Şule Dede -
Alevilerle katillerini aynı masaya oturtmaya yeltenmek, bir faşisti demokratik olduğu iddia edilen bir sürece dahil etmek yanlış değildi. Yanlışlık, Maraş ve Sivas katliamlarını aydınlatmaya çalışmakta, sorumlularından hesap sormaktaydı. Alevilerin sorunlarını anlama çabasının bir gösteriden ibaret olduğu böylece kanıtlandı.
“Ben bu ülkenin bir bireyi olarak, AK Parti Genel Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak Türk kardeşimi de seviyorum, Kürdü de seviyorum, Lazı da seviyorum, Çerkezi de seviyorum, Boşnağı da Romanı da seviyorum, Arnavutunu da seviyorum. Kim varsa ülkemde ayırt etmeksizin seviyorum.” Erdoğan’ın ağzından çıkıyor bu cümleler. ‘demokrasi için gözü karartmış, dağları delmeye hazır aşık’ imajının güveniyle konuşuyor. Sırtını demokratikleşme yolunda yapılan açılımlara dayamış konuşuyor. Az değil, AKP Kürt, Roman ve Alevilere yönelik üç açılım sürecini birlikte yürütmekte. Yürütmekte de, bilmiyoruz pek kimlerle nereye yürüttüğünü… Hatta açılım denen şeyin pratikte nasıl yürüyebileceğinden de emin olamayabiliriz. Hatta ve hatta açılım deyince aklımıza Erdoğan nutuklarından çalıntı insan hakları, eşitlik, özgürlük ve tabi ki demokrasi sözcüklerinden başka somut hiçbir şey gelmeyebilir ya da gelenler ‘açılım’ın içini dolduramayabilir. O halde bakmak şarttır: AKP’nin fırsat buldukça yumurtlayıp bizlere altın diye sattığı bu üçlemeden laf kalabalığını çıkardığımızda geriye ne kalıyor?
Gerçeklere açılmak
Gündemde bir yanıp iki sönen açılım dalgalarından, gerçeklere temas etsin etmesin, somut önerilerle çıkmış olan tek örnek Alevi Açılımı şimdilik. Tabi bunda süreçten AKP yanlısı olmayan Alevi temsilcilerinin dışlanmasının büyük rolü var. Fakat demokrasiye hizmet için uygulanan bu anti-demokratik yöntemler bir hayal kırıklığı yaratmadı. Zira açılımın niteliği aylar öncesinden açık edilmişti. Çalıştay’ın altıncısına, renk olsun diye, Maraş katliamının sanıklarından, BBP’nin eski genel başkanlarından Ökkeş Şendiller çağrılmıştı. Gelen tepkiler üzerine, çalıştayın başkanlığını yürüten Devlet Bakanı Faruk Çelik bir açıklama yaparak çalıştayın ve açılımın sınırlarını da çizmiş oldu: “Biz Kahramanmaraş olaylarını tartışmak için çalıştay düzenlemiyoruz ki... Kahramanmaraş ve Sivas’ta yaşananlar bir daha yaşanmasın diye bu çalışmaları yapıyoruz. Oysa biz tekrar Kahramanmaraş’ı tartışır bir noktaya taşınıyoruz, yanlış olan bu.” Alevilerle katillerini aynı masaya oturtmaya yeltenmek, bir faşisti demokratik olduğu iddia edilen bir sürece dahil etmek yanlış değildi. Yanlışlık, Maraş ve Sivas katliamlarını aydınlatmaya çalışmakta, sorumlularından hesap sormaktaydı. Alevilerin sorunlarını anlama çabasının bir gösteriden ibaret olduğu böylece kanıtlandı. Dolayısıyla, çalıştayın sonuç raporu da Alevilerin taleplerine karşılık üretmekten uzak kaldı. Öyle ki, raporda, yıllardır dile getirilen Madımak Oteli’nin müze yapılması talebi bile göz ardı edilmiş, otelin yerine park yapılması önerilmişti. Yani AKP, açılım kapsamında, kendi politikasını çalıştaya doldurduğu eşe dosta onaylatarak meşrulaştırmış oldu.
Kürt açılımında ise AKP, halkın iradesini o kadar kolay dışlayamadı. 7 yıllık iktidarı süresince Kürt halkının taleplerine kulak tıkamış, kim vurduya gidenlerin cenazelerine sırtını dönmüş, uyguladığı baskı ve şiddet politikalarıyla Kürtlerin anasını ağlatmış AKP iktidarı vicdana gelerek meseleye dair ‘analar ağlamasın’ temalı yepyeni bir sayfa açmıştı. Tüm tabuları yıkma iddiasıyla işe başlayan AKP hükümeti, bu yeni sayfaya o malum halkın adını telaffuz etmeye gerek bırakmayan genel bir başlık attı: Demokratik açılım. Beşir Atalay yaptığı ilk basın toplantısında eşitlik, özgürlük ve insan haklarının önündeki engelleri kaldırmak ve toplumun barış ve huzurunu sağlamaktan bahsetti. Toplantıda, daha fazla demokrasi naraları atan Atalay’ın konuşmasından iki gün önce ise, Beytüşşebap’ta öldürülen iki DTP’linin cenazeleri kaldırılmıştı. Bunlardan hangisinin AKP’nin demokratikleşme çabalarının yönelimini daha iyi anlattığı ise zamanla belirginleşmeye başladı. Bir Kürtçe televizyon kanalının devlet eliyle yayına başlaması ya da Kürt köylerine gerçek isimlerinin iade edilmesi gibi ödünler Kürt halkının siyasi taleplerini dizginleyemeyince,yani Kürt halkı Erdoğan’ın sevgisini kazanamayınca, AKP kendi inisiyatifinden başka hiçbir şeyi tanımayan demokrasisinin dozunu artırmaya girişti.
Nihayetinde açılımın içi doldu. DTP’nin kapatılmasıyla barış ve kardeşlik kılıfından tamamen sıyrılan açılım yumruğu Kürt halkının tepesine inmeye devam ediyor. Açılımın hiçbir anında kesintiye uğramamış olan baskınlar, gözaltılar ve tutuklamalar çığırından çıktı. Geçtiğimiz iki ay içinde ‘KCK Operasyonu’ adı altında yapılan baskınlarda yüzden fazla kişi tutuklandı. Çoğunluğu, DTP’nin kapatılmasıyla, ‘Kürt halkını partisiz ve iradesiz bırakmama’ görevini üstlenen BDP’li milletvekilleri ve yöneticiler oluşturuyor. Yani açılım, AKP dışında hiçbir siyasi iradeye açık vermemekte ısrarcı… Hükümet, Kürt halkının hak ve taleplerini değil savunmak, dile getirmeyi bile kendi tekeline almaya çalışıyor.
Özgürlük, eşitlik ve insan haklarından dem vurup, yeni baskı ve inkar politikalarını yürütmeye koyan AKP’nin barış ve huzuru sağlama söylemi de toplumda, halkların düşmanlığı ve kaos şeklinde tezahür ediyor. Programlı faşist saldırılar ve linç girişimleri, zamanında göçe zorlanan Kürt halkına, sürgünde yaşadığı bölgeleri de dar ediyor. Üstelik, açılımın göbeğinde, demokrasi rüzgarları henüz ılıkken, düzenlenen bu saldırılar hem devlet büyüklerinin söylemleriyle, hem de polis eliyle palazlanıyor. Erdoğan, İzmir’de DTP konvoyuna yapılan saldırıyı “Bir partinin otobüsünde veya konvoyunun içinde terör örgütünün bayrakları olursa, bölücü terörist başının posterleri olursa buna sıcak bakmak mümkün değil” diyerek hoşgörebiliyor. Ertesinde, Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde 2500 kişilik faşist güruh, ‘Kürtler dışarı’ sloganları atarak, Kürt ailelerinin oturduğu bir mahalleye girip evleri taşlıyor fakat olaya karışan gözü dönmüş faşistler ‘hassas vatandaşlar’ ilan edilerek pohpohlanabiliyor.
Bu kadarı AKP’nin açılımcı bünyesini tatmin eder mi? Etmez…Çünkü Tayyip Erdoğan herkesi sevmek istiyor! Bir açılım da Romanlara patlatıyor. Kürt açılımı sürecinde şişirilen yurdun duyarlı ve hızlı silahşörleri, elleri tetikte gezmekteyken fırsatı Manisa’da buluyor. Kahveye çay içmeye giden bir Roman, Çingenelere çay vermeyeceğini söyleyen kahveciyle tartışıyor. Olaydan 5 gün sonra ise önce 1000 kişilik bir grup, Romanların evlerini taşlıyor. Polis ve jandarma tarafından dağıtılan kalabalık, MHP’li belediyenin çağrısıyla tekrar toplanıyor, sonrasıysa tanıdık… Saldırının korkusuyla mahallelerine dönemeyen Roman vatandaşlar, Manisa’nın başka bir ilçesine yerleştiriliyor yani sürgüne yollanıyorlar.
Açmaza aymak
İşte AKP’nin ‘altın’ açılım politikalarından çıkan gerçekler bunlar. Demokrasiyi fetişleştiren açıklamaların eşliğinde, baskı, şiddet ve inkar politikaları… Barış ve kardeşlik çığırtkanlığının altında beslenen düşmanlık… Ezilen halkların dirençlerini kırma ve kendi siyasi iradesi altında toplama çabası… Emperyalizmin ihtiyaçlarına karşılık verme zorunluluğu… Bir de kriz döneminde artan ekonomik sıkıntıların emekçi sınıflarda yarattığı huzursuzluğu emek mücadelesinin dışına kanalize etmek, aç ve işsiz bir halkın eline oyuncak tutuşturmak da var tabi!
‘Eşitlik’ şiarını ağzında geveleyen AKP hükümetinin bu yolda tek bir samimi uygulaması yok. Erdoğan’ın bütün amacı bu halkları sevebilmek ve o, bu halkları, oldukları gibi değil, siyasi iradelerini kırdığı ölçüde seviyor! Erdoğan’ı dinlemeyi bırakalım. Samimiyeti daha açıksözlü bir bakandan, Mehdi Eker’den öğrenelim. BDP’li bir belediye başkanının kelepçelenerek gözaltına alınmasına gösterilen tepkiler üzerine diyor ki bakan: “İnsanlar evlerinden alınıp, işkenceden geçirilip, ya bir asit kuyusuna atılıyordu, ya da bir köprü altına atılmıyor muydu? Bu bölgede bunların hepsi yaşanmıyor muydu? O gün bunlara karşı bile sesini çıkarmayanlar bu gün kelepçeyi sorguluyor?” Böylece bakan açılımın her zaman söylenenlerden daha gerçekçi tanımlıyor: asit kuyularına ya da köprü altlarına atılmaktan kelepçelenerek tutuklanmaya geçiş!
AKP’nin açılımlarının samimiyetsizliği, tüm Türkiye halkına gösterilen samimiyetsizliğin altını bir daha çizdi. Ufukta açılım göründüğünde ‘Dini, ırkı, inancı, düşüncesi, sosyal statüsü ne olursa olsun 72 milyon vatandaşımızın tamamının mutluluğu ve huzuru çalışmalarımızın temel dinamiğini oluşturmaktadır’’ demesini bilen hükümetin bütün bunların yanında ülkenin yüzde yirmisini oluşturan işsizleri yok sayması da bir samimiyetsizlik göstergesi değil midir? AKP, kriz koşullarını bahane ederek işsizlik fonunu, kesilen kamu harcamalarını şirketlerin kalkınması için hibe ederken de halkın mutluluğunu ve huzurunu mu temel almıştır? Ya da özlük hakları için iki aydır sokakta direnen Tekel işçileri bahsi geçen 72 milyonun içinde değil midir?
Ayrıca AKP’nin açılımları bir kez daha kanıtladı: Özgürlük de, barış da, kardeşlik de ancak eşitlikle gelir! ‘Eşitlik’ söyleminde ise sadece tek bir sınıf samimi olabilir. Onu yoksulların sırtından geçinenlerin ve halkların kardeşliğine ket vuranların ağzından sadece tek bir sınıf kurtarabilir. Ve elbet zamanı geldiğinde, bu oyunlara karşılık o da açılımını yapacaktır!
bu açmaza son çare/ bir açık versin diye bakıyoruz/ canımız yanmış gibi değil/ canımız yana yana haykırıyoruz/ açamaz açamaz açamaz!/ama hala anlamıyor ki düzenbaz/gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer/fırladığımız gibi/bu tarih denen sahneye/aç dediklerimizi biz/Kendi ellerimizle açacağız! Can Yücel{jcomments on}