Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

ABD, AKP, Barzani ya da Baba, Oğul, Kutsal Ruh

Orhun Demir - 

Ortalama bir burjuva hükümetinin ağzına alamayacağı kadar büyük bir lokmayı yutmaya çalışabilecek bir hükümetin iki niteliği olabilir: Bu hükümet ya devrimci bir hükümettir ki o takdirde kimseye eyvallah etmezsiniz; ya da karşı-devrimci bir hükümettir o zaman da eyvallah edilen daha büyük güçler var demektir.

barzani-bushKürt Açılımı, hangi demokratik-kültürel hakları içerdiğinden bağımsız olarak çok önemli bir siyasi viraja tekabül ediyor. Bu viraj öyle bir viraj ki; devletin zamanında yaptığı ‘yanlış’lardan açıkça bahsedilebiliyor, devlet tarafından “akan kardeş kanını durduracağız”, “analar ağlamasın” denilebiliyor, Öcalan’ın yol haritası açıklayacağını duyurmasına izin verilebiliyor hatta o yol haritası –açıktan söylenmese de- devlete ilham kaynağı olabilir mi diye bakılabiliyor, Polis Akademisi’nde Kürt Çalıştay’ı düzenleniyor, TSK “sadece operasyonlarla bu işi çözemeyiz” diyebiliyor, Türk milliyetçisi olmakla övünen Fethullah Gülen açılıma tam destek verebiliyor ve nihayetinde CHP’ye, özellikle de MHP’ye bulunmaz bir muhalefet alanı bırakılabiliyor ve AKP kendi iktidarını bir ölçüde riske ediyor. O zaman; bu risk neden alınıyor, diye sormak; % 47’lik bir düzen partisi neden bu ateş çemberinden geçmek istiyor, diye sorgulamak gerekiyor. Sıradan bir düzen partisi, oy oranı ne olursa olsun böyle bir riski alamazdı ve nitekim bugüne kadar da bu riski alan bir siyasi parti ortaya çıkmadı. Ortalama bir burjuva hükümetinin ağzına alamayacağı kadar büyük bir lokmayı yutmaya çalışabilecek bir hükümetin iki niteliği olabilir: Bu hükümet ya devrimci bir hükümettir ki o takdirde kimseye eyvallah etmezsiniz; ya da karşı-devrimci bir hükümettir o zaman da eyvallah edilen daha büyük güçler var demektir.
Alık liberallerden değilsek ve onların sözlerinin tüy kadar değeri yoksa gözümüzde, ilericilik ya da ‘kötünün iyisi’ saçmalığını aramamalıyız AKP’de! O zaman bu karşı-devrim hangi ulusal ve uluslararası projenin parçası konumunda okunmalı, ona bakmalıyız!

Askeri ve politik bir taşeronlaşma
Kürt sorunu emperyalizmin oyunu değil, ezilen ulus sorunudur; ancak Kürt Açılımı denilen şey tam da ‘Kürt Sorunu emperyalist bir projeye nasıl eklemlenebilir’ sorusuna yanıt aramak ve mutlaka bulmak üzere ortaya atılmıştır. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) kapsamında bölgedeki güçler dengesini kendi lehine yeniden kurmak isteyen ABD; enerji hatlarının geçeceği, İran ve Rusya gibi güvenemeyeceği güçlerin yanı başında kendine güçlü bir müttefik aramaktadır. Daha doğrusu, var olan müttefiklerinden en uygun olanını güçlendirmek ve bölgedeki bekçiliği ona devretmek istemektedir. Bu müttefik Türkiye’dir; zira ABD’nin bölgede Türkiye denginde bir müttefiki de bulunmamaktadır. Ürdün, Suudi Arabistan gibi işbirlikçi rejimlerin askeri açıdan güçsüzlüklerinin yanı sıra, işbirlikçi siyasetlerinin Arap halkları tarafından keşfedilmesi onları ideal müttefik olmaktan uzaklaştırırken, çok ciddi bir askeri güç olan İsrail’in ise, bölgedeki en önemli şer odağı olmasından ötürü, meşruiyeti söz konusu dahi olamaz. Oysaki Tayyip Erdoğan Arap halklarının gözünde maalesef bir ‘Davos Fatihi’dir ve ne yazık ki ABD de bunu iyi bilmektedir.
Bu noktada ABD’nin Ortadoğu’da kendine neden bir taşeron aradığı önem kazanmaktadır. İlk bakışta, saplandığı Irak batağından kendini kurtarmak gibi bir sebeple hareket edebileceği akıllara gelse de; dünyanın bir numaralı emperyalist devleti için ‘bataklardan kendini kurtarmak’ değil, ‘batak yaratmak’ esas olduğundan, niyetin ardında daha ‘politik’ bir neden aramak gerektiği ortaya çıkacaktır. Bilindiği üzere, ABD’nin aktif olarak savaştığı tek ülke Irak değildir. Afganistan’da da işgalci konumunda olan ABD, dikkatini bu bölgeye yoğunlaştırmak istemektedir. Irak işgalinden daha önce başlamasına rağmen, ABD’nin üstünlüğünü bir türlü kabul ettiremediği ve Irak’a kıyasla daha merkezi ve etkili bir direnişin sergilendiği Afganistan, bir anlamda ABD’yi buna zorlamaktadır. Öte yandan Afganistan’ın komşusu olan Pakistan’da da durum ABD’nin istediği gibi gitmemektedir. Anti-amerikan unsurlar Pakistan’da da ivme kazanmaktadır. Bu durumda, ABD için Afganistan’ın kaybı asla sadece Afganistan’ın kaybı olmayacaktır.

“Güçlü Ordu Güçlü Türkiye” ve sonrası
Kuşkusuz, ABD’nin Irak’tan çekilmesi sadece asker değişimini içeren tek yönlü değişimden ibaret değildir. Bu değişim, ideolojik-politik bir değişimi de içeren çok yönlü bir değişime tekabül etmektedir ve Türkiye’nin iç siyasetiyle de birebir ilgilidir. Birincisi Türkiye, bölgenin en önemli askeri güçlerinden biri olmasına rağmen Irak’a yerleşip, bu şekilde güvenlik sağlayacak bir ülke konumunda değildir. Nitekim böyle bir şeye ne Barzani’nin gönlü olur ne de ABD izin verir. Dolayısıyla, Türkiye’nin ABD adına bölgede bekçilik yapabilmesi için güçlü bir ordunun yanı sıra uygun ve yine güçlü bir ‘siyaset’e de ihtiyacı vardır. İşte o uygun ve güçlü siyaset, AKP’nin ‘Osmanlı sevdalısı’ adımları ile “Güçlü Ordu Güçlü Türkiye” sloganının bir yarısında; TSK’nın modernize edilip ulusal sınırların ötesinde bir askeri güç haline getirilmeye çalışılmasıyla da sloganın diğer yarısında somutlanmaktadır.
Türkiye’nin ABD’nin uzun menzilli patriot füzelerine talip olmasından ve bunun ABD tarafındaki resmi ağızlardan telaffuz edilmesinden sonra TSK’nın önemli bir bölgesel güç haline getirilmesinin hedeflendiğini ifade etmek yerinde olacaktır. Füzelerin kısa değil uzun menzilli olması, askeri olmaktan çok siyasi “ayrıntı”dır. Sadece, ulusal sınırlar dahilinde veya olsa olsa birkaç km sınır ötesinde PKK ile savaşan TSK’nın bu ‘küçük’ savaştan ‘sıkıldığı’ ve uzak ülkelere yelken açma niyetinde olduğu ve o niyetin de yine ABD patentli olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin dış politikasını belirleyen sihirli formül ‘Yeni Osmanlıcılık’ böyle önlemleri zorunlu kılıyor. Kardeş halklara yönelik bir askeri eğilim söz konusu olmasa böyle bir önleme neden gerek duyulsun? Bu füze alımı, Ortadoğu’da akan kanın uzun bir süre daha durmayacağının en sıcak kanıtını oluşturuyor.  
Babasının rızasıyla bölgeye ağabeylik yapacak güç olarak düşünülen Türkiye’nin böyle bir işi üstlenebilmesi için PKK’den bir an önce kurtulması gerekmektedir. Nitekim 25 yıllık savaş tecrübesi de PKK’den salt askeri araçlar kullanarak kurtulmanın mümkün olmadığını göstermiştir. Ama tersi de doğrudur: Yani salt demokratik-kültürel açılımlar aracılığıyla da PKK’den kurtulmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla bir yandan askeri operasyonlarla, ki bu operasyonlar ulusal olmaktan bölgesel olmaya doğru genişleyecektir, ABD-Türkiye-Irak ortak bir askeri tasfiye süreci işletecekler; diğer yandan da içeriği belli olmayan bir demokratik açılım paketi aracılığıyla, Türkiye’deki tabanını Kürt Hareketi’nden koparmaya çalışacaklardır. Kürt Hareketi tasfiye edildiğinde ya da etkisi kırıldığında ise, bu boşluğun ya AKP tarafından doldurulması istenecek, ya sorun çıkarmayacak bir Kürt Partisi ortaya çıkacak, ya da Barzaniciliğin Türkiyeli Kürtler arasında yayılmasının yolları aranacaktır ki, sonuç itibariyle her üç durumda da aynı amerikancı sonuç alınacaktır.
Yaşanan son gelişmeler; PKK’yi devre dışı bırakma sürecinin, sadece Türkiye ve ABD arasında değil aynı zamanda merkezi Irak hükümeti, Barzani-Talabani ve Suriye arasında da işletilen bir süreç olduğunu göstermektedir. 15 Eylül’de Türkiye’de yapılan, Suriye ve Irak istihbarat servislerinin şeflerinin ağırlandığı toplantıda, Kürt meselesinde stratejik bir işbirliğine gidildiğinin açık göstergeleri var. Benzer biçimde, uzunca bir süredir MİT ile Kuzey Iraklı Kürt yöneticiler arasında sıcak ilişkiler yürütülmekte ve bu ilişkilerin ‘PKK sorunu’na odaklandığını söylemek hiç de zor değil.
Emperyalistler hiçbir meseleyi yoktan var etmezler; Kürtleri de, Kürt Sorunu’nu da Kürt Hareketi’ni de onlar yaratmadı. Ama halklar arasındaki sorunları da yine aynı halkların aleyhine en güzel onlar kullanırlar. ABD-AKP-Barzani üçgeninde pişirilip önümüze konulan bu ‘çok kültürlü’ yemeği yemeyelim, yedirmeyelim!

 

Kimin demokrasisi?

Demokrasi sözcüğünün -tek başına son derece anlamsız olan- büyüsüne kanıp, ‘kimin demokrasisi?’  diye sormadan siyaset yapılmaz. Çünkü bu soruya verilecek bütün yanıtların Abdullah Gül’ün Mart ayındaki İran ziyareti sırasında “Kürt sorunu konusunda iyi şeyler” olacağından söz etmesiyle ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bu yılın Nisan ayında düzenlediği basın toplantılarında durup dururken “Türkiye halkı” ifadesini kullanmasıyla da ilgisi vardır. Aynı şekilde, yine Cumhurbaşkanı Gül’ün Çek Cumhuriyeti’ni ziyareti sırasında Prag’da gazetecilerin sorularını yanıtlarken, “Terör sorunu ya da Kürt sorunu. Adına ne derseniz deyin, Türkiye’nin en önemli sorunudur. İyi şeyler olacak. Bir fırsat var, fırsatın kaçmaması lazım...” demişse, bunlar durup dururken söylenmemiştir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, partisinin Bingöl kongresinde üzerine basa basa, “çözüme çok yakınız” demesi de bu soruyla ilgilidir, Obama’nın Meclis’te Ahmet Türk ile görüşmesi de.

 

AKP’nin diğerlerinden farkı

akpAKP, 2002 yılında genel seçimleri kazanıp iktidara geldiğinde siyasi partiler arasından herhangi bir siyasi partiydi. Düzenin içinden bir düzen partisi... Merkez sağın klişelerini içinde barındıran biraz milliyetçi, daha çok mukaddesatçı, ekonomide liberal ve ‘21. Yüzyılın Çoban Sülü’sü sayılabilecek halk ağzıyla konuşan bir siyasi lideri, Tayyip Erdoğan’ı barındıran bir parti...
Ulusalcılar AKP’ye “Erbakan’ın Öğrencileri” muamelesi yaptı. Erbakan ile Erdoğan arasındaki isim benzerliğine dangalakça dikkat çekenler de oldu, AKP’nin takiyye yaptığına da... Devrimciler/sosyalistler ise ya AKP’nin ekonomideki ultra-liberal politikalarına dikkat çekmeye çalışarak çoğunluğu sendikacılık sınırları dahilinde sayılabilecek bir eleştiri eğilimi geliştirdiler; ya da ‘düzen partisidir’ deyip, AKP’ye fazla genel bir siyasi perspektiften baktılar. Onun dışında politika ağırlıklı ve özel bir AKP değerlendirmesi yapılabilmesi için ise Ergenekon fırtınası beklendi.
AKP’nin ‘fark’ını ilk liberaller fark etti: Gerek benimsedikleri apolitik bir demokrasi sevdasının ve gerekse de -liberallerin güç olarak değil de- bir kuyruk olarak siyaset arenasına çıkma zorunluluğunun sonucu olarak, bu fark liberaller tarafından görüldü ve benimsendi. Kıbrıs meselesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel ‘Denktaş’ sevdasına son vermek de, Kürt sorununu yeniden hatırlamak da, eski MGK bildirgelerinde savaş nedeni sayılacak Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimi ile siyasi temas kurmak da, ‘ezeli düşman’ Ermenistan ile diyalog ve işbirliği süreci başlatmak da, Suriye ile ilişkileri normalleştirmek de, AB’ye tam üyelik sürecinin formel olarak başlaması da hepsi ama hepsi AKP’ye nasip oldu ve yaşananların sıradan şeyler olmadığını da ilk liberaller akıllarına getirdi. Liberaller, kendi ideolojik-politik duruşlarıyla da birebir örtüşen bu gelişmeler dizisinin, ‘tv dizisi’ olmadığını gördüler ve AKP’yi ‘değişen Türkiye’nin değiştiren aktörü’ olarak kutsadılar. Ergenekon meselesi patlak verince de –kendi açılarından- ne kadar haklı olduklarına tamamen emin oldular. Bugün ise AKP’nin yarattığı ‘fark’ doruk noktasına doğru tırmanıyor ve ‘Kürt Açılımı’ ile taçlanıyor!
Liberalleri güçlü öngörülerinden ötürü kutlayacak değiliz. ‘Yiğidi öldür hakkını ver’ atasözü, karşı taraftaki yiğit değilse, ne yapılmasına dair bir şey söylemiyor maalesef!

 

Yeni Osmanlı’nın yolu Diyarbakır’dan geçiyor

tayyip-dunya-lideriKürt Açılımı, Demokratik Açılım ya da Milli Birlik Projesi olarak adlandırılan süreç, çok yönlü farklılaş(tır)ma sürecinin en önemli bileşeni konumunda… Kürt Açılımı’nın içeriğine dair neredeyse hiçbir şey söylenmemesine rağmen; Kıbrıs, Suriye-Irak ve Ermenistan ile olan ilişkilerdeki yeni boyutlarlarla kıyaslandığında en çok gündem yaratan en çok tartışılan meselenin Kürt Açılımı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunun böyle olmasının da en önemli nedeni kuşkusuz, bölgede devlete karşı mücadele eden bir gücün (Kürt Hareketi’nin) varlığı ve yaşanan sıcak çatışmalar olarak gösterilebilir. Yani; Kıbrıs’ta Türkiye’deki iktidardan destek almaksızın ayakta kalabilecek bağımsız bir gücün varlığı söz konusu değil. Yine, Ermenistan ile olan ilişkilerde “beni muhatap al” diyebilecek bir güç de yok. Suriye ve Irak ile olan ilişkilerdeki yeni boyutlar ise önemli ölçüde Kürt Açılımı ile aynı bütünün parçaları olarak kendini gösteriyor. Filistin-İsrail ilişkilerinde ise Türkiye –her ne kadar Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki çıkışının ardından etkinmiş görünse de- hem henüz umduğu kadar etkili olabilmiş değil; hem de Filistin meselesi, Kürt Sorunu ile kıyaslanamayacak kadar uzak bir coğrafyanın konusu… Dolayısıyla AKP, Yeni Osmanlı olmaya soyunduysa ilk olarak Kürt meselesine kendi açısından, kendi lehine bir çözüm bulmak zorunda…{jcomments on}