Yeni Dış Politika: Türkiye’nin Ostpolitik’i

Fatih Yaşlı - 

Ostpolitik’in, Soğuk Savaş sırasında Almanya’nın ABD’den bağımsızmış gibi davranıp reel sosyalizm coğrafyasında Batı bloğunun gücünü artırma çabası içerisine girmesi olduğunu düşündüğümüzde, Türkiye’nin yeni Ostpolitik’ini de anlayabiliriz: Bağımsız bir dış politika görünümü altında yeni Soğuk Savaş’ta ABD’nin bölgedeki güç ve nüfuz mücadelesine destek vermek, amiyane tabirle söylendiğinde emperyalizmin taşeronluğunu üstlenmek!

01Fatih Çekirge, 9 Kasım 2009 tarihli köşe yazısında, Atina dönüşü Egemen Bağış’a şu soruyu sorduğunu yazdı: “Peki biz ani bir kararla Kıbrıs’taki askerlerimizi çeksek ne olur? Dünyayı şoke etsek. Türkiye militer değil, sivil ve barışçı bir ülkedir desek. Kıbrıs’ı savunmak için ille de orada asker tutmaya ihtiyaç var mı? Türk ordusu muazzam bir ordu. Oraya müdahalesi an meselesidir. Bunu Yunanistan çok iyi bilir. Bu kadar jetler, gelişmiş silahlar, tanker uçaklar niye var. Sonra buna kim cesaret edebilir? Türkiye’nin caydırıcı olabilmesi için, ille de orada o kadar asker bulundurmaya ihtiyacı mı var? Garantörlüğümüz zaten devam ediyor. Yani bir durumda müdahale hakkımız meşru... Ben bu soruyu sorunca kısa bir sessizlik oldu. Uçakta tam karşımda oturan Mustafa Karaalioğlu, ‘Evet ne var. Ne olur?’ dedi. Nur Batur, ‘Evet Türkiye böyle bir jest yapsa dünyaya karşı müthiş bir barış çıkışı olmaz mı?’ diye sordu. Mehmet Soysal, ‘Bunun üstünde düşünülmeli bence’ diye destekledi. Egemen Bağış sustu... Biliyorum, “devleti temsil ettiği” için sustu... Ama ben açık yüreklilikle soruyorum. Üstelik yine birileri kızacak olsa da soruyorum: Ne olur Kıbrıs’taki askerimizi ‘güvercin kanatlarına bindirip’ çeksek... Ne yapar dünya? Ne der Rum tarafı. Mesela Fransa. Ya da İngiltere?”
Peki bu soru Çekirge’nin derin tefekkürlere dalması neticesinde ortaya attığı bir soru muydu? Çekirge öyle bir izlenim yaratmak istiyordu; fakat Philip Gordon ve Ömer Taşpınar’ın birlikte yazdıkları ve Timaş Yayınları’ndan çıkan Türkiye’yi Kazanmak isimli kitapta bu öneri neredeyse kelimesi kelimesine aynı olarak yer almaktaydı: “Bir çözüme ulaşılabilmesi adına Türkiye –Birleşik Devletler ve Avrupa’nın da teşvikiyle- bir anlaşmaya varılması kararlılığını göstermek için iyi niyet jestleri gerçekleştirmeye hazır olmalıdır. Mesela Kuzey Kıbrıs’ta konuşlandırılmış yaklaşık 40.000 askerin büyük kısmının tek taraflı olarak geri çağrılması Türkiyeli ve Kıbrıslı Türklerin güvenliğine bir risk teşkil etmez fakat Kıbrıs Rumlarının güvensizlik hissinin hafifletilmesine ve Türkiye’nin değişime hazır olduğunun gösterilmesine yardımcı olur.”(s.139)
Barack Obama, 6 Nisan 2009 günü TBMM’de bir konuşma yaptı ve şunları söyledi: “Türkiye’nin demokrasisi, bizzat sizin başarınız, kazanımınız. Bu size bir dış güç tarafından zorla kabul ettirilmediği gibi, mücadelesiz ve özverisiz de oluşmadı. (…) Birleşik Devletler, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olma girişimini sonuna kadar desteklemektedir. (…)Birleşik Devletlerin Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin tamamen normalleşmesini sonuna kadar desteklediğini bilmenizi istiyorum. Bu, uğrunda çalışmaya değer bir konudur. (…) Birleşik Devletler, tarafların, Kıbrıs’ı iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon halinde birleştiren adil ve kalıcı bir çözüm üzerinde çalışırken ihtiyaç duyacağı her türlü yardıma hazırdır. Başkan ve bir NATO müttefiki olarak, PKK veya başka herhangi bir terörist faaliyete karşı desteğimizi arkanızda bulacağınıza söz veriyorum. Bu çabalar, Türkiye, Irak hükümeti ve Iraklı Kürt liderler arasında işbirliği bağları oluşturma çabalarının devamıyla ve sizin Türkiye’deki Kürt nüfusun için eğitim, fırsat ve demokrasiyi geliştirme yönündeki kesintisiz çabalarınızla güçlenecektir.”
Peki Obama’nın mecliste yaptığı konuşma metni kim ya da kimler tarafından hazırlanmıştı? Sorunun yanıtı yine aynı kitapta, Türkiye’yi Kazanmak’ta gizliydi. Çünkü Obama’nın söyledikleri, Gordon ve Taşpınar’ın kitabın “Türkiye’yi Kazanmak” isimli 6. Bölümünde ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinin daha da derinleşmesi için yaptıkları önerilerle birebir örtüşmekteydi. Buna göre ABD, “Türkiye ile Irak Kürt Yönetimi arasında bir büyük pazarlığı teşvik etmeli, Türkiye’de liberalizm ve demokrasiyi desteklemeli, Türkiye’nin AB üyeliğinin taahhüdünün yenilenmesi için çaba göstermeli, Ermenistan ile tarihi bir uzlaşmanın sağlanmasını desteklemeli ve Kıbrıs’ta siyasi bir çözümün teşvik edilmesi yönünde çaba göstermeli”ydi. (s.109-137)   
CIA’nın Türkiye Masası eski şeflerinden Graham Fuller tarafından yazılan ve yine Timaş Yayınları tarafından basılan Yeni Türkiye Cumhuriyeti isimli kitapta Fuller ABD’ye şu önerilerde bulunuyordu: ABD, “kısa dönemde, Kuzey Irak’taki PKK varlığını ortadan kaldıracak ve oradaki Kürt hükümetini bölgeyi PKK güçlerine kalıcı olarak kapatmaya zorlayacak” bir hamle yapmalı, “İran’la formel diyaloga girmek ve Suriye ile ilişkileri iyileştirmek suretiyle” bölgedeki tansiyonu düşürmeli ve Filistin sorununu çözecek çabalar içerisine girmeliydi. Tüm bunların yanısıra ABD Türkiye’ye daha çok askeri malzeme tedarik etmeli, IMF’nin Türkiye’nin ekonomik ihtiyaçlarını gidermesini sağlamalı, Türkiye’nin AB üyelik sürecini desteklemeli, Kıbrıs sorununun çözülmesine katkı yapmalı ve Türkiye ile ABD arasındaki ticari ilişkileri geliştirmeliydi. (s.316-318)
Fuller Türkiye’nin Müslüman dünya ile geliştirdiği ilişkiler konusunda ise şunları yazıyordu: “Bugün Türkiye’nin Müslüman dünya ve Rusya’daki şöhreti, Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar iyidir. Görünür derecede bağımsız olan bir Türkiye, Arap dünyasına belirli politika reçetelerinin savunusunu yapacak olursa, eski sıkı Batı yanlısı Türkiye’ye kıyasla daha büyük bir dikkatle dinlenecektir. Bu, Arapların Türkiye’yi tarafsızlaştırması değil; aksine onların, Washington ve Kudüs ile iletişim kurmalarını kolaylaştırabilen ve Müslüman dünyanın kuşatılmışlık duygusunun hafifletilmesine yardım edebilecek bir dost kazanması olayıdır. Hem Doğu hem de Batı dünyasına gerçek anlamda uzanan bir Türkiye, Doğu için de Batı için de değerli bir varlık olacaktır.” (s.320, vurgu bana ait)  
ABD’de think-tankların yani düşünce kuruluşlarının politika oluşturma süreçlerine olan katkısı biliniyor. Bush’un gözde think-tankı American Enterprise İnstitute iken Obama’nın gözdesi ise Brooking Enstitüsü. Geçtiğimiz aylarda Kemal Derviş’in başkan yardımcılığına getirildiği enstitünün başkanlığını Strobe Talbott yapıyor. Enstitüdeki isimlerden Susan Rice Obama’nın başdanışmanı olarak görev yaptı ve sonra da ABD’nin Birleşmiş Milletler daimi temsilciliği görevini üstlendi, James Steinberg halen dışişleri bakanlığının iki numaralı ismi konumunda, Peter Orszag Beyaz Saray Bütçe Direktörü ve Jason Furman ise Ulusal ekonomi Konseyi Direktör Yardımcılığı görevindeler. Türkiye’yi Kazanmak’ın yazarlarından Philip Gordon ise Obama tarafından Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı görevine atanmış durumda. Enstitü’nün Obama dönemi dış politikalarının asli belirleyici unsurlarından biri olduğu bu görevlendirmelere bakılarak daha iyi anlaşılabiliyor.
Ermenistan’la imzalanan protokoller, Kıbrıs’ta çözüm arayışının hızlanması, Davutoğlu’nun Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ni ziyareti ve diplomatik ilişkilerin gelişmesi, PKK’yı tasfiye planı, Egemen Bağış’ın baş müzakereci olarak atanmasının ardından ivme kazanan Türkiye-AB ilişkileri, Arap dünyasına yönelik politikalar, İsrail karşıtı mesajlar, Afganistan’a muharip güç gönderilmesinin gündeme gelmesi, İran ve Suriye’yi Batı’ya yakınlaştırma çabaları, komşularla sıfır sorun politikası, bir tür Mezopotamya birliği projesinin aşama aşama fiiliyata geçirilmesi…
Tüm bunlar neye işaret ediyor? AKP’nin kimi düzen içi muhaliflerinin iddia ettiği gibi Türk dış politikasında bir eksen kaymasına ve Türkiye’nin batı bloğundan kopup İslami karakterli bir Ortadoğu ülkesi haline gelmesine mi yoksa Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine emperyal bir misyonla daha sıkı bir şekilde eklemlenmesine mi? Obama’nın konuşması ve Fuller’le Gordon ve Taşpınar’ın yazdıkları ortada bir eksen kayması olmadığını açık bir şekilde gösteriyor. ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin planları ile Davutoğlu dönemi Türk dış politikası örtüşüyor ve yeni Osmanlıcılık bunun bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Brooking Enstitüsü orijinli yol haritası adım adım uygulanıyor. Davutoğlu’nun Newsweek’e verdiği mülakattaki şu sözleri meseleyi açık bir şekilde ortaya koyuyor: “Almanya’nın 1960’larda uyguladığı Ostpolitik’ini anlarsanız, Türkiye’nin 2009 yılında Doğu politikasını anlarsınız.”
Ostpolitik’in, Soğuk Savaş sırasında Almanya’nın ABD’den bağımsızmış gibi davranıp reel sosyalizm coğrafyasında Batı bloğunun gücünü artırma çabası içerisine girmesi olduğunu düşündüğümüzde, Türkiye’nin yeni Ostpolitik’ini de anlayabiliriz: Bağımsız bir dış politika görünümü altında yeni Soğuk Savaş’ta ABD’nin bölgedeki güç ve nüfuz mücadelesine destek vermek, amiyane tabirle söylendiğinde emperyalizmin taşeronluğunu üstlenmek!{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99