köklerini görmek de zor değildir. Piyasaya göre iş küçük bir kar-zarar hesabına bakar: eşcinsellik artarsa üreme azalır! Bunun dışında eğer eşcinsellik dendiğinde akıllara gelen tek şey fuhuşsa, travesti ve transseksüellerin fuhuş dışında çalışma olanağı bulamaması nasıl açıklanabilir? LGBTT yapılanmalarının ülke çapında birçok ilde örgütlü olduğunu hesaba kattığımızda, bu örgütlerdeki insan profiline baktığımızda işçisinden memuruna, öğretmeninden hemşiresine karma bir kitleyle karşılaşmamız da bir rastlantı değildir. Bu durum eşcinsellerin Türkiye’de kimlikleri üzerinden örgütlenebilecek nitelik ve nicelik taşıdığının ve toplumun her kesiminde mevcut olduklarının kanıtıdır. Yürüyüş’ün eleştirileri bilimsel temellere oturtulmak isteniyorsa, eşcinselliğin neden bir hastalık olduğu ve bu hastalığın toplumun devrimci örgütlenmesinde ne gibi gerici roller üstlendiğinin adı konulmalıdır. Adı konulamıyorsa eğer, eşcinseller “hastalıklı” bir toplumsal kesim olarak görülemez ve bu anlayışla mücadele etmek her marksistin ödevidir. Burada ele alınması gereken; cinsel yönelim üzerinden siyaset yapan bir toplumsal hareketle devrimcilerin kurduğu ilişkinin niteliğidir. Eşcinselliğin insanlık tarihinin her aşamasında ve günümüzde var olduğu, gelecekte de varolacağı açıktır, öncelikle bu temel tarihsel bilimsel tespitte ortaklaşmak gerekir. Eşcinsellik bir toplumsal üründür ve kapitalizmden çok önce insan ilişkilerinde mevcuttur. Heteroseksüelliğin genel yönelim olduğu bir toplumda, hangi dinamiklerin insanların yönelimini eşcinsellik yönünde dönüştürdüğünü tahlil etmek bize düşmez. Somutu tahlil edersek, eşcinsel örgütlenmelerinin varoluş amacı dışlandıkları toplumda tanınma mücadelesidir, yani bu örgütlenmeler özlerinde birer kimlik siyasetidir. Devrimcilik, cinsiyetçiliği, eşcinselleri yok saymayı ve mücadelenin dışına iteklemeyi değil, devrimci bir siyaset doğrultusunda örgütlenebilecek konumda olan bu toplumsal harekete duyarsız kalmamayı, söz konusu hareketin işçi sınıfının anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadelesi ile ortaklaşabildiği alanların pratik ayağını örme yollarını aramayı gerektirir. Hasta Tutsaklara Özgürlük Platformu bu pratiklerden biri olma potansiyeli taşıyorken maalesef amacına ulaşamamıştır.
Tartışmanın diğer tarafında yer alan LGBTT Hakları Platformu ise olanlar üzerine kaleme aldığı bildiride yapıcı bir dille, derdini ve platformda bulunma amacını açıklamıştır. Özet olarak aktarmak gerekirse: “Türkiye’de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği politikası yapan pek çok örgüt, kendi cinsiyeti her ne olursa olsun cinsel ve zihinsel olgunluğa sahip kadın ya da erkeklere cinsel ve duygusal ilgi duymanın doğal olduğunu ve doğduğu bedenin biyolojik cinsiyeti her ne olursa olsun, bireyin kendi zihinsel ve duygusal ihtiyaçları doğrultusunda bedenin cinsiyetini yeniden belirlemede bireyin kendi karar hakkı olduğunu savunur. Ancak bu örgütler öldürülen, linç edilen, iş verilmeyen ve insan yerine konulmayarak her türlü şekilde sömürülen gey, lezbiyen, biseksüel, travesti ve transseksüel (LGBTT) bireylerin haklarını korurken, kendi deneyimlerinden doğru sömürü sistemlerine karşı geliştirdikleri anlayışla ve elbette ki özgürleşmenin tek başına olamayacağının bilinciyle kapitalizme, militarizme ve ayrımcılığın her türüne karşı söz üretir ve bu konuda güçleri yettiğince toplumsal muhalefetin yanında dururlar. Nasıl her işçi sosyalist değilse, her eşcinsel/transseksüel de bir eşcinsel örgütün içinde yer almayabilir. Bu anlamda yanı başınızda eşcinseller var olsa dahi, onları tanımayabilirsiniz. Ancak “Halk” dediğimiz bütünün içinde her kültürden işçi, memur, ev kadını, esnaf eşcinselin de olduğunu da unutmadan, dayanışma içinde politikalar kurma ümidiyle...”(3)
Tartışmadan nemalanan liberaller
Yürüyüş’ün tavrını eleştiren çeşitli çevrelerde dillendirilen “faşist solcular” şiarı, tartışmanın bu noktasında ortaya çıkan zaaftır. Muhafazakar-liberal hegemonya çerçevesinde kendini her alanda yeniden üreten bu anlayışın çerçevesi biraz muğlak olsa da her gündemde ve özellikle son yıllarda kullanımı dillere pelesenk olmuş, Türkiyeli devrimcileri hedef tahtasına koyan liberal bir küfürbazlığa dönüşmüştür. Bu anlayışa göre Türkiye’de Marksizm salt bir gelenekçiliktir, tutuculuktur, cinsiyetçiliktir, toplumsal hareketlere duyarsızlıktır ve hatta kimilerince dillendirildiği üzere faşistliktir. Bir sol yapılanmanın siyasi yanlışları her zaman eleştirilebilir, eleştirilmesi de gerekir fakat dostça eleştiriyle düşmanca eleştirinin arasındaki kalın çizgiyi gözden kaçırmadan. Her devrimci hareket kendi bütünlüğünde ele alınmalıdır, bugün kimlik mücadelelerini odağına almayan bir siyasetin cinsiyetçi olması gerekmez, olmamalıdır da. Devrimcilik cinsiyetçiliği beraberinde getirmez. Tam tersini düşünürsek, bugün cinsiyetçi olmamanın yolu da anti-devrimcilikten anti-marksizmden geçmez ve açıkladığımız çerçevede bu mücadele edilmesi gereken bir anlayıştır.
(1)http://www.yuruyus.com/www/turkish/news.php?h_newsid=6881
(2)http://www.kaosgl.org/icerik/pembe_hayattan_tutsak_lgbttler_ile_dayanisma
(3)http://www.kaosgl.org/icerik/lgbtt_haklari_platformundan_aciklama{jcomments on}