Uğur Erözkan -
Filmdeki tüm karakterler aynı bataklıktan kurtulmaya çalışmaktadır; ancak yaptıkları şey ya çırpınmak ya da diğerlerinin üzerine basarak kurtulmaya çalışmak olduğu için neticede hem kendilerinin hem de diğerlerinin boğulmasına neden olurlar.
Yönetmen Aydın Bulut’un ilk uzun metrajlı filmi olan “Başka Semtin Çocukları”, 24 Nisan’da gösterime girdi. Film, henüz gösterime girmeden aldığı ödüller ve hakkında yazılanlar ile adından söz ettirmeyi başarmıştı. Gerek yönetmeni ile yapılan röportajlarda gerekse filmi izlerken tanık olduğumuz öyküden özgün bir film yapılmaya çalışıldığı anlaşılıyor. Radikal gazetesinde yer alan röportajda Aydın Bulut, Başka Semtin Çocukları filminin çizgisinin nasıl olduğunu şu sözlerle açıklıyor: “Sanat filmi-gişe filmi gibi ayrımlarımız var. Oysa bu kaba ayrımları kıran, üçüncü çizgiyi oluşturan filmler de var. Ben filmimizi bu çizgide görüyorum.”(1) Bu üçüncü çizgi ile ne kastedildiğini filmi izleyince hissedebiliyorsunuz; ancak somut olarak kastedilenin ne olduğu Ekspress dergisinde yapılan röportajda şu sözlerle ifade ediliyor: “Sinemada üçüncü bir çizginin olduğunu düşünüyorum. Eskiden gişeye yönelik filmlerin karşısında kişisel hikâyeler anlatan filmler vardı. Bunlara ‘sanat filmleri’, ‘arthouse’ falan dediler, … Artık bu ülkeye dair bir şeyler anlatma derdinde, kitlelerle ilişki kuracak ama sözünden de taviz vermeyecek ve yaşadığımız dünyanın canımızı yakan hikâyelerini anlatan yeni genç sinemacıların sayısının çoğalacağına inanıyorum. Bizi de bu ara çizgiye oturtuyorum.”(2) Bulut, filminin polisiye bir filmin olduğunu söylüyor. Filmin resmi internet sitesinde yer alan tanıtımda da filmin bu yönüne vurgu yapılıyor. Ancak filmi izlediğinizde kastedilenin klasik bir polisiye film olmadığını anlıyorsunuz. Filmde peşine düşülen suçlu bir türlü bulunamıyor; çünkü aslında filmdeki tüm karakterler ve onların çevresindekiler hem suçlu hem mağdur: “…film noir* diye, dünya sinemasını besleyen ciddi bir tür var. Film noir’da suçun toplumsal bir şey olduğu fikrinden hareket edilmesi, sonunda kazanan kimsenin olmayışı çok etkileyici. 1995’de Kassovitz’in ‘La Haine’ini gördüğümde çok heyecanlanmıştım.”(2) Başka Semtin Çocukları’nın, yönetmeni tarafından La Haine ile karşılaştırılmasını biraz derinleştirecek olursak benzerlikler hemen öne çıkıyor. Her iki film de büyük kentlerin kenar mahallelerinde geçiyor. La Haine’de polis şiddetine maruz kalan göçmen gençlerin öyküsü anlatılırken Başka Semtin Çocukları’nda Gazi Mahallesi’nde yaşayan ve birbirlerine düşmanlaştırılmış olan Alevi ve Sünni gençlerin öyküsü anlatılıyor. Alevi-Sünni çatışması biraz ön plana çıksa da, aslında filmde Kürt sorunundan kentsel dönüşüme kadar birçok soruna da değiniliyor.
Kurtulanın olmadığı bir kurtuluş mücadelesi
Film boyunca Sünni bir kıza aşık olan Alevi bir genç olan Veysel’in, onun en yakın arkadaşı Simo-İsmail’in, askerliğini yaparken Kuzey Irak operasyonuna katılan ve erken terhis olan Veysel’in abisi Semih’in, eski solcu bir pavyon sahibi olan Kerim’in ve Semih gibi askerliğini Güneydoğu’da yapmış Kürt düşmanı bir karakter olan Gürdal’ın öyküleri anlatılıyor. Karşılaştıkları sorunları, filmdeki karakterlerden kimi Amerika’ya kaçarak aşmaya çalışıyor, kimi pavyonda badigard olarak, kimi de içinde bulunduğu durumun sorumlusu olarak gördüğü Kürtleri öldürerek. Aslında tüm karakterler aynı bataklıktan kurtulmaya çalışmaktadır; ancak yaptıkları şey ya çırpınmak ya da diğerlerinin üzerine basarak kurtulmaya çalışmak olduğu için neticede hem kendilerinin hem de diğerlerinin boğulmasına neden olurlar. Filmin sonunda hala hayatta kalmayı başaran karakterler bataklıktan çıkamamıştır, çırpınmaya devam etmektedirler. Kerim, “her birinin harcında kendi teri bulunan” gecekonduların müteahhitlere satılmasına aracılık ederek komisyon almaktadır; ancak vicdan azabı ile yaşadığı da ortadadır. Simo, Kerim’in pavyonunda badigardlık yapma hayalini gerçekleştirir; ancak kurtulmayı başaramadığını, işteki ilk gecesinde Kerim’den yediği tokat sayesinde fark eder. Seçtiği kurtuluş yolunun yanı sıra filmde, seçmediği bir yol daha var Simo’nun. Bir iş dönüşü eve giderken gazete satmakta olan bir solcu arkadaşına rastlayan Simo, arkadaşının çağrısına rağmen o yolu değil de kendi bireysel kurtuluş yolunu seçiyor. Filmin sonunda, pavyonun önünde, tokat yediği yanağını tutarken görülen Simo, diğer yolu seçseydi bir sokak ötede sokağa barikat kurarak eylem yapan gençlerin arasında olacaktı.
“Derdi olan sinema” yapmak istediğini söyleyen Aydın Bulut’un Simo’nun seçtiği ve seçmediği yolları göstererek filmi bitirmesinin, bir kurtuluş umudu olarak solu işaret etmek için mi, yoksa solun kenar mahalle gençliğiyle arasındaki mesafenin ne kadar açılmış olduğunu göstermek için mi olduğu tam olarak anlaşılmıyor. Daha güzel günlerin “gençlerden çıkacak gelecek projeleriyle” geleceğini, bunun için de “yüzleşmelerin çoğalması gerektiğini” söyleyen Aydın Bulut, hem solun hem de bataklıktan çıkmaya çalışan gençliğin bu yüzleşmeleri yaşaması gerektiğini anlatıyor. İlk filmini çeken yönetmenin, bataklıktan kurtulmaya çalışanların çırpınışını kayda aldığı bu filmi, o bataklıktan çıkmanın yollarının anlatıldığı başka filmlerin takip etmesi umuduyla…
* Kara film.
(1) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=932968&Date=26.04.2009&CategoryID=82
(2) http://www.baskasemtincocuklari.com/basin/kupur/2009-04-EXPRES.asp{jcomments on}