Bahar Alimoğlu -
Tarımı canlandırmak için işçileri kamyonlarda taşıyıp trafik kazalarında öldürmek gerekir, geri dönüşüm fabrikasında 22 yaşındayken geri dönüşüm kazanının aniden çalışmasıyla dev bıçaklar tarafından doğranarak, kağıt fabrikasında hamur kazanında hem de 3 kişi birden metan gazıyla zehirlenerek, Zonguldak’ta maden ocaklarında göçük altında kalarak, kapalı kasalı minibüslerde işe getirilip götürülürken sel sularıyla boğularak “taksirle” can vermek gerekir…
“Vergi dersin, ümük dersin, can dersin
Verirler mi alırlar mı bel olmaz”
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Ankara’da susuzluk sorununu aşmak için ayaklar leğenin içinde yıkanmayı, sel felaketinde ölmemek için üst komşuda yatıya kalmayı, küresel ısınmaya karşı da sifonlarımızın içine birer litrelik su dolu şişeler koyarak savaş açmayı öneren zihniyet, aklımızı fikrimizi en son “alın, verin, ekonomiye can verin” resmi reklamlarıyla meşgul etme çabasında. “İktisada Giriş” dersini alıp klasik iktisadın temel prensiplerini yarım kulak dinleyip arz-talep konusunda konuşma cesaretini kendinde gören taze işletme öğrencisi zihniyetiyle örtüşen bir dile sahip bu reklamlar, ama gelin görün ki kelli felli ekonomistler utanmadan sloganlarını savuruyorlar pişkin yüzlerinin ortasındaki ağızlarından: Alın, verin, ekonomiye can verin… Öyle sakız alıp vererek ekonominin canlanacağını düşünenlere ekonomi dersi verecek değiliz. Ama krizin küreselliği, ülke ekonomilerinin birbiriyle olan zorunlu bağları, küresel güç ilişkileri falan bir kenarda dururken, hiç o kenara bakmadan sakızla, simitle, çiçekle, oyuncakla ekonominin canlandırılabileceğine samimiyetle inanan insanlar varsa onlara da birleşmelerini öneririz, zira tek başına yakalandıklarında halkın tepkisinin sopa şeklinde gövdelerinde vücut bulması an meselesidir.
Dünya Bankası Başekonomisti Indermit Gill bile “kriz tam bitiyor” diye düşünmediklerini söylediği halde bizim televole iktisatçıları “krizin son etkileri”nden bahsediyor, üstelik de faturayı emekçilere keserek eteğiyle aslolanın üstünü örtmeye çalışırken kendi mabadını açıyor. Ekim başında İstanbul’da gerçekleştirilen toplantıda ITUC Genel Sekreteri Ryder, etkisini halen sürdüren krizin finansal olmaktan çok sosyal olduğunu, güvencesiz istihdam biçimlerinin genişlemesinin ve işgücü piyasalarının kuralsızlaşmasının, istihdam krizine çare olamayacağını, krizin sebeplerinden biri olan IMF ile Türkiye’nin masaya oturmasının yanlış bir karar olacağını” söylerken bizimkiler esnafçılık oynuyor, “almadan vermenin vatandaşa mahsus olduğu” fikrini aşılamaya çalışıyor!
Sakız, çiçek ya da oyuncak alarak, simit yiyerek ekonomiye can verilemeyeceği ortada, ekonomiye can vermek için bundan daha fazlası gerekir. Örneğin; 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 750 TL, yoksulluk sınırı ise 2 bin 442 TL olmuşken işçi-memur maaşlarına 10 lira, elektriğe %10 zam yapmak gerekir, bir o kadar zammı da harçlara yapıp ilköğretimden yükseköğretime kadar öğrenci başına yapılan yıllık kamusal harcamalarda OECD üyesi ülkeler arasında son sırada yer almak gerekir… 243 bin öğretmen atama beklerken 15 bin atamanın yapılması, “sendikal haklarını kullandıkları” için 12 bin 359 işçinin mağduriyet yaşaması, örneğin Eti Gıda’da greve çıktığı için 23 işçinin işten atılması gerekir. Mesela gemicilik sektörü özelinde ekonomiye can vermek için 128. işçi tabutunu da çıkarmak gerekir tersaneler bölgesinden… Tarımı canlandırmak için işçileri kamyonlarda taşıyıp trafik kazalarında öldürmek gerekir, geri dönüşüm fabrikasında 22 yaşındayken geri dönüşüm kazanının aniden çalışmasıyla dev bıçaklar tarafından doğranarak, kağıt fabrikasında hamur kazanında hem de 3 kişi birden metan gazıyla zehirlenerek, Zonguldak’ta maden ocaklarında göçük altında kalarak, kapalı kasalı minibüslerde işe getirilip götürülürken sel sularıyla boğularak “taksirle” can vermek gerekir…
Kapitalizm can çekişirken daha çok can isteyecek, savaşlarla, iş kazalarıyla daha çok can alacak ve çöken sağlık sisteminin altında da çok kalan olacak. Ama canlarımızı alırken zamanı bize verecekler mecbur ve alacak verecek kalmayacak bir gün.{jcomments on}