Çağdaş bir Dühring olarak Fikret Başkaya

Orhun Demir - 

Bu sıradışı Marksist için mesele, Türkiyeli komünistlerin sözgelimi Kurtuluş Savaşı’nı neden desteklediklerini anlamak ve açıklamak, 1908 ve 1923’ü neden devrimci süreçler olarak nitelediklerini öğrenmektir. Bu kadar çalışma meyvesini verir; Başkaya, Türkiyeli komünistlerin foyasını ortaya çıkarır ve ilan eder: “Türkiyeli komünistler kemalisttirler”

fikret_baskaya“...iktidarı ele geçirmeyi yegane hedef olarak gören öncü örgüt [devrimci parti] de esas itibariyle yıkmak istediği devlet gibi bir örgütsel yapıya ve işleyişe sahipti. Devrimci parti de kendini burjuva devleti suretinde yaratmıştı: hiyerarşi, disiplin, ast-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, anti-demokratik dikey ilişkiler... Devrimden sonra partinin nasıl ve kolaylıkla parti-devlete dönüştüğünün izahı orada bulunuyor...”
Bu satırlar 19.yüzyıl anarşistlerinden birine ait değil. Öyle olsaydı, samimiyetinden kuşku duymayacağımız bir Marksizm eleştirisi olarak okuyabilir ona göre yanıt verebilirdik mesela... Ama bu satırlar bir Taraf gazetesi yazarına da ait değil... Yani gerine gerine “...ben ultra-liberalim ve misyonum soldaki otoriter-totaliter ne kadar damar varsa hepsini keşfetmek..” diyen biri de yok karşımızda... Yukarıdaki satırların sahibi olan kişi, tam aksine, söylediklerini Marksizm adına söylüyor! Evet, ‘iflas eden paradigma’dan, üniversitenin en ‘özgür akademisyeni’nden, Mustafa Kemal’e kızıp Lenin’e küsenden, anti-Kemalist olabildiği kadar Marksist olabilenden, ‘şu çılgın entellektüel’den, çağdaş bir Duhring (1)’den, Mahir’in, Deniz’in devrimciliğini beğenmeyip tırnak (“”) içerisine alacak kadar büyük, “süper devrimci”den (2), Marksizmin peygamberinden, Fikret Başkaya’dan, bahsediyoruz(3)...
Başkaya’nın kendine has ideolojik-politik yaklaşımının Türkiye solu içerisnde neden bu kadar kabul gördüğü sorusu sorulabilir. Gerçekten de, Türkiye’deki geleneksel sol parti/yapılardan herhangi biriyle örgütsel ve politik bağı olmayan, bu Marksist entellektüeldeki şeytan tüyü de neyin nesidir? İlk olarak, soldaki “biz nerede yanlış yaptık” sorusunun özellikle 12 Eylül 1980’den sonra gereğinden fazla sorulur hale gelmesi ve bunun sonucunda geleneksel mücadele biçimlerinin ameliyat masasına yatırılması ve solda yenilenme arayışlarının başlatılması; entellektüel varlığını geleneksel solla hesaplaşmaya adamış Başkaya için bulunmaz fırsat, onu ‘aranan entellektüel’ kılan şeydir. Üstelik Başkaya’yı başka kılan bir şey daha vardır. O, geleneksel sol ile hesaplaşan sol-liberaller gibi bunu bir tür Marksizm eleştirisi olarak da sunmamaktadır. Tam tersine, Başkaya “...gerçek Marksizm bu, gerçek Marksist de benim...” diyerek yapmaktadır yaptığını... Bu da onu, solun gözünde ‘ideolojik olarak sorunsuz’, ‘politik açıdan ise kusursuz’ kılmaktadır.

Lenin’siz Marksizm
Marksizm nasıl sıradanlaşır? İşçi sınıfının eylem kılavuzu nasıl olur da eleştirel entellektüelizm seviyesine geriletilebilir? Nasıl olur da Marksizm, liberal-burjuva dünyası için kabul edilebilir bir hale dönüştürülebilir? Bu sorulara birçok yanıt verilebilir belki ama bütün yanıtlar Marksizmin barındırdığı ihtilalciliğin törpülenmesiyle az ya da çok ilgilidir. Özellikle, Ekim Devrimi’nden itibaren bu soruların ortak yanıtı Leninsiz bir Marksizmdir.
Nedir Lenin’in katkıları? Lenin’in öncü parti kuramı, gerek bir örgütlenme stratejisi ve gerekse de işçi sınıfının siyasi açıdan yönetilmesi/yönlendirilmesi için somut siyasi bir otorite tanımlaması açısından hayatidir. Öncü parti kuramı, 20.yüzyıla ait konjonktürel bir şey olmaktan çok öte, siyasi açıdan kendiliğindenciliğin eleştirisidir ve devrimci iradenin zorunluluğunu ortaya net biçimde koyması açısından, 20.yüzyılda, Kautsky’lerin Bernstein’lerin oportünizmine karşı Marksizmin yeniden devrimcileşmesidir. Bugün, kendine Marksist diyenler için bu bir ortak kabul değilse, ortak kabulümüz ne olacaktır?
Başkaya’ya göre, öncü partiden, işçi sınıfına dışarıdan bilinç taşımaktan bahsetmek, işçi sınıfına gerizekalı muamelesi yapmaktan başka bir şey değildir. Başkaya şöyle diyor: “... bir metal işçisinin, terzinin, tekstil işçisi genç bir bayanın, nüfus idaresinde çalışan memurun, vb. kitap okumasına, resim yapmasına, şiir okumasına, hikaye yazmasına, insanlığın durumuna dair kafa yormasına, düşüncelerini çevresindekilerle paylaşmasına gerçekten bir engel var mı? Öğretmenlerden daha çok okuyan işçiler yok mu?...”  Anlaşılacağı üzere, tam bir burjuva demagojisi yapılan... Öncü parti, işçilere okuma kitabı önermek için mi vardır? Ya da “işçiler doğuştan salaktır” diyen Leninist bir tez mi sözkonusudur ki Başkaya “...öğretmenlerden daha çok okuyan işçiler var...” demektedir. Öncü parti konusunda hiçbir şey bilmediğinden ötürü; öncü partiyi, elinde şırıngasıyla gezip işçilere bilinç enjekte eden aydınlar topluluğu sanmaktadır Başkaya!
“... Geride kalan yüzyılın sosyalist mücadele anlayışında, ‘işçiler, ezilen-sömürülen sınıflar, kendiliklerinden durumlarının farkına varamaz, olup-bitenleri anlayamaz, dolayısıyla bilinçlenemez, ona ‘gerekli’ bilinci ancak devrimci entellektüeller dışardan taşıyabilir...’ şeklinde bir anlayış hakimdi...” Evet tam da böyle bir anlayış hakimdi ve devrimleri yapan anlayış da tam olarak buydu. Tabi bu anlayış, Başkaya’nın sandığı gibi, “siz bekleyin biz devrimi yaparız” demedi. Devrimci öncü partiler, yine devrimci olan kitlelere, Başkaya’nın sandığı kadar uzak değillerdi ve onlara öğrettikleri kadar onlardan da öğrendiler!
Lenin’in görmediğini gören, duymadığını duyan Başkaya devam ediyor: “...XX. yüzyıl devrimci, sol, sosyalist, komünist örgütlerin temel işleyiş aracı olarak kabul ettikleri, üstelik ‘evrensel bir ilke’ mertebesine yükselttikleri demokratik merkeziyetçilik tam bir oxymorondur(tezatlık). Bu iki kelimenin yan yana getirilmesi uygun olmadığı için... Ya merkeziyetçi bir işleyiş geçerli olur, ya da demokratik bir işleyiş geçerli olur ama hem o hem öteki olmaz...” Bolşeviklerin örgütsel stratejisi, Başkaya’nın ellerinde buruşturulup çöpe atılıyor! Cehalet fütursuzca dile geldiğinde akıl fazla gelir insana!    Bu çağdaş Duhring için, demokratik ve merkeziyetçilik kelimelerin yanyana getirilmesi “ideolojik manipülasyon” ve “bilinç çarpıtması”ymış üstelik! Ne söyleyelim biz kendisine? İdelojik manipülasyonu yapan Lenin, bunu teşhir eden de Fikret Başkaya!
Demokratik merkeziyetçilik ne kadar saçmaysa, profesyonel devrimcilik de o kadar saçma Başkaya için: “...Mesleği devrim yapmak olan birinin var olabileceğini düşünmek abes değil mi? Marx, ‘işçi sınıfının emansipasyonu [kurtuluşu] onun kendi eseri olacaktır’ dememiş miydi? Bir sınıfın emansipasyonu başkalarının işi olabilir miydi?...” Profesyonel kelimesi, Leninist öncü parti teorisinde militan kadro anlamında kullanılır, başka bir anlamda değil... Başkaya ise, hiç bilmiyormuşcasına, ‘mesleği devrim yapmak olan kişi’ diyor profesyonel devrimci için... Marksizme ucundan köşesinden azıcık bulaşmış bir kişi için son derece net olan bu kavramın bu kadar bulanıklaştırılması salt cehaletle açıklanamaz kuşkusuz. Burada, Taraf Gazetesi’ne yazar olmaya niyet eylemiş bir ‘Marksist’ vardır. Hayırlı olsun!

Marksist Fikret Kemalist Lenin’e karşı!
Başkaya’ya göre, öncü partinin gereğinden dem vurmak, Türkiye’deki Kemalistlerin “halkı adam etme” nosyonundan farksızdır. Başkaya’nın bu iddiası, gereksiz ve zorlama bir benzetme olarak okunabilir, ancak  öyle okunduğu takdirde Başkaya’ya ciddi bir haksızlık yapılmış demektir! Zira sözkonusu olan sıradan bir Marksist değil, ömrü hayatını anti-Kemalist propagandaya ayırmış ‘sıradışı bir Marksist’tir. Bu sıradışı Marksist için mesele, Türkiyeli komünistlerin sözgelimi Kurtuluş Savaşı’nı neden desteklediklerini anlamak ve açıklamak, 1908 ve 1923’ü neden devrimci süreçler olarak nitelediklerini öğrenmektir. Bu kadar çalışma meyvesini verir; ‘Marksist’, Türkiyeli komünistlerin foyasını ortaya çıkarır ve ilan eder: “Türkiyeli komünistler kemalisttirler”(4). Paradigma’nın İflası adlı kitabının önemli bir bölümünde kemalistlerle komünistler arasında organik bağlar arayan Başkaya için üzerinden atlanamayacak kadar önemli bir ayrıntıdır bu, o nedenle biz de atlamayalım!  Başkaya, kantarın topuzunu biraz daha kaçırsa, Kurtuluş Savaşı’na destek verdiği için Lenin’e bile kızacaktır! Lenin de olsa leninliğini bilmelidir ne de olsa!
Başkaya’nın Türkiye ve dünya sosyalist hareketine en önemli katkılarından biri de, sosyalizmin hatalarının yeterince tartışılmadığını keşfetmesidir: “...Sovyet ve Çin deneylerinin neden başarısız oldukları, sosyalist toplum oluşturma projesinin neden kapitalizmin restorasyonuyla sonuçlandığı, hiçbir zaman gerektiği gibi tartışılmadı. Asıl rahatsız edici olan da, neden tartışılmadığı, tartışılamadığı, tartışmadan kaçınıldığı, ya da tartışılıyormuş gibi yapılıp geçiştirildiğidir...” Sosyalistler hatalarını ne kadar tartışsa yaranamayacaklardır Başkaya’ya! Çünkü onun için belirleyici olan şey, yapılan hataların tartışılması değil, çok net, kesin bir redd-i miras davası açmak ve bunun sonucunda Başkaya’nın çizdiği çerçeveyi kabul etmektir. Nedir o çerçeve? Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi, öncü parti kuramından vazgeçmek, profesyonel devrimciliği rafa kaldırmak vs... Başkaya açık açık “Leninizm bitmiştir” diyip, kestirip atmalı! “ Biz Marksizmi Leninizm’den kurtarmalıyız” demeli!
Bunların dışında, bir de ‘devrim’in salt bir siyasi iktidar meselesi olmadığını hatırlatıyor ısrarla! Verdiği örnek akıllara durgunluk verecek cinsten : “...burjuva toplumunun birkaç yüzyıllık örgüt anlayışının ve örgütlenme tarzının, sol bir söylemle yeniden üretildiğini söylemek istiyorum. Devlet sizin elinizde olunca başka şeye mi dönüşecek? Arabayı kim kullanırsa kullansın arabadır...” Gerek Marks’ın ‘Fransa’da İç Savaş’ ve gerekse Lenin’in ‘Devlet ve İhtilal’ adlı eserinde belirttikleri gibi, devlet aygıtının ele geçirilmesi, eskisinin parçalanması ve devletin işçi sınıfının baskı aygıtı olarak yeniden örgütlenmesi meseleleri yeterince açıktır. Yeterince açık olduğu gibi, Başkaya’nın beğenmediği sosyalist devrimler de salt bir hükümet değişimi değil, iktidarın sınıfsal niteliğinin de değişimidir. Üretim araçlarının kollektifleştirilmesi, halk meclislerinin kurulması, toprak reformları, işçilerin işyerlerindeki karar alma süreçlerine katılması gibi somut pratikler ‘arabanın kim kullanırsa kullansın aynı araba’ olmadığını göstermeye yeter de artar bile! Herşeyin mükemmel olmaması, herşeyin berbat olduğu anlamına gelmez.

Yaşasın liberalizm!
Devrim’in insanın özgürleşmesi (emansipasyonu) sorununu ele alması gerektiğinden dem vurup, bu olmazsa o devrime devrim denmeyeceğini söylüyor Başkaya! Doğru da diyor; fakat insanın özgürleşmesi sorunu ya da bu sorunu çözecek olan toplumsal devrimler, bir siyasi ihtilal olmaksızın nasıl uygulamaya konabilir? Ama Başkaya yanıtı çoktan bulmuş ve yapıştırıveriyor: “...tanımı gereği emansipasyon bir özne olarak insanın kendini gerçekleştirmesine engel olan durumdan kurtulması, özgürleşmesi demektir ve bu ancak insanın [bireyin] özçabasıyla mümkündür...” Nerede siyasi zorun rolü, nerede iktidar? Bunlardan vazgeçelim; parantez içine alınmış ‘birey’ de neyin nesidir? İnsanın kolektif eylemi ya da sınıf değil de neden birey? Yakılan yeşil ışık liberalizme yakılmıştır, başka bir şeye değil!
Başkaya’nın liberalizme yaktığı yeşil ışık bununla sınırlı da değil... Geleneksel sosyalist hareketlerin en önemli yanlışlarından birinin parti/örgüt içi demokrasinin eksikliği ve hiyerarşik/dikey ilişkiler olduğunu vurgulayan Başkaya, önce ‘politik liberalizmi’ kapitalizmin egemenliğinden kurtarmaya çalışıyor. Serde ‘Marksistlik’ olduğu için kapitalizmi değil de, kapitalizmden kurtardığı liberalizmi alkışlıyor: “...Esas itibariyle bir sistem olan kapitalizmle bir düşünce akımı olan liberalizm bir ve aynı şey sayılır hale geldi. Oysa bazı kesişme alanları olmakla birlikte kapitalizm ve liberalizm kavramları aynı içeriğe sahip değildir... Liberalizm de, esas itibariyle iki bileşenden oluşuyordu: İnsanı merkeze alan, insanın eşit ve özgür olduğunu ilân eden politik felsefe ve mülkiyeti esas alan ekonomik doktrin...” Devam edelim -zira Başkaya bombayı birazdan patlatacak: “...Sol ekonomik liberalizme karşı çıktığı gibi politik liberalizme de karşı çıkmalı mıydı? Eğer bizdeki özgürlüğün karşılığı libérté ise, sol anti-libéral olamazdı ama bu onun asla liberal olduğu, liberalizmle uzlaştığı anlamına gelmezdi...(sol), liberalizme karşı çıkarken özgürlüğü [libérté] önemsemedi. Bireysel özgürlüğün önemini kavramakta sınıfta kaldı...” Kavramların anlamlarını tartışmak, aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları vurgulamak ayrı bir şeydir; o kavramların anlamları üzerinden tarihsel karşılığı olmayan politik saflaşma, ayrışma yaratmaya çalışmak başka bir şey... Böyle saçmalık olur mu? ‘Politik liberalizm’ dediği şeyi kavrayamamak - ki neden kavrasın, Lenin’in burjuva demokrasisine diyet borcu mu var!- sosyalizmin temel sorunu mu? Hepsini geçtik; bu satırlar Halil Berktay’ın ya da Murat Belge’nin köşesinde yayınlansa şaşırır mıydınız?
“Öncü parti zararlı”, “profesyonel devrimcilik saçma”, “demokratik merkeziyetçilik anlamsız”... Kısacası, Lenin Marksizme fazla geliyor ve Başkaya kendisine hala ‘Marksist’ diyor!

(1)Başkaya’yı çağdaş bir Duhring olarak nitelememizin nedeni, Baskaya’nin Duhring’in fikirlerini 21.asırda ileri sürüyor olması değildir. Başkaya’yı 21. Yüzyılın Duhring’i kılan şey, Duhring’in 19.yüzyıl Alman sosyalistleri arasında üstlendiği rolü bugünün Türkiye’sinde üstlenmesidir. Duhring, nasıl aşırı bir özgüven ile insanlığın tarihsel ve bilimsel birikimini ‘yok’ sayıyor ve tarihi kendi söyledikleriyle doğrulatmaya/yanlışlatmaya çalışıyorsa, Başkaya da aynısını yapıyor.  Dühring’in, Darwin’i, Kant’ı, Hegel’i, Marks’ı bir kalemde silmesi gibi; Başkaya da, SSCB’yi, zamanın TKP’sini, Deniz’i, Mahir’i –söylemeye cesaret edemese de- Lenin’i aynı şekilde siliyor. Marksizm, Başkaya’nın kaleminde can çekişiyor; tıpkı sosyalizmin Duhring’in kaleminde çekiştiği gibi…       
(2)Milli Demokratik Devrim’in saçma bir tez olduğunu öne süren Başkaya, kendisini MDD’ci olarak tanımlayanların önüne gelen devrimci sıfatını tırnak içine alma gereği duymuştur: “Emperyalizm ve Anti-emperyalizm Üzerine”, 12 Haziran 2008, www.sendika.org
(3)Bu makalede, Fikret Başkaya’nın Sendika.org’da yayınlanan “Emperyalizm ve anti-emperyalizm üzerine”, “Liberalizm, kapitalizm ve sol” ve “Devrimi yeniden düşünmek” isimli yazılarında ve “Paradigma’nın İflası” adlı kitabında ileri sürdüğü tezlerin bir kısmı tartışılacaktır
(4)Bu tespit bize ait değil... “Türkiyeli komünistler kemalisttir” tezinin eleştirisi için bakınız: Metin Özuğurlu, “Yedi düvene koşulu öküz bellemesinler”, www.sendika.org{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99