Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Kriz var, çözüm yok; seçim var, galip yok… Memleketin sola ihtiyacı var!

Siyasal düzlemde önümüzdeki dönemin içinden çıkılmaz sorunlara gebe olduğu gibi ekonomik alanda yaşanan krizin de hala dibi görülemiyor. Galibi olmayan seçimler ve dibi görünmeyen krizler ülkesinin gerçek ihtiyacı olan soldur. Bugün AKP bünyesinde cisimleşen neo-liberal saldırıyı göğüsleyip karşı atağa geçecek bir sol.

akpaday229 Mart seçimleri, birçok başka tartışmanın yanında bir seçenek sorununa gelip dayanmış görünüyor. Seçim öncesi üfürülen demokrasi rüzgarları yerini dövüş sonrası yumruğunu kaldırarak galibiyet gösterisi yapan boksörlerin umutsuz şovuna bıraktı. Hakemler sonuca hala karar verebilmiş değil.

Yerel seçimlerin ülke yönetimine merkezi düzeyde yapacağı etkinin büyük olacağını hemen her çevre dile getirdi. Düzen partileri dışında ciddi bir potansiyel de ortaya çıkmadığı için sonucu önemli kılan daha çok AKP oylarındaki değişim olacaktı. Bu sorun Yarınlar’ın 22. sayısında şöyle ortaya konmuştu: “Yerel seçimler ile AKP’nin devletleşme süreci devam edecek mi? ‘Bize ne?’ diyemeyiz. Bu sürecin devam etmesi, emekçileri sömüren çarkın her dişlisinin birbiri ile muazzam bir düzen içinde işleyerek kırılması çok zor bir mekanizmanın tamamlanması anlamına geliyor. Oysa hakim sınıf klikleri arasındaki bir denge durumu, emekçiler ve sosyalistler açısından önemli politik ve örgütsel alanların açılabilmesi ihtimali demektir.” Konuya bu açıdan yaklaşıldığında AKP oylarındaki genel düşüş ‘iyi’ye işarettir. Buradaki ‘iyi’nin AKP hakimiyetinin pekişmesine kıyasla ‘iyi’ olduğu açıktır. Yoksa solun kendi çabası olmaksızın bu zayıflamanın doğrudan solu büyütmesini beklemek hayal kurmak olur. İkincisi bu oy kaybı düzen partilerinden bir diğerini AKP karşısında daha güçlü hale getirmiş değildir. Kısacası bu seçimin bir galibi yoktur. Varsın her lider kendini ve partisini muzaffer ilan etsin, seçim oyununu oynayanlar yenişememiştir. Emekçiler için ise, bu seçimlerle ilgili bir nebze de olsa hayırlı olan gelişme, tek parti hakimiyetinin parçalı bir yapıya doğru dönmeye başlaması olmuştur.

AKP’nin yükselişinin sonu
AKP’nin 2002’den beri istikrarlı yükselişi bu seçimlerde son buldu. “Başka alternatif mi var?” aldatmacası ile şimdiye kadar oylarını artıran AKP’nin yenilmezliği miti yıkıldı. 2004 seçimlerinde, tek başına iktidarda bulunan AKP’nin oyları silip süpürmesi hiç zor olmamıştı. “Hizmet alabilmek için” oylarını AKP’ye vermeyi tercih eden iller ve ilçeler arasında yıkılmaz denilen kaleler de vardı ve ana muhalefet partisi dahil olmak üzere geriye kalan tüm partiler –DTP’nin Kürt illerindeki durumunu saymazsak- haritadan silinmenin eşiğine gelmişti. 2004 seçimlerinden destek alan Başbakan 29 Mart’ta İzmir’i, Diyarbakır’ı ve Çankaya’yı istediğini açıkça söylemişti. Hedef büyüktü.
2007 seçimlerinde ise sonucu belirleyen en önemli faktörlerden biri istikrardı. Elektriğe, suya beş senedir zam yapılmamıştı ve çarşıda pazarda torbalar AKP’nin hükümete geldiği tarihten bu yana aşağı yukarı aynı fiyata dolmaktaydı. Çünkü enflasyon oranı yıllardır ilk kez tek haneli sayılara gerilemişti ve Maliye Bakanı’nın amiyane tabirle söylediği gibi “ekonomi taş gibi”ydi, “değil anayasa, ansiklopedi fırlatsan bir şey olmaz”dı. Ekonomideki bütün olumlu gelişmeler küresel ekonomideki para akışının Türkiye gibi ülkelere yönelmesi türünden tamamen kısa vadeli ve özel durumların birleşmesi ile gerçekleşmişti. O dönem durumu kendi üstün başarısı olarak pazarlayan hükümet, küresel ibreler derin bir krizi işaret ettiğinde biraz salağa yatarak biraz da faturayı ‘küre’ye keserek sıyırabileceğini sandı, yanıldı.

Başbakan işsizliği ve yoksulluğu diline dolamış olan Baykal’a cevaben “öyle abarttıkları gibi bir durum da yok ha!” diyordu. Ancak Başbakan’ın bu konuşmayı yaptığı sıralarda Türkiye İstatistik Kurumu cumhuriyet tarihinin en yüksek işsizlik oranını açıklıyor, fabrikalar birbiri ardınca şalter indiriyordu. Öyle ‘abartılacak’ bir durum olduğunu, çarşıya çıktığında kendi gözleriyle görüyordu vatandaş. Ekonomik kriz çarşıda pazarda fiyatlara henüz tam yansımamıştı ama doğalgaz ve elektriğe gelen zamlar yüzünden halkın cebinde çarşı pazarda harcamaya para kalmamıştı. İşten çıkarılan binlerce insan ise onu da bulamayıp, televizyonlardan ‘etkili iş arama yöntemleri’ konulu vaazlar dinliyordu. Bu durum seçim sonuçlarına elbette yansıdı. Seçimlerden birinci parti olarak çıkmış olmasına rağmen AKP önemli bir oy kaybına uğradı.
AKP’nin oy kaybı emekçiler için daha büyük kayıplara neden olabilecek bir sürecin sekteye uğramasıdır. Geniş emekçi kesimlerinin sadece seçime endeksli bir süreçte gerçek kazanımlar elde ettiğini tarih yazmış değildir. AKP hakimiyetinin kırılması olasılığı burjuvazinin hareket alanını daraltacak, bu şekilde emekçiler için bir hareket alanı açmış olacaktır. Bu alanda hareket edip edememek seçim gibi süreçlerden bağımsız, ayrı bir sorudur. Yani AKP’nin kaybı, açılan alan değerlendirilmediği sürece emekçiler için kendi başına bir kazanım olarak okunamaz.

CHP umut değil
AKP’nin 29 Mart seçimlerinde tökezlemesi muhalefete önemli bir rahatlama yaşatmış olmasına rağmen, seçim sonuçlarını dikkatle incelediğimizde aslında muhalefette de seçimlerden zaferle çıkan bir parti olmadığı görülebiliyor. İl genel meclisinde oylarını artırmış olmasına ve önceki seçimde AKP’ye bırakmak zorunda kaldığı bazı il ve ilçe belediyelerini geri almış olmasına rağmen, CHP’nin bu seçimde başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Medyada da sıkça vurgulandığı gibi CHP’nin yalnızca Ege ve Akdeniz Bölgesi’nde, kıyı şeridindeki illerde belediye başkanlıklarını alabilmiş olması bu partinin başarısızlığını ortaya koyan önemli bir göstergedir. Özellikle İzmir’de CHP’nin yüzde 50’nin üzerinde oy alıp; Doğu ve Güneydoğu’da ya da iç kesimlerde neredeyse hiçbir varlık gösterememesi, bu partinin halk nezdinde bir seçenek olmadığını ortaya koyuyor. CHP’ye hala esas olarak ‘okumuş yazmış beyaz Türkler’in oy vermekte olduğunu, İzmir örneğinden kolayca anlayabiliriz. Yılmaz Özdil’in anlatımıyla “Alişan ile Mahsun Kırmızıgül’ü ayırt edemeyen” İzmirliler CHP’yi tercih etmişlerdir. Bu durum, CHP’nin uzun süredir laiklik ve cumhuriyete sahip çıkma dışında, emekçilere hitap edebilecek bir politika geliştirememesinin doğal sonucudur. CHP’nin 29 Mart seçimlerindeki en büyük başarısı belki de İstanbul’da yakaladığı oy artışı oldu. Bu başarının arkasında Kılıçdaroğlu’nun ‘mucizevi’ formülü, gecekondu semtlerini dolaşarak yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı bir söylem kullanmak oldu. Oysa dürüstlüğün toplumsal sorunları çözebileceği inancı gerçek bir yanılsamadan ibarettir. Kılıçdaroğlu çizgisinin gerçek anlamı, ortadaki rantın paylaşımını, paylaşanları değiştirmeden hukukun sınırları içine çekmekle sınırlı bir iç düzenlemeden ibaret.

Öte yandan Ankara’da Karayalçın’ın gizli diplomasisi ise büyük bir yenilgi aldı. Seçimlerde, zaten sosyal demokrat partilere oy verecek olanların haricinde kimsenin oyunu almak için çaba harcamayan Karayalçın’ın, sosyal demokrat partilerin 2004 seçimlerinde aldıkları toplam oyunun bile altında oy almasına yol açtı. Seçimlerden önce “her mahalleye Kuran kursu” çıkışına imza atan Sefa Sirmen’in Kocaeli’nde aldığı yenilgi ise Baykal çizgisinin artık iflas etmiş olduğunu açık şekilde ortaya koydu. Sonuç olarak CHP için, Kılıçdaroğlu’nun ‘halkçı’ çizgisinin partinin merkezi siyasetine karşı galip geldiği ortadadır.

Büyüyen tehdit: MHP
29 Mart seçimlerinin çok konuşulan bir diğer partisi ise AKP’nin yitirdiği oyların önemli bölümünü almayı başaran MHP idi. MHP oylarındaki artış medyada, adayların belirlenmesindeki titizlik ile açıklanmaya çalışılsa da, sağda AKP’ye alternatif olarak öne çıkan tek parti olmasının daha etkili olduğu açıktır. MHP’nin Türkiye genelinde yükselişinde, merkez sağa yönelen söyleminin de etkisi var. Eskiden beri güçlü olduğu İç Anadolu’nun bütün illerinde AKP ile yarışan ve bazı il ve ilçelerde belediye başkanlıklarını AKP’den alan MHP’nin, bunun yanı sıra Ege Bölgesi’nin iç kesimlerindeki illerde de belediyeleri kazanması, bu bölgede geleneksel olarak merkez sağa oy veren seçmene hitap edebildiğinin bir göstergesidir. Tüm bunların yanı sıra Mersin, Kocaeli, İzmir gibi Kürt nüfusunun hızla arttığı iller başta olmak üzere Türkiye genelinde gözlemlenebilen yükselen milliyetçilik ve Kürt düşmanlığı, MHP oylarındaki artışta en önemli etkenlerden biridir. Her ne kadar MHP, merkeze yaklaşan bir siyasi hat izliyor olsa da Kürt düşmanlığı rüzgarının en çok MHP’nin yelkenini şişirmeye yaradığı da açıktır. 29 Mart seçimlerinde tökezlemiş olan AKP’nin düşüşe geçmesi halinde ABD’nin desteklemesi muhtemel adaylar arasında, sağda MHP öne çıkmaktadır. 2002 seçimlerindeki hüsranının ardından, diğer partilerin aksine, oylarını artırarak krizi atlatmayı başaran ve son üç seçimdir adım adım ve istikrarlı bir şekilde büyüyen MHP, ciddi alternatif ve dolayısıyla ciddi bir tehdit haline gelmiştir.

Kürt coğrafyasında değişen bir şey yok
29 Mart yerel seçimlerinde AKP yalnızca Türkiye’nin batısında değil aynı zamanda Kürt bölgesinde de büyük bir yenilgi aldı. Başbakanın ‘istediği’ iller arasında olan Diyarbakır’da AKP adayının DTP’li Osman Baydemir’in oylarının ancak yarısını alabilmiş olmasının sembolik öneminin yanı sıra 2004 seçimlerinde AKP’nin eline geçmiş olan bazı il ve ilçe belediyelerinin DTP tarafından geri alınmış olması Türkiye siyaseti açısından en olumlu sonuçlardan birini doğurmuştur. AKP’nin bölgeye yönelik ‘beyaz eşya’lı seçim yatırımı, TRT Şeş açılımı gibi adımlar boşa çıkmış; Kürt halkı, Kuzey Irak operasyonunun mimarı olan AKP’nin rüşvetlerine kanmadığını göstermiştir. Bu gelişmeyi olumlu kılan elbette DTP’nin temsil ettiği siyasi çizginin çok devrimci olması değildir. Bu sonuç, Kürt sorununa ABD ve Barzani ile birlikte çözüm arayan, Kürt halkını bu planın dışında tutmaya çalışan AKP’nin, tam da Kuzey Irak’ta toplanacak olan Kürt Konferansı arifesinde işini zorlaştırmıştır. Kürt halkı görmezden gelinerek bu sorunun çözülemeyeceği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Kürt milliyetçiliğinin temsilcisi olarak DTP’nin oylarının yükselişi karşı tarafta Türk milliyetçiliğini de yükseltecek olsa da; AKP’nin yürütücülüğüne soyunduğu emperyalistlerin Kürt planının aksamasına yol açacak bu sonuç, seçimlerin en olumlu sonuçlarından biri olmuştur. AKP’nin Kürt sorunu ekseninde emperyalist planların baş aktörlüğüne soyunması DTP cephesinde o planlara karşı bir konumlanmayı gerektirecektir. Seçim öncesinde böylesi bir cepheleşmenin işaretleri ortaya çıkmıştı. Henüz kesinleşmiş bir yol haritası çizilemese de Kürt hareketinin emperyalizmin bölge planlarından bağımsızlaşması ve kendi varlığını koruma amacıyla da olsa onun karşısında konumlanması ihtimali Türkiye siyaseti açısından önemli bir kırılmaya işaret edecektir.

AKP ‘yola devam’ diyor
Seçimin ardından AKP oylarındaki azalmanın bu partinin icraatına nasıl yansıyacağı ilk tartışma başlığı oldu. Başbakan’ın seçim akşamı yaptığı konuşmada ‘ders çıkaracaklarını’ söylemesi ve bir kabile değişikliğinin sinyallerini vermesi, AKP’nin iktidar olanaklarını diğer sahne arkadaşları ile bir nebze olsun paylaşmaya yanaşacağı şeklinde yorumlandı. Bu teze göre oyları azalan AKP, 2007 sonrasının kimi sivri hamlelerini ve bu hamlelerin mimarlarını törpüleme yoluna giderek belli hassasiyetler nedeniyle kendisinden uzaklaşan seçmeni yeniden kazanmayı deneyecekti. Artık yeniden eski demokratik AKP’yi görme hayalleri ise uzun sürmedi. Temmuz 2007 seçimlerinin ardından AKP politikasını karakterize eden hamleler, yaygınlaşarak ve derinleşerek sürdürüldü.

Bunun ilk göstergesi Ergenekon operasyonunun 12. dalgası oldu. ÇYDD ve üniversite rektörlerini hedef alan bu son dalga, şimdiye dek yürütülen gözaltı dalgaları arasında en cüretkarlar listesine girmeyi başaracak cinstendi. Gülen – AKP koalisyonunu devlete egemen kılmaya yönelik olarak uygulanan genel Ergenekon operasyonunun 12. dalgası, kendisinden önceki dalgalara göre inandırıcılık zaafı ile öne çıktı. Ancak bu hamleye cesaret edilebilmiş olması seçim sonrası gündeme gelen uzlaşma beklentilerini boşa çıkarmaya yetti.

Ergenekon ile neredeyse eş zamanlı olarak atılan bir diğer adım ise DTP’ye yönelik tutuklama operasyonu oldu. Kürt illerinde inisiyatifi bu seçimlerde eline almak isteyen AKP’nin Kürt halkına uzattığı şekerler işe yaramayıp, 2004’te kazandığı bazı belediyelerin de geri alınması ve DTP’nin inisiyatifi vermek ve uzlaşmak konusundaki isteksizliği AKP’ye operasyon seçeneğinden başka bir yol bırakmadı.

Ulusalcı muhalefet ile Kürt hareketi hedef alan bu tutuklama kampanyası gösteriyor ki AKP her türlü potansiyel muhalefeti her türlü yolla tasfiye ederek devletleşme iddiasını sürdürmeye çalışıyor. Politik arenada birbirine son derece uzak duran ulusalcılar ile Kürt hareketinin aynı dönemde benzer yöntemlerle hedef tahtasına konması, eğer savcıların özgür iradesi ve hukukun üstünlüğü palavralarına inanmayacaksak, AKP’nin hedefini açık bir biçimde ortaya çıkarıyor. Ancak bu saldırganlık kendi başına başarıyı garanti edemiyor. Yani AKP’nin yaşadığı oy kaybının onu saldırganlaştırmış olması güçlendirdiği anlamına gelmiyor. Saldırganlaşmak ve karşısındaki cepheyi genişletmek büyümenin değil, ancak bir çöküş sürecinin belirtileri olabilir.

Seçeneksizlik sorunu ve sola ihtiyaç
Ülkemiz son 30 yılını neo-liberal politikaların uygulanması ve halkın her alanda ezilmesini öngören bir saldırı dalgası altında geçirdi. Türkiye gibi diğer tüm ezilen dünya ülkelerinde de benzer biçimde uygulamaya konan bu süreç, toplumsal muhalefetin bastırılması ve marjinalleştirilmesi ile ekonomik saldırıların bir arada yürütüldüğü kapsamlı bir dönüşüm projesi olarak halen gündemdedir. Gelinen noktada 2002 yılındaki kuruluşundan itibaren AKP, bu neo-liberal proje ve dolayısıyla ülkemiz açısından özel bir işlev görmekte, özel bir yerde durmaktadır. 25 yıl boyunca sözü edilip de hayata geçirilemeyen birçok saldırı, AKP’nin tek parti gücü ile tezgahın altından çıkarılabildi. İçeride muhafazakarlığa yaslanıp liberallerin de desteği ile uzun süre sarsılmadan devam eden AKP’nin sahip olduğu bu olanaklar ve süreci doğru kavraması, emperyalist işbirlikçiliğinde gösterdiği heves ve enerji ile birleşerek ortaya toplumsal hafızaya yıllar boyu çıkmayacak şekle kazınan bir iktidar dönemi çıkardı. Arka arkaya üç seçimden güçlenerek çıkabilmek için yapılması gereken her alçaklığın yapıldığı ve 2008 sonuna kadar bu şekilde ilerlendiği söylenebilir.

2009’a kadar gündeme gelmeyen seçenek sorunu yerel seçimler ile yeniden ve hiç olmadığı kadar yakıcı bir şekilde hissedilmeye başlandı. En genel değerlendirme ile burjuva partilerinden herhangi birinin galibiyet ilan edemediği bir seçim dönemi yaşamış olmamız, kitlelerin AKP egemenliğine karşı kıpırdanmaya başlamış olmasına rağmen gidecek bir yer bulamamış olmaları seçenek sorununun arkasındaki önemli siyasal göstergeler oldu.

Küresel ekonomik kriz ise seçenek arayışının arkasındaki yapısal itici güçtür. Dünyanın bir bölümü ile sınırlı olmayan, emperyalist kapitalizmin bizzat merkezinden başlayarak yayılan kriz, o zincirin önemli halkalarından bizi olan Türkiye’de de yaygınlaşıyor ve derinleşiyor. Üretim maliyetini düşürmek adı altında artan işten çıkarmalar en klasik yöntem olarak sermaye tarafından kullanılmaya başlandı bile. Krizle birlikte emperyalist sistemin ideolojik hegemonya araçları da birer birer çöküyor. Piyasa ekonomisinin baş aktörleri, devasa Amerikan şirketleri ikiz kulelerin ihtişamıyla yerle bir oluyor. Patronlar birer birer “Acaba Marx haklı mıydı?” sorusunu sormaya başlıyor. Memlekete sosyalizm lazımsa onu da TÜSİAD getirir der gibi!

Siyasal düzlemde önümüzdeki dönemin içinden çıkılmaz sorunlara gebe olduğu gibi ekonomik alanda yaşanan krizin de hala dibi görülemiyor. Galibi olmayan seçimler ve dibi görünmeyen krizler ülkesinin gerçek ihtiyacı olan soldur. Bugün AKP bünyesinde cisimleşen neo-liberal saldırıyı göğüsleyip karşı atağa geçecek bir sol. Ülkede emekçileri iktidar hedefli bir mücadele için seferber etme yeteneğine sahip bir parti bulunmamaktadır. Hali hazırdaki yapıların bu yeteneği kazanabileceğine ilişkin somut bir veri bulunmamaktadır. Aksine çeşitli sosyalist yapılar ya gelenekler üzerinden bir bayrağı dik tutmayı hedefleyen bir varlık sorununa gömülmüş ya da stratejik herhangi bir yönelimden yoksun ve gündeliğin görevleri altında kalmış politik organizasyonlara dönüşmüştür. Ülkedeki devrimci sosyalist mirasın varlığını ve bize kazandırdıklarını reddetmeden, ancak sınıf mücadelesinin somut gerçeğini esas alan bir inşa süreci için hazırlanmak zorunludur. Sınıf ekseninde ısrar edecek ve politika yaparak büyüyecek bir sol… Memleketin ihtiyacı budur.

Seçimler ve sosyalist hareket

SD531089Ekonomik krizin kendini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde sosyalistlerin, emekçilerin kendi kaderlerini ellerine almalarını sağlayacak bir harekete önderlik etme kabiliyetlerinin sınanması bakımından 29 Mart seçimlerinin sonucu önemlidir. Sosyalist hareket içinde, ne siyasi partiler ne de dernek ve platformlar bu seçimde, sermaye düzenine bir alternatif yaratma düşüncesini örgütleyebilmişlerdir. Bu tespit, aynı zamanda bir özeleştiri olarak da anlaşılmalıdır. Emekçilerin düzen partilerinin hiçbirini bir umut olarak görmediğinin apaçık ortaya çıktığı bu seçimlerde, sosyalistlerin kendi seçeneklerini emekçilere anlatmak için yeterli çaba sarf etmemiş olmaları seçimlerde alınan ‘binde’lerle ifade edilen oylardan daha büyük bir başarısızlıktır. Seçim tantanası geride kaldı; ancak her gün binlerce işçinin işsiz kaldığı şu günlerde sınıf mücadelesi her zamankinden daha yakıcı bir şekilde sürmektedir. Önümüzdeki dönemde burjuva siyasetinde de parçalı bir yapının ortaya çıkması ihtimali bu seçimlerde görülmüştür. Bu durum, sosyalist bir seçeneğin örgütlenmesi için uygun bir ortam yaratmaktadır. Bu anlamda sosyalistlerin göreve geldikleri bazı ilçe ve belde belediyeleri önem kazanmaktadır. Tunceli’nin Mazgirt ilçesinde Emep, Hozat ilçesinde ise, önceki dönem de belediye başkanı olan, DHF adayı seçimi kazanmıştır. Bunun yanı sıra ÖDP, Hatay’ın Samandağ ilçesi ve Aknehir beldesinde, Kırıkkale’nin Hasandede ve Malatya’nın Ağılbaşı beldelerinde belediye başkanlıklarını kazanmıştır. Tunceli il merkezinde ise Dersim Demokratik Halk Dayanışması adayı DTP’li rakibine karşı seçimi kaybetmesine rağmen yüzde 24 oy alarak ikinci olmuştur. Dersim’deki esas başarı Kürt hareketinin çizgisinin dışına çıkabilme iradesini gösterip, sosyalist bir seçeneği küçük bir pratikte de olsa gerçekçi bir hale sokabilmek olmuştur. AKP ya da başka bir burjuva gericiliğine karşı Kürt hareketinin başarısı önemli olduğu kadar programatik düzeyde sosyalist olan başka bir seçeneğin Kürt hareketini karşısına alarak da olsa başarılı olması önemli ve olumludur. Sosyalistlerin kazandıkları belediyeler, demokratik ve halkçı yönetim örnekleri yaratılarak, emekçilere sosyalizmi anlatmanın etkili araçları haline getirilebilir. Bu yönde atılacak her adım sosyalistlerin, emekçiler nezdinde gerçek bir seçenek olarak görülmesini sağlayacaktır.

Ergenekon tam gaz devam

turkansaylan1Ergenekon operasyonunun nedenlerini anlayabilmek için Teşkilat-ı Mahsusa’ya kadar geri gitmeye gerek yok. 2007 genel seçimlerinin hemen öncesinde Cumhuriyet mitinglerine, onun şu ya da bu düzeyde örgütleyicilerine bakmak yeterli olacaktır. Cumhuriyet mitingleri, ideolojik ve politik sınırlılıkları nedeniyle memleketin kaderini değiştirmek gibi bir potansiyelden fersah fersah uzak olsa da AKP açısından oldukça can sıkıcı bir hal aldığı kesin. O mitinglerin şu ya da bu düzeyde örgütleyicisi olup da Ergenekon operasyonu kapsamında şu ya da bu şekilde hedef tahtasına oturtulmayan kaç kişi kaldı? Bu olgu iki farklı biçimde yorumlanabilir. Hali hazırda Zaman/Taraf gibi gazetelerin dile getirdiği fikre göre, mitinglerin söz konusu Ergenekon örgütü tarafından düzenlenmiş olduğudur ki bu durumda hepsinin hedefte yer alması gayet normaldir. Bu aynı zamanda AKP’nin tezidir. Ergenekon denen örgütün bu mitingleri örgütlediğini söyleyenler, e-muhtıranın ertesi günü Çağlayan meydanında atılan “Ne şeriat ne darbe” sloganlarını nasıl izah edecekler? Ergenekon gibi bir canavar yaratıp, içine birkaç gerçek caniyi de katarak memleketin başına gelmiş tüm kötülüklerin bu anti-demokrat yapı tarafından planlanmış ve gerçekleştirilmiş olduğu fikrine inanmamızı beklemek AKP ve Gülen Cemaatine özgü bir saçmalık değil sadece. Kitlelere mal edilmeye çalışılan her büyük yalan içinde bir miktar gerçek sosu katılmayı gerektirir.

Operasyonun son dalgasının hedefi ise bazı rektörler ile esasta ÇYDD oldu. Bu hedeflerin içinde bulunduğu ideolojik ve siyasal çerçeve sosyalistlerin haklı ve şiddetli eleştirilerine her zaman maruz kaldığı için burada rektörlerin piyasacılığı ya da Kemalizmin ilerici bir potansiyel taşımadığı gerçeğini yeniden vurgulamaya gerek yok. Ergenekon operasyonunu eleştirmek için operasyonun hedefindekileri savunmayı hiçbir zaman gerektirmez. Örneğin son dalgada ÇYDD’ye vurulması, bu derneğin okula gidemeyen çocuklar için yaptığı kampanyalar ile benzer bir şekilde maddi nedenlerle okuyamayan çocukları cemaate kazandıran Fethullah okullarının faaliyet alanlarının kesişmesi ile ilgili olabilir mi? Diğer bir deyişle ÇYDD’den doğacak boşluğun Gülen Cemaati tarafından doldurulması hedeflenmiş olabilir mi? Gülen tarafından defalarca istenmiş olan burslu öğrenci listelerinin dernek binasında yapılan aramada kanıt olarak Emniyet’e götürülmesi ilginç hiçbir yan yok mudur? Yoksa o listelerde gerçekte örgütün gençlik kolları mı tutulmaktaydı?

ÇYDD ile Gülen Cemaati arasında yapılacak bir seçimle değil, operasyonun muhtemel sonuçları ile ilgileneceksek, yani politika yapacaksak, hedefin devletin AKP-Gülen koalisyonunun tekeline geçmesi olduğunu söylemek zorundayız. Bunun kısa vadeli alternatifin bir proletarya diktatörlüğü olmadığı durumda bize ne diyebilir miyiz?

Kürtler'in oyunu alamayan AKP polise başvurdu

krtlerErgenekon ile eş zamanlı olarak seçim sonrası yapılan bir diğer polis operasyonu ise DTP’yi ve Kürt hareketini hedef aldı. AKP’nin Kürt illerinde yaratmaya çalıştığı etki, seçim öncesi Kürt hareketi tarafından sert bir şekilde yanıtlanınca ve seçim sonuçları da Kürt hareketinin görmezden gelinemeyeceğini AKP çevresine acı bir şekilde yeniden gösterince iş yine polise düştü. Tıpkı Ergenekon gibi DTP operasyonu da hukuk devletinin özgür savcılarınca planlanmış değildir. Bu operasyon da tamamen siyasal amaçlara hizmet etmektedir. ABD’nin onayını çoktan almış olan bir proje, güzellikle yürütülemeyeceği anlaşılınca devreye operasyonel kuvvetler sokuldu. Projeye göre Kürt illerinde genelde Kürt coğrafyasında Kürt hareketi tasfiye edilecek, AKP önderliğinde Türk devleti Kuzey Irak merkezli ABD planlarına sesini çıkartmayacak fakat coğrafyanın Türkiye sınırları içinde kalan bölümünde siyasal egemenliğini ilan edecekti. Devlet televizyonunda Kürtçe yayının başlamasından YÖK tarafından Kürt enstitülerinin açılacağının duyurulmasına kadar bir dizi ‘açılım’ bu plan dahilinde ortaya atılarak, seçimlerden önce Kürt halkına DTP’ye oy vermek için geçerli bir neden bırakılmayacaktı. Gülen Cemaati’nin Erbil’deki faaliyetlerinin hızlanması da alt yapı çalışmalarında gelinen yeri gösteren başka bir olguyu serdi gözler önüne. Ancak iki dilde birden yapılmaya çalışılan AKP propagandası ağır bir yenilgi aldı. Kürt hareketi kendisini tasfiye etmeyi hedefleyen bu sürece eklemlenmeyerek ayakta kalmayı başardı. Emperyalizm ile uzlaşmanın her an ihanete uğrama ihtimalini göze almak olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Kürt hareketinin AKP ile mücadelesi, onun emperyalizm ile mesafesinin açılması bakımından da son derece önemlidir. Örneğin ABD destekli bir Ergenekon operasyonun hedefindeki ulusalcılık için emperyalizmden gerçek bir kopuş söz konusu olamazken, Kürt hareketinin siyasal çizgisi bakımından böyle bir sonuç hem çok muhtemeldir hem de zorlanmalıdır.{jcomments on}