Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Chavez’in “çok kutuplu dünya” gezisi

Soner Torlak - 

Chavez’in “çok kutuplu bir dünya inşa etmeye dönük” girişimlerinin kendi ideolojik referanslarıyla uyumlu olduğunu not etmek gerekiyor. Nitekim Bolivarcılık adı verilen ideolojinin harcını sosyalizan, üçüncü dünyacı, anti-emperyalist, kurtuluşçu ve bağımsızlıkçı bileşenler oluşturuyor.

chavez1“Dünyada, bir tarafın diğer tarafı hegemonyası altına aldığı tek kutupluluğun yerine çok kutupluluğu koyma zamanı geldi. Çünkü bizler özgürüz ve kendi kaderimizi belirleyebiliriz. Biz, tüm dillerin, dinlerin ve hislerin olduğu, uygarlıklar arası çatışmanın yerine uygarlıklar arası diyalogun bulunduğu bir dünya istiyoruz!”.  Eylül ayının ilk haftasında Libya, Cezayir, Türkmenistan, Belarus, Suriye ve İran’dan oluşan bir “çok kutuplu dünya” gezisine çıkan Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez işte bu iddialı sözleri sarf ediyordu.
Her şeyden önce Chavez’in “çok kutuplu bir dünya inşa etmeye dönük” girişimlerinin kendi ideolojik referanslarıyla uyumlu olduğunu not etmek gerekiyor. Nitekim Bolivarcılık adı verilen ideolojinin harcını sosyalizan, üçüncü dünyacı, anti-emperyalist, kurtuluşçu ve bağımsızlıkçı bileşenler oluşturuyor. Dolayısıyla Bolivarcılık denen heterojen ideolojinin ABD’nin hegemonik gücünü sınırlamaya dönük her türlü girişimin referansı olması tesadüf değil.
ABD’nin Latin Amerika’da yaşadığı hegemonya kaybını ateşli bir dış politikayla pekiştiren Chavez, Bolivarcı Devrim olarak tanımlanan Venezüella’daki radikal değişim sürecinde “bağımsız” bir dış politika ekseni oluşturmaya özel bir hassasiyet gösteriyor. Bu hassasiyetin ilk nedeni yanı başındaki emperyal güç ABD’nin ideolojik etki alanını ve dolayısıyla uluslararası meşruiyetini daraltmakken, ikinci nedeni ise yüzyıllar süren sömürgecilik döneminde ABD ekonomisinin ihtiyacına göre yapılandırılmış olan Latin Amerika pazarını ABD’ye bağımlılıktan kurtarmak olarak görünüyor. Kuşkusuz bu iki neden de Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrasında ABD’nin tek kutuplu biçimde inşa etmiş olduğu uluslararası sistemin zembereğini dağıtmaya hizmet ediyor.
1998 yılında başkan seçilen Hugo Chavez’in dış politikasını iki ayrı dönemde incelemek mümkün görünüyor. Bu dönemlerden ilki, Afganistan ve Irak işgallerinin yaşandığı, Venezüella muhalefetinin Chavez hükümetine karşı oldukça koordineli ve güçlü bir siyasal baskı kurabildiği, muhalefetin ABD desteğiyle başarısız bir darbe ve ekonomiyi kötürüm eden bir petrol lokavtı örgütleyebildiği 1998-2004 arası olarak sayılabilir. Chavez’in içeride, yeterli örgütlü halk desteğine sahip olmaması nedeniyle oldukça geniş bir sınıfsal ittifaka dayanarak çok ince dengeler üzerinde kurduğu siyasetinin emperyal komşuya dönük cepheden bir diplomatik savaş yerine daha çok Latin Amerika ülkelerinin birliğine referans vermesiyle karakterize olan bu dönemin sonunu ise 2004 Temmuz’unda yapılan ve Chavez’in kazandığı referandum belirledi.
2002 darbesini ve 2003 lokavtını başarıyla atlatan, eski rejimin kadrolarını büyük oranda tasfiye eden ve nihayet halk nezdinde meşruiyetini sağlamayı başaran Chavez, bu tarihten sonra oldukça çok yönlü ve aktif bir dış politika izledi. ABD’nin kıtaya dayattığı serbest ticaret antlaşmalarının büyük oranda geçersizleşmesi adına kıta ötesi ticari bağlantılar kurmaya başlayan Chavez, özellikle iki büyük sanayi devi Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya ile oldukça sıkı ekonomik bağlar kurmaya başladı. Başta Venezüella olmak üzere Latin Amerika ülkelerinin ABD pazarına olan bağımlılıklarından kurtulması amacıyla hayata geçirilen bu ticari ittifaklar, Chavez tarafından “çok kutuplu dünyaya giden yolu döşeyen adımlar” olarak başarıyla sunuldu. Chavez ardından (1999’da zaten Küba’yla ilişkilerini kurmuştu) uluslararası kapitalizmle eklemlenme konusunda uyuşmazlıklar yaşayan üçüncü dünya ülkelerine yöneldi. Chavez’in buradan murat ettiği şey ikiliydi: Birincisi ABD’nin başını çektiği uluslararası sistemdeki her çatlağı doldurmak, her çelişkiye oynamak. İkincisi Latin Amerika’ya dönük olası bir saldırı durumunda saldırının uluslararası meşruiyetini ortadan kaldırmak.
Dolayısıyla Hugo Chavez’in İran, Suriye, Belarus ve diğer üçüncü dünya ülkeleriyle kurduğu ittifakları bu iki ihtiyaç çerçevesinde değerlendirmek daha sağlıklı görünüyor. Özellikle küresel ekonomik krizin uluslararası dengeleri sarsmaya başladığı ve ABD’nin Latin Amerika’ya dönük siyasetinin keskinliğini Honduras darbesi ve Kolombiya’ya yerleştirilen askeri üslerle arttırdığı böyle bir dönemde, Chavez’in “çok kutuplu dünya kurma denemesi” ABD’nin kıtaya müdahale kanallarını tıkama adına işlevsel görünüyor.{jcomments on}