Egemen söyleminin romanlaşan şiirde mizah yoluyla yıkılışı: Nazım Hikmet ve Sömürgecilik Karşıtlığının Poetikası

Bahar Alimoğlu - 

Nazım Hikmet, “ruhani ve kutsal olan”ı Marksist anlamda maddi bir temele oturtmuş, kapitalizmi, sömürgeciliği, ırkçılığı hicvetmiştir. Bu yolla da egemen söylemlerin tek tek yıkılmasına hizmet etmiştir.

101803Phoenix Yayınevi’nden çıkan ve yazarı Öykü Terzioğlu’nun yüksek lisans tezine dayanan Nazım Hikmet ve Sömürgecilik Karşıtlığının Poetikası’nda, Nazım Hikmet’in kendisinin de “roman” olarak nitelediği üç kitabı; Jokond ile Sİ-YA-U, Benerci Kendini Niçin Öldürdü? ve Taranta-Babu’ya Mektuplar üzerinden tür, biçim ve içerik ilişkisi ele alınıyor. Romanlaşarak daha serbest ve esnek hale gelen şiir anlayışının sömürgecilik karşıtlığını, sosyalist dünya görüşünü ve devrimci mücadeleyi sanat alanına taşıyışı; arka planını üç farklı coğrafyadaki sömürgeci faaliyetlerin oluşturduğu, bu üç Nazım Hikmet eseri özelinde inceleniyor. Kitapta “yeni ve devrimci” içeriğe uygun “yeni ve devrimci” bir biçim arayışının nesnel temellerinin yanı sıra, şairin adı geçen eserlerinin de detaylı bir incelemesini bulunuyor.
Terzioğlu’nun da kitabının giriş bölümünde ifade ettiği üzere, Nazım Hikmet’in 1929 ve 1935 yılları arasında kaleme aldığı ve ortak paydası “sömürgecilik karşıtlığı teması”na sahip olmak olan bu üç eser, eleştirmenler tarafından belli bir türün kalıplarına sığdırılamıyor. Terzioğlu bu yüzden, hem şiir hem de düzyazı özelliklerini bir arada barındıran bu eserleri Mikhail Bakhtin’in “romanlaşma” fenomeniyle açıklama yolunu seçmiş. Bakhtin’e göre, romanın edebiyat alanındaki egemenliği nedeniyle, şiir de dahil olmak üzere diğer edebi türlerin hepsi yeniden şekilleniyor, “romanlaşıyor”du. Terzioğlu’nun tezi de bu doğrultuda “sömürgecilik karşıtlığının tarihsel maddecilik içerisinden ifade edilebilmesi için şiirin romanlaşmasının bir zorunluluk olduğu”dur. Şiirin romanlaşması, yani türler arasındaki sınırların silikleşmesi yoluyla, okurlara yeni bir “okuma kontratı” da sunulmaktadır. Nazım Hikmet ve Sömürgecilik Karşıtlığının Poetikası’nın birinci bölümünde bu okuma kontratı, edebiyat tarihinde şiir ile roman arasındaki değişen dengelerden başlanarak ele alınıyor.
Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in savunucuları olduğu“saf şiir” anlayışını reddeden Nazım Hikmet, şiiri, düz yazının ifade olanaklarını model alarak dönüştürmenin gerekliliğini savunmuştur. Kafiyeli şiir yazma geleneğini parodileştiren Nazım Hikmet, aynı zamanda klişeleşmiş imgelerle şiir yazmanın da şiiri kısırlaştırdığı kanaatindeydi. Toplumsallıktan ve çağdaşlıktan uzak şiir anlayışlarına karşı kendi şiiriyle hem açık olarak hem de metinlerarası ilişki yoluyla örtük olarak savaşıyordu. Nazım Hikmet’in “saf şiir”in karşısında konumlandırdığı bu yeni tür, iki farklı edebi türün bir senteziydi ve yeni çağın ihtiyaçlarına karşılık verebiliyordu. Nazım Hikmet bu yüzden, toplumsal olanı yeniden şiirin alanına sokabilmek, sosyalizmi ve devrimciliği, sömürgecilik karşıtı söylemi dillendirebilmek için şiirini romanlaştırmıştır.   
“Yeni öze uygun yeni bir biçim bulmak” meselesi Nazım Hikmet’in çıkış noktası olmuştur. Kitabın ikinci ve üçüncü bölümlerinde, bu okuma kontratı doğrultusunda oluşan yeni biçimin, özü nasıl görünür kıldığı ele alınmıştır. İkinci bölümde, Bahktin’in romana ait bir özellik olarak gördüğü “çokseslilik” ve anı, haber, mektup, düzyazı gibi farklı türlerin nasıl ustalıkla şiire eklemlendiği Nazım Hikmet’in eserleri özelinde tartışılmış, üçüncü bölümde çokseslileşmenin ve romanlaşmanın temel etmenlerinden olan “mizah”ın egemen ideolojiyi tehdit eden niteliği ve Nazım Hikmet’in bu eserlerinde mizahın ögeleri olan grotesk ve ironiye başvurarak kapitalist dünya sistemini, ideolojisini ve onun imgelerini nasıl ters yüz ettiği incelenmiştir. Nazım Hikmet, kullandığı bu tekniklerle “ruhani ve kutsal olan”ı Marksist anlamda maddi bir temele oturtmuş, kapitalizmi, sömürgeciliği, ırkçılığı hicvetmiştir. Bu yolla da egemen söylemlerin tek tek yıkılmasına hizmet etmiştir.
Terzioğlu’nun ifadesiyle Nazım Hikmet, “Jokond ile Sİ-YA-U’da, ileri kapitalist ülkelerin sömürgecilik rekabetiyle ilişkilendirilen müzecilik ve “yüksek sanat” anlayışını,  Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’de ırkçılık ve ırkçı söylemin meşrulaştırılmasına hizmet edilen sömürgeciliği, Taranta-Babu’ya Mektuplar’da ise, Roma İmparatorluğu’nu faşist bir düzen içerisinde yeniden yaratmak isteyen ve bu doğrultuda Etiyopya’ya savaş açan Mussolini’yi gülünçleştirmiştir. Nazım Hikmet böylelikle, kendi metninde oluşturduğu dünyayı, çağının dünya düzeninin karşısına çıkarmış ve sembolik düzlemde bir devrim yapmıştır.”
Nazım’ı yeniden okumak isteği uyandıran bu inceleme, sadece edebiyatçıların değil; politika, ideoloji, söylem üzerine düşünen, mesai harcayan herkesin okuması gereken bir kitap.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99