SUNU: Hülya Avşar’ın gölgesinde açılım tartışmaları

Magazin basını ve o basını besleyen medya maymunları; bir toplumun düşünme yetisini, belleğini, olan biteni sorgulamasını, kısacası kendini ve çevresini değiştiren toplumsal-siyasal özne olan insanı insan yapan ne varsa hepsini köreltip dumura uğratma konusunda uzmandırlar. Magazin tarafından teslim alınmış ya da iradesini ona teslim etmiş olan insan düşünsel olarak körelir, kendisine ve çevresine hızla yabancılaşır: Herhangi bir tv dizisinin bir sonraki bölümde ne olacağıyla, kendi geleceğinden daha çok ilgilenir hale gelir. Gün gelir, sanatçı müsvettesi bir kadın ya da erkeğin kiminle birlikte olduğu, kendisinin kiminle olduğunun önüne bile geçebilir. Yani, magazin dünyasının kokuşmuşluğu insan aklına ve vicdanına tecavüz eder.
Magazin hayatı çoğu zaman toplumsal olanı da magazinleştirir, kendisine benzetir. Yoksul mahallelere yardım yapan bir medya maymunu, peşine taktığı magazin muhabirleriyle birlikte hem kendi şovunu yapar, hem de toplumsal bir yaraya ‘parmak atmış’ olur. Ya da, her seçim dönemi öncesi, açılan her kanalda karşımıza çıkan televole programları bir o ünlüye bir bu ünlüye hangi siyasi partiye oy vereceğini sorar, sanki kanaat önderleriymişçesine… Yoksulluk hariç olmak üzere, bu gibi durumlar her zaman değil, daha çok ülke gündeminde önemli bir gelişme olduğu zaman sözkonusu olur: Doğal afet, önemli bir devlet adamının ülkeyi ziyareti, seçim vs…
Ancak her süreç kendi karşıtıyla birlikte var olur. Yani, toplumsal-siyasal alan magazinleşirken, magazin de politikleşmeye başlar; toplumsal olan kokuşurken, kokuşmuş olan da toplumsallaşır. Bugün
Kürt sorunu tartışılırken, Hülya Avşar’a dava açılması da bununla ilgilidir. Avşar, magazin dünyasında şekillenen refleksleriyle ülke gündemine oturan bir meselede yorum yapmış ve hakkında halkı düşmanlığa sevk etmekten dava açılmıştır. Oysaki Avşar bunu yaparken, politik bir tutum takınmaktan ziyade, gayri-politik bir biçimde, sanatçı rakibi Sezen Aksu’nun Kürt Açılımı’na verdiği koşulsuz desteğe ‘sallama’ amacı gütmüş olabilir. Yani mesele, Hülya Avşar’ın zihninde, Gülben Ergen ile magazin dünyasındaki atışmalarının bir benzeri gibi başlamış olabilir.
Ama devlet meseleyi öyle koymaz. Devlet, en kokuşmuş, en gayri-ciddi alanlardan yükselecek eleştiriler de dâhil olmak üzere, her şeye karşı önlemini alır. Avşar’ın yarın öbür gün nasıl bir tutum takınacağından bağımsız olmak üzere, ‘patavatsızca’ ama devletin resmi Kürt siyasetinden ayrışmış, kısmen ona karşı söylenmiş ve siyasete bulaşmış bir söz ne kadar magazinleşmiş olursa olsun politik bir tehdittir devlet için ve devlet tehdit olarak algıladığı her şeye müdahale eder. ‘Ceberut’ devletin de, ‘demokratik’ devletin de yaptığı budur. Kaldı ki aynı devlet, aynı anda bir ceberut, bir demokratik de olabilir.
Sözgelimi aynı devlet Sezen Aksu’ya bu davayı açmaz. Açmaz, çünkü Aksu, Kürt Açılımına verdiği koşulsuz desteği dile getirmiştir. Başka bir ifadeyle, savcıya davayı açtıran şey, Kürt Sorunu’nun herhangi bir biçimde dile getirilişi değil, istenilen bir biçimde dile getirilmeyişidir. Sezen Aksu, sola ve Kürt halkına her zaman daha yakın, daha açık bir isim olmasına rağmen, dava Hülya Avşar’a açılmıştır, Sezen Aksu’ya değil…
Devlet demokratik yüzünü Sezen Aksu’ya, ceberut yüzünü ise Hülya Avşar’a göstermiştir. Birinin sırtı devletin başbakanı tarafından sıvazlanmış, diğerine aynı devletin savcısı tarafından dava açılmıştır. Bir tarafta belli bir sol kültür, ‘sanatçı duyarlılığı’ ile “haddini bilen” Sezen Aksu vardır; diğer tarafta siyasi kaygılardan uzak, içinde piştiği magazin kültürünün verdiği patavatsızlıkla, ‘had bilmek nedir’ bilmeyen Hülya Avşar…
Bu olay özelinde, ‘haddini bilen sanatçı duyarlılığı’, ‘haddini bilmeyen patavatsızlık’a çok fena yenilmiştir!{jcomments on}