Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Yavuz Alogan ile ABD’nin dış politikaları üzerine: ABD’nin küresel düzeydeki mutlak hakimiyeti çatırdıyor

 

Röportaj: Uğur Yıldırım - 

ABD küresel düzeyde iktisadi hâkimiyetini kaybetmekte, kriz karşısında kendi içinde bölünen AB ülkeleriyle ağır sorunlar yaşamaktadır. Latin Amerika’daki ABD hâkimiyeti kökünden sarsılmaktadır. İktisadi krizin derinleşmesi halinde ABD, güçlü ordusunu kendi halkına karşı kullanmak üzere uzak bölgelerden çekmek zorunda kalabilir.

600-obamaObama'nın göreve gelmesi ABD'nin dış politikasında bir değişikliği temsil ediyor mu?

ABD’nin dış politikası, neredeyse Amerikan İç Savaşı’nın (1861-1865) sona ermesinden bu yana, özünde değişmeyen ve esas olarak dünya hâkimiyetini amaçlayan askeri stratejileri temel alır. Bu askeri stratejiler, Amiral Alfred Mahan’ın “Deniz Gücünün Tarihe Olan Etkisi” başlıklı jeostratejik analiziyle başlamıştır. Bu analize göre, ABD’nin askeri savunması bütün dünya denizlerine hâkim olmayı gerektirmektedir. Panama Kanalı’nın açılması, yakın ve uzak denizlerde işgal amaçlı filolarının bulundurulması, buna uygun gemilerin inşa edilmesi vb. hep bu stratejik analizin sonucu olmuştur. 1900’lerin başında Halford J. Mackinder, siyasal tarihin gelişimini jeopolitik temelde yorumlamış; dünya coğrafyasını siyasal ve askeri strateji bakımından, mihver saha, iç ve dış kuşak alanlarına ayırarak, hegemonik hedefleri tanımlamıştır. Buna göre dünya hegemonyasının şartı Avrasya hâkimiyetidir. Avrasya’ya hâkim olmak için, odak noktasını Doğu Avrupa’nın oluşturduğu bir merkez alan (heartland) hâkimiyeti gerekmekte; Anadolu, Doğu Avrupa sahası içinde kalırken, Ortadoğu, Avrasya topraklarını kapsayan iç kuşağın merkezinde yer almaktadır. Mackinder, bu analizi, Karl Haushofer’in 1930’larda Nazi yayılmacılığının (Lebensraum) temelini oluşturacak “kuşak” teorisinden hareketle geliştirmiştir. Daha sonra, II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, John Spkyman, ABD’nin temel jeostratejisini, Avrupa ile Asya’yı çevreleyen kuşağın bir ya da birkaç devletin hegemonyası altına girmesine izin verilmemesi ve ABD’nin bu bölgelerde dengeleri etkileyecek şekilde askeri varlığını sürdürmesi olarak belirlemiştir. Spkyman, 1940’ların başında, dünya hegemonyası kuracak gücün hâkim olması gereken hattın, batı Avrupa-Türkiye-Irak-Pakistan-Afganistan-Hindistan-Çin-Kore-Doğu Sibirya olduğunu öne sürmüş, böylece Sovyet topraklarını kuşatmayı amaçlayan NATO-CENTO-SEATO gibi kuruluşların fikir babalığını yapmıştır. Soğuk Savaş döneminde Graham Fuller, “komünizm tehlikesi”ne karşı, sosyalist ülkelere yakın Müslüman ülkeleri kapsayacak bir “yeşil kuşak” fikrini ortaya atmış, böylece günümüzün Afganistan-Pakistan, Taleban, El-Kaide ve “ılımlı İslam” sorunlarının da temelini oluşturmuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Amerikan şahinlerinin babası Zbigniew Brzezinski, ABD’nin stratejik hegemonya tezlerini geliştirerek büyük bir emperyalist sentez oluşturmuştur. Grand Chessboard/Büyük Satranç Tahtası başlıklı kitabında Brzezinski, “Avrasya’ya hâkim olan dünyaya hâkim olur,” görüşünü tekrarlamış; ABD’nin acil görevinin, “Avrasya haritasına hâkim olan jeopolitik çoğulculuğu güçlendirmek ve sürdürmek,” olduğunu belirterek, bu bölgenin siyasal ve idari olarak parçalanmasını, yani tam bir böl ve yönet siyasetinin uygulanmasını önermiştir. Brzezinski’ye göre, bu bağlamda ABD’nin önlemesi gereken tehlike, “Çin, Rusya ve belki de İran büyük koalisyonu”, “Çin-Japon ekseni” ve “Alman- Rus ortaklığı ya da Fransız-Rus antantı”dır.”

Bunları uzun uzadıya anlatmamın sebebi, Amerikan dış politikasını oluşturanların nasıl düşündüklerini göstermektir. Bu siyasetleri başkanlar belirlemezler. ABD’nin uzman strateji kuruluşları, etnik, dinsel, coğrafi ve askeri haritalar ve tarih üzerinde çalışarak, alternatifleriyle birlikte stratejik doktrin üretirler. Başkan’ın yapacağı şey, son noktada daima dünya hâkimiyetini amaçlayan bu alternatifler arasında seçim yapmak ve bu seçime uygun güncel siyasetleri uygulamaktır. Dolayısıyla, Obama’nın Başkan olması, hedefler ve niyetler bakımından ABD’nin dış politikasında (ya da ABD’nin emperyalist karakterinde) bir değişiklik olacağını göstermez. ABD’nin ulusal güvenlik ve savunma alanı bütün yeryüzünü kapsamaktadır.

Ortadoğu'da ABD'nin Bush döneminden devraldığı güçlükler neler, bunları nasıl aşmayı planlıyorlar?

Afganistan’daki durumun ABD-İsrail için özellikle acil olduğu görülüyor. Pakistan’daki siyasal istikrarsızlık, İslamcı hareketlerin güçlenmesi, 2500 km.lik Afganistan-Pakistan sınırının fiilen silinmesi, 1,5 milyon kişinin yaşadığı Swat Vadisi’nin Taleban şeriatına terk edilmesi, ABD’nin bölgede yaptığı askeri operasyonlara tepki gösteren Pakistan Silahlı Kuvvetleri içinde İslamcı grupların belirmesi ve bu grupların nükleer silahları ele geçirme olasılığı, Karzai’nin bir uyuşturucu baronu haline gelmesi ve Taleban’la el altından anlaştığı iddiaları, Müttefik Kuvvetler’in askeri bir sonuç alamaması, bu bölgeyi Obama hükümeti için öncelikli hale getiriyor. Muhtemelen Irak’tan çekilecek ABD askeri birliklerinin bir kısmını Pakistan-Afganistan sınırına kaydırmayı, Pakistan Silahlı Kuvvetleri’ni yeniden düzenlemeyi, başta Türkiye olmak üzere NATO ülkelerinden Afganistan’ın içlerine muharip birlik kaydırmayı düşünüyorlar. ABD bu bölgede zamanla yarışıyor ve kaybetme olasılığı yüksek görünüyor.

Afganistan-Pakistan’daki durumun aciliyeti, ABD’nin İran’la başlattığı diyalog arayışını da açıklıyor. ABD-İsrail’in İran’ın nükleer güç geliştirmesine izin vermesi mümkün değil, ancak her iki taraf da şimdilik zaman kazanmaya çalışıyor. İran’da 12 Haziran’da yapılacak Başkanlık seçimlerine kadar ve sonrasında da bu diyalog arayışının süreceği anlaşılıyor. Ancak İsrail’de savaş yanlısı sağcı Netanyahu’nun iktidara gelmesi ve bölgedeki radikal İslamcı grupların faaliyeti, bu diyalog arayışının her an kesilebileceğini gösteriyor.

Irak’ta ABD, askerlerinin bölgeden çekilmesinden sonra, Kürtler ile Araplar, Şiiler ile Sünniler arasında, bölge ülkelerinin de müdahalesiyle büyüyecek bir iç savaşı Türkiye-İsrail’in katkılarıyla önlemeye çalışıyor. Aslında bu iç savaşı, Irak’ın bütün devlet aygıtlarını yok ederek kendisi başlattı. Denetleyebileceğini bilse düşük yoğunluklu iç savaşı sürdürmek işine gelebilir.

İç savaş ortamında ABD, PKK’yı pasifize ederek Kuzey Irak Kürdistan Hükümeti’ni Türkiye’nin askeri koruması altına sokmaya çalışıyor. Bu arada, tabii, Erbil’in statüsü, Türkiye’nin petrolden pay talep etmesi, Türkmenlerin durumu vb. gibi sorunlar da var. Bu süreç, Türkiye’ye ya da güçlendirilmiş bir Irak merkezi hükümetine bağlı federatif bir Kürdistan’la ya da zaman içinde bağımsız-birleşik bir Kürdistan’la sonuçlanacak gibi görünüyor.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu haritasının yeniden düzenlenmesi anlamına gelen Büyük Ortadoğu Projesi gündemden çıktı mı? Eğer öyleyse ABD'nin Türkiye'den artan talepleri neleri içeriyor olabilir?

Büyük Ortadoğu Projesi’ni ABD’nin adım adım uygulamakta olduğu bir program gibi düşünmemek gerekir. Resmi ABD tezine göre, proje, “demokrasi ve insan hakları, kadınlara özgürlük, eğitim imkânları” gibi amaçlar taşıyor. Bu, tabii, çok saçma. ABD bu özgürlükleri İran ve Irak için isteyebilir, ama Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, hatta Mısır gibi ülkeler için isteyemez. Daha doğrusu isteyemeyeceği anlaşıldı. Çünkü “demokrasi” dayatmalarının ABD’nin müttefiki olan iktidarların devrilmesine yol açabileceğini, radikal İslam’ın aradan çıkabileceğini gördü. Bir ara 26+1 formülü vardı (26 Nato ülkesi+ Akdeniz; yani Tunus, Fas, İsrail, Mısır, Ürdün, Cezayir ve Moritanya). Bir keresinde de Condoleezza Rice, Ortadoğu’da 22 ülkenin haritasını değiştireceklerini ilân etmişti.

Burada kurgusal olanla gerçekleşebilir olanı ya da kararlaştırılmış olanı ayırmak gerekir. ABD’nin bu bölgede güçlü ya da güçlenme potansiyeli taşıyan devletler istemediği; mezheplere, etnisiteye dayalı ve birbiriyle didişen, uluslararası petrol şirketlerinin yönlendirdiği küçük idari yapılar ya da federatif oluşumlar istediği ve Irak örneğinin gösterdiği gibi, bu yönde ilerleme kaydettiği açık. Dolayısıyla BOP gündemden çıkmadı, ancak deneysel ve konjonktüre göre değişebilecek bir uygulama alanı haline geldi. Kesinleşmiş gibi görünen ve elden ele dolaşan, askeri toplantılarda bile duvarlara asılan (2006, Napoli) tek harita, güney ve kuzey Kürdistan’ı birleştiren ve Ermenistan sınırına doğru uzanan bölünmüş Türkiye ve birleşik Kürdistan haritasıdır.

ABD, Türkiye’den Kuzey Irak Kürdistan’ını koruma altına almasını, bölgede gerektiğinde askeri faaliyet göstermesini, İran’a karşı mevzilenmesini, Ermenistan sınırını açarak Karabağ’daki Ermeni işgalini onaylamasını, Suriye’yi denetlemesini, bütün bölgede İsrail’le birlikte hareket etmesini istiyor.

ABD, Orta Asya’daki askeri üslerinin varlığını sürdüremiyor. Rusya’nın etkisiyle ve bilmediğimiz lojistik/askeri nedenlerle bu üsler kapanıyor. Bu durumda ABD, Afganistan/Pakistan ve gerektiğinde İran’a müdahale etmek için, doğu Karadeniz’de, Trabzon Hopa arasında askeri üs kurmak istiyor. Ayrıca, Irak’tan çekilme sırasında, fırsat yaratıp Güneydoğu’da kalıcı askeri birlikler ve başta Malatya Erhaç olmak üzere bazı askeri hava alanlarında kısmi güç bulundurmak istiyor. En genelde ABD, Türkiye’nin İslami hareketlerle arasına mesafe koymasını, AB’ye giremese bile, ona yakın durmasını ve silahlı kuvvetlerini NATO için seferber etmesini istiyor. Ancak bu talepleri, AKP dâhil seçimle iktidara gelmiş bir hükümete kabul ettirmesi çok zor.

ABD Türkiye ilişkilerinde Türkiye lehine bir inisiyatif artışı söz konusu mudur?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir, dünya ülkeleri arasında Amerikan kültürüne ve ABD’nin istihbarat ve yönlendirme faaliyetlerine, bütün devlet kurumları, medya organları ve yüksek öğrenim kurumlarıyla Türkiye kadar maruz kalmış bir başka ülke bulmak zor, belki de imkânsızdır. ABD’nin bu ülkede her istediğini yaptırabilmesi ile halkın % 80’inde saptanan Amerikan karşıtlığının yarattığı çelişki, bu derin sızmayla açıklanabilir. Son elli yıl içinde ABD Türkiye’ye istediği her şeyi yaptırmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin, özellikle varlığını ABD’ye borçlu olan AKP iktidarının, iktisadi kriz koşullarında ona karşı bir “inisiyatif” göstermesi söz konusu olamaz. “İnisiyatif” ancak Türkiye’nin NATO’dan çıkmasıyla ve yeni bir ittifak sistemi içinde yer almasıyla mümkün olabilir.

Yerel seçim sonuçları, ABD'nin Türkiye'deki siyasal kuvvetlerle ilişkilerinde bir değişikliğe gitmesini gündeme getirebilir mi?

Obama ekibinin “ılımlı İslam” ifadesini kullanmaması ve Türkiye’yi İslami Ortadoğu’nun dışına çekerek Avrupa-Atlantik bölgesinin bir parçası olarak göstermeye çalışması, “Atatürk” ve “modernlik” vurguları; Newsweek’te kısmen yayımlanan CSIS Raporu’nda, New York Times ve Independent gibi yayın organlarında, AKP’nin İslami bir diktatörlüğe doğru gidebileceğine, Ergenekon Davası’nı bir sindirme hareketi gibi kullandığına, Erdoğan’ın Putin gibi davrandığına ilişkin haberlerin çıkması, AKP’nin ABD için vazgeçilmez alternatif olmadığını bir kez daha gösteriyor. Daha üç yıl önce benzer kuruluşlar ve yayın organları Erdoğan’ı “liderlik kabiliyeti” bakımından Abraham Lincoln’le kıyaslıyorlardı. Geçen süre içinde düş kırıklığına uğramış olmalılar. Aslında bu düş kırıklığı 1 Mart Tezkeresi’yle başladı, AKP’nin bölgedeki İslamcı grupları himaye siyaseti, kendi başına İran’a arabuluculuk etmeye çalışması ve İsrail’e lafzen karşı çıkışlarıyla tırmandı. Bunlara, AKP’nin Osmanlı’nın tarihsel imperium’una sahip çıkma yönünde geliştirdiği örtük (ve Milli Görüş döneminden kalan, ütopik) niyetleri de ekleyebiliriz. AKP’nin yerel seçimlerde tökezlemesi de, ABD’nin bu partiye yönelik muhtemel tutumları açısından önemli bir etken oluşturdu.

ABD, Türkiye’deki siyasal kuvvet ilişkilerinde kısa süre içinde bir değişikliğe gitmekten çok, bu ilişkileri dengede tutmaya ve birbirine karşı kullanmaya çalışabilir. Bu dengenin önkoşulu, kuşkusuz, asker ve sivil ABD karşıtlarını tasfiye sürecinin tamamlanmasıdır. Ancak seçimlerde tökezlemiş bir AKP’nin bu süreci tamamlayabileceği, arkasında pusuya yatmış daha radikal İslamcı kesimleri sonuna kadar denetleyebileceği kuşkuludur.

Son olarak: ABD’nin gücünü fazla abartmamak gerekir. Sadece askeri teknoloji ve kültürel etkiyle emperyalist olunmaz. Tarihte bütün büyük imparatorluklar, hâkim oldukları alanın en uç noktalarından başlayarak içe doğru çökmüşlerdir. ABD küresel düzeyde iktisadi hâkimiyetini kaybetmekte, kriz karşısında kendi içinde bölünen AB ülkeleriyle ağır sorunlar yaşamaktadır. Latin Amerika’daki ABD hâkimiyeti kökünden sarsılmaktadır. El Salvador’da bile Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin adayı Cumhurbaşkanı olmuştur. Önümüzdeki yıllarda dünyanın her yerinde büyük halk ayaklanmaları olacaktır. ABD’nin karşısındaki uluslararası cephe genişlemektedir. Üstelik Yankee emperyalizminin çöküşü, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Büyük Britanya’nın çatışma alanlarından düzenli biçimde çekilerek yayılmacılık siyasetine son vermesi gibi olmaz. İktisadi krizin derinleşmesi halinde ABD, güçlü ordusunu kendi halkına karşı kullanmak üzere uzak bölgelerden çekmek zorunda kalabilir.{jcomments on}