AKP’nin ülke çapında elinde bulundurduğu egemenliğinin şimdiki tek istisnası olan Kürt illerinde de sağlanması ile bölgesel güçlerin emperyalizmin işgalden önceki hedeflerine uyumlu şekilde yeniden düzenlenmesi sürecinde Kürt hareketine yer yoktur. Bu gerçek bu şekliyle kavranmadığı sürece çember her geçen gün daralmaya devam edecektir. Kürt halkının bu ateşten çemberi yarabilmesi için tek çıkar yol emperyalizme ve onun bölge politikalarına karşı açıkça tutum almak ve okun sivri ucunu emperyalizm ile işbirlikçilerine doğrultmaktır.
Aslında ağızlardaki bakla Ağustos sonu itibariyle çıkmıştı: “ABD’nin Irak’ı işgal ettiği günden itibaren konu tamamen bir bölge sorununa dönüşmüştür. Şimdi ABD çekiliyor. Onlar da bölgede istikrar istiyor. PKK orada olduğu sürece istikrar imkansız. Fırsat içerdeki gelişmelerle ABD’nin çekilmesinin yarattığı ortak zemindir.” Sözler Başbakan danışmanı, AKP Adana Milletvekili Ömer Çelik’e ait. Abdullah Gül’ün “Terör sorunu ya da Kürt sorunu. Adına ne derseniz deyin, Türkiye’nin en önemli sorunudur. İyi şeyler olacak. Bir fırsat var, fırsatın kaçmaması lazım...” demeciyle işaret fişeğini ateşlediği açılım tartışmalarının anahtar sözcüğü haline gelen ‘fırsat’ın nereden çıktığını anlamak için Ömer Çelik’in açıklamalarını takip etmeye gerek olmasa da bu açık sözlülüğün hakkını vermek gerekir. Zira Kürt açılımı tartışmaları başladığından beri, bu tartışmayı gündeme oturtan gelişmelerin neler olduğu konusunda sol içinde bulunan görüş ayrılıkları, açılım denen projeden beklentiler ve ona yönelik yaklaşımlardaki farklılığa da kaynaklık ediyor. Sol içindeki bu yaklaşım farkına bir örnek olarak yakın geçmişe kadar SDP Genel Başkanı olan Filiz Koçali gösterilebilir. Ömer Çelik’in bu sözleri Koçali’ye göre “demokratik açılım gibi önemli ve büyük bir sözü önemsizleştirmek ve itibarsızlaştırmak“ (Günlük Gazetesi, 22.08.2009) anlamına geliyor. Açık açık ve defalarca bir devlet projesi olduğu vurgulanan Kürt açılımının itibarını korumak görevinin neden üstlenildiği bir yana Çelik’in bu sözleri Koçali nezdinde ancak kafa karıştırıcı olabiliyor. Koçali soruyor; “Her zamanki, bildik tasfiye çalışması mı, yoksa gerçekten bir demokrasi adımı mı?” ve ekliyor “Elbette bir ‘demokratik açılım’dan söz ediliyorsa, bize düşen onu desteklemek, sorumluluk üstlenerek onu derinleştirmektir.” Soru doğru, fakat arkasından gelen cümle, yanıtın ‘bir demokrasi adımı’ olarak kavrandığını gösteriyor. Peki ya değilse? Şimdi demokratik açılım adını verdikleri bu devlet projesi ya bir tasfiye çalışmasıysa? Bu durumda “bize demokratik açılım dediler bize de desteklemek düştü” mü denecek? Konuya yönelik benzer bir yaklaşım farklı bir argümanla Atılım tarafından dile getiriliyor. Kürt açılımı neden gündeme geldi diye soracak olursanız, “Bugünkü ‘çözüm’ ve ‘açılım’ tartışma ve arayışlarının altında yatan gerçek de demokratiklik adına hak eşitliğine inanmaları, buna kani olmaları değil elbette; yönetemez duruma gelmeleridir. Sömürgeci savaşı sürdürmenin sonuç almaya el vermediğini daha önce anlamış bulunuyorlardı, ama rejim için asıl ürkütücü olan Kürt halkını bu haliyle yönetemeyeceklerinin kesinlik kazanmış olmasıdır”(Azadi) yanıtını alıyorsunuz.
Sürece yönelik politikalarda genel olarak ortaklaşan bu iki yaklaşımın zemini, bugün yaşanan tartışmanın ve çabanın Kürt hareketinin yıllar süren mücadelesinin bir tür meyvesi olduğu, hakim sınıflar açısından ise bu sürecin kaçınılmazlığı tezi ile örtüşüyor.
Zafer mi sıkışma mı?
Kürt hareketinin halka dayanan ve halkı seferber ederek yıllarca devam eden mücadelesi olmasa elbette dertsiz başına dert alma meraklısı olmayan Erdoğan ve ekibi bugün böyle bir tartışmayı açmayacaklardı. Gelgelelim tartışmanın bugün açılmış olması gerçeğini yalnızca en azından 30 yıllık bir mücadelenin sürekliliği ile açıklamaya çalışmak, bugünü anlamak ve hakim sınıfların hedeflerini doğru kavramak için yeterli değil. Kürt sorunu söz konusu olduğunda hakim sınıflar açısından ‘yönetemez’ bir durumda olmak yeni değilse yeni olan bu gerçeği kabul etmek midir? Bu yönetememe gerçeği Uğur Kaymaz’ın cenazesi kaldırılırken AKP tarafından kavranmamıştı da 7 yıllık iktidarının sonunda Temmuz ayında başları taşla ezilmiş ve göğüslerine kurşun sıkılmış iki Kürt’ün cesedinin bulunduğu bir ortamda mı kavranmış kabul ediliyor? Son 30 yıllık isyan boyunca Kürt halkının mücadelesinin doruğuna çıktığı dönemlerde iktidarda bulunan onca parti Kürt açılımı tartışmalarına girmek zorunda hissetmemişse bu ‘zorunluluğu’ AKP’ye bugün kavratan gelişme ne olabilir? Tam da bu noktada dönüp Ömer Çelik’in sözlerini yeniden okumak gerekir. Son günlerde daha sık ifade edilen milli birlik projesini mümkün kılan fırsat açıkça ifade edilmiştir.
Bugün Tayyip Erdoğan’a oy kaybettirmeyi göze aldıran süreç, Kürt sorununun uluslararası bir konu haline gelmesi ve bölgede ABD’nin Irak’tan çekilmesi ile doğacak boşluktan nemalanma öngörüsü ile gelişmiştir. ABD’nin Irak için istikrar beklentisi son birkaç yılın söylemi olmakla birlikte istikrarı sağlamakla sorumlu aktörler son dönemde belirlendi. Irak’ın kuzeyi için emperyalizmin sadık uşağı Barzani’nin yürütmeyi devraldığını söylemeye gerek yok. Türkiye ise gerek resmi kanallarla devlet üzerinden gerekse Fethullah Gülen gibi cemaat örgütlenmeleri tarafından sağlanan lojistik ile Barzani’nin ağabeyliği misyonuna talip oluyor. İşgal sonrası Irak’ın kuzeyine yapılan yatırımlar ve Türkiye kanalıyla akıtılan dolarlar ile pekiştirilen, sağlamlaştırılan Barzani iktidarının ödemesi beklenen diyet geçtiğimiz yıl yapılan sınır ötesi operasyonlarda akan kardeş kanını görmezden gelmekle sınırlı değildi elbette. Bölgede Türkiye ile Barzani yönetiminin emperyalizmin şahitliği ile kurmak üzere olduğu evlilikte PKK gibi bir aktöre yer bulunamadı. Yanı başında duran ABD ordusunun bir şekilde çekilmesi ile zaten memnun olan Suriye bir yanda, PJAK üzerinden PKK ile halihazırda savaş halinde olan İran diğer yanda… Irak merkezi yönetiminin PKK konusundaki tutumu ve Ankara’yı temin edici açıklamaları ise zaten biliniyor. Soruna bölgesel yaklaşıldığında, bölgesel aktörlerin tamamı açısından PKK en hafif deyimle bir sorun kaynağı olarak görülür hale geliyor. İşte böyle bir bölgesel ortam içinde başlayan Kürt açılımı, Kürt hareketinin yıllar süren mücadelesinin sonunda devletin zorunlu olarak geldiği bir dönemeç mi yoksa Kürt hareketini tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir hamlenin sus payının belirleneceği bir tartışma mı? Filiz Koçali’nin ifadesiyle “Her zamanki, bildik tasfiye çalışması mı, yoksa gerçekten bir demokrasi adımı mı?”
İç politikaya bakıldığında ise bölgede yaşanan sıkıştırmanın tüm kanallarla devam ettiğini ve uygulandığını görmemek için çaba harcamak gerekir. Söz konusu açılımın mimarı olan AKP’nin 7 yıllık iktidarı boyunca Kürt halkına yaklaşımında kendisinden önceki iktidarlardan ayrıldığı tek bir nokta gösterilemez. Emperyalizmin bölge politikasından doğan bu son fırsat ortaya çıkmadan önce AKP’yi diğerlerinden ayrı bir yere koymayı gerektiren bir tek uygulama sayılamaz. Ne zaman ki Kürt hareketini tarih sahnesinden sileceklerine inandıkları tarihi fırsat ayaklarına serildi, o zaman devlet televizyonundan Kürtçe yayınlar, Kürt enstitüsü açma vaatleri sıraya dizildi. Ancak bunlar yapılırken dahi Kürt hareketine yönelik devlet terörü hiçbir zaman ivme kaybetmeden sürdürüldü. Yerel seçimler öncesinde bölgeye özel bir önem vermesine rağmen beklediği başarıyı kazanamayan AKP’nin seçimlerin hemen ardından doğrudan DTP’ye yönelik başlattığı polis operasyonu sürecin AKP tarafından nasıl kavrandığını göstermek için yeterlidir. AKP tarafından ülke çapında kurulan ve pekiştirilen egemenlik bir tek Kürt illerinde sağlanamamıştır. Bununla birlikte bölgede şimdiye dek Kürt hareketine gerçek bir alternatif oluşturma potansiyeli taşıyan başka bir hareket parti de çıkmadı. AKP’nin şimdi içinde bulunduğu bu istisnai rol onu bu alanda yeni hamleler yapmaya iten en önemli nedeni oluşturuyor. Kürt halkının kimi hassasiyetlerini paylaşıyor gözükme çabası da elbette halkların kardeşliğine olan inançlarından çok Kürt hareketini var eden zemini ortadan kaldırma niyetlerine dayanıyor. Yani iç politika alanında da Kürt hareketinin durumu bir zaferin eşiğinden çok savunmaya ve mevcudu korumaya daha yakın duruyor.
Tek seçenek anti-emperyalist bir hattı savunmak
Gelinen noktada açılım tartışmalarıyla süslü sürecin aslında Kürt hareketinin bir zaferinin sonucu olmaktan çok onu ortadan kaldırmayı mümkün kılan bir fırsatın değerlendirilmesi çabası olduğunu görmek gerekiyor. AKP’den demokratik bir adım beklemekle emperyalizmden insan hakları kahramanlığı beklemek arasında ideolojik bakımdan bir fark yok. Emperyalist merkezlerin bölge planları çerçevesinde netleşen bu Kürt açılımı tartışmaları içinde Kürt halkını özgürlüğü ve onuru adına olumlu bir şey bulmaya çalışanlar dönüp Irak’a bir daha bakabilir. Orada özgürlüğe ve onura dair ne bulabilirlerse bugün Kürt halkına ancak onu vaat edebilirler çünkü. Son 6 yılını bir emperyalist projenin uygulama sahası olarak geçiren Irak’ta özgürlüğe ve onura dair bulunabilecek tek şey emperyalizme karşı direniştir. Halkların tarihi boyunca defalarca kez berraklaşmış bu gerçek bugün yine yanı başımızdan gösteriyor kendini. Kürt halkı açısından kazanım olarak görülebilecek tek bir somut içeriği belirginleşmemiş olan Kürt açılımı tartışmasının hedefi bellidir. AKP’nin ülke çapında elinde bulundurduğu egemenliğinin şimdiki tek istisnası olan Kürt illerinde de sağlanması ile emperyalizmin işgal önceki hedeflerine en uyumlu şekilde bölgesel güçlerin yeniden düzenlenmesi hedefinde Kürt hareketine yer yoktur. Bu gerçek bu şekliyle kavranmadığı sürece çember her geçen gün daralmaya devam edecektir. Kürt halkının bu ateşten çemberi yarabilmesi için tek çıkar yol emperyalizme ve onun bölge politikalarına karşı açıkça tutum almak ve okun sivri ucunu emperyalizm ile işbirlikçilerine doğrultmaktır. ‘Reel politika’ söylemi altında, zamanında Irak işgalini açıkça kınamaktan kaçınan Kürt hareketi şimdi içinde bulunduğu çemberden çıkmak için sarılacağı anti-emperyalist politikalara reel politikten çok daha ciddi bir kavrayışla tutunmak zorundadır. Milyon sayıda insanın katledilmesi pahasına girişilen bir emperyalist savaşın sonuçlarından medet ummak her türlü gericiliği barındırmakla birlikte aynı zamanda gerçekçi de değildir. Emperyalizmin açıkça aleyhine olmayan hiçbir gelişme halkların lehine olamaz. Halkların özgürlük ve onuru için verdiği savaşın önünde durabilecek bir güç yoktur.{jcomments on}