Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Air Force One minüts

 

Haluk T. Canatay - 

Hüseyin camiye girerken ayakkabısını çıkardı, yanındaki çevirmen de başörtüsü taktı. Devletin ajansı bile haber değeri veriyor bu cümlelere, koca koca gazeteler ilk sayfasından yazıyor bunları. Hüseyin camiye işeyecek değildi ya, kendisinden önce gelen bir milyon turist nasıl yaptıysa o da öyle yapacak, ayakkabısını çıkarıp, “oww fantastic, oww kuntastic” diyecekti.

obama4Kıymetli okurlarım bilir ülkemizin en sevdiğim yanlarından birisi halkımızın çocuksu neşesi, saflığı ve temizliğidir. Bazen kendimi eski Türk filmlerinin birisinin içinde sanıyorum, herkes öyle naif, öyle temiz ki. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ülkemize geldi ya, her yer Barrack Hüseyin Obama yazılarıyla doldu. İstanbul müftüsü işi iyice abartmış, “Hüseyin” demiş koskoca Mr. Prezident’e. Ama üzülmeyin o da gülümsemiş müftüye. Bakın sizin de yüzünüzde güller açtı değil mi ey sevgili okur. Hüseyin Bey birkaç gün daha kalsaydı “Hüso”luğa terfi ederdi ama olsun bu da bize yeter. Neydi o hain Bush oğlu Bush. Irak, Afganistan, NATO, İran diyor başka bir şey demiyordu. Hüseyinimiz öyle mi ya? Irak’tan çıkacak, Afganistan’a biraz girecek ama sonra hemen çıkacak, İran’a barış dalı uzatıyor. “Nükleer programından vazgeç, Amerikan isteklerinin hepsini yap, İsrail politikalarına uyum sağla” bu kadar barışçıl sözler duydunuz mu siz hayatınızda?

Çikolata renkli Başkan Hüseyin
Adamcağız hem bu barışçıl sözlerin hem de Hüseyin olmasının etkisiyle medyamızda büyük heyecanla karşılandı. Aslında bembeyaz olduğunu bildiğimiz için Hüseyin’e sevgi gösterilerinde bulunarak hem ırkçılığa karşı olduk, hem Amerikan rüyasına sahip çıktık. Bizi dünyanın Amerika’dan en çok nefret eden ülkesi olarak gösteren anketlerin bizim misafirperverliğimize nasıl da aykırı olduğunu yazıp duruyorduk. Bir baktık Hüseyin sevgisi, ABD nefretini silivermiş. Hüseyin’le el ele güzel günlere diyerek bayrak sallarken bulduk kendimizi. Irak’ta ölen Amerikan askerlerinin dramına üzülmemiz de yakındır. Hüseyin askerlerini Irak bataklığından çıkaracak yazıları zaten yazılıyor. O bataklıkta yaşayan solucanlar, sülükler rahatsız ediyorlar Conileri ne de olsa. Hem Coni bir kez geldi mi, asla tamamen gitmez. Irak’ta birkaç tanecik üs kalır, etrafına da bizim İncirlik’teki turistik tesislerden birkaç tane kurarlar her şey güllük gülistanlık olur. Amerikan aleyhtarlığımız yüksekken, medyamız bizim Conilerden tıpkı bir barbar gibi, bir bataklık canavarı gibi nefret ettiğimiz için çok utanıyordu. İmaj düzeltme harekatlarından birinde İncirlik’te bar işleten bir adam televizyonda ağlıyordu. “Bu durum işlerimizi çok etkiliyor, askerlere daha az izin veriyorlar” diyordu garibim. Evinden uzaktaki Amerikan askerlerinin fiziksel ihtiyaçlarını karşılamanın güzel ülkemizin turistik mamullerinden olduğunu bilmeyenler de güzelce öğrendi böylece. Sanmayın ki, yenidir bu turizm dalı, altıncı filo İstanbul’a geliyor diye Karaköy’de evlerin badana edildiğini de yazar tarihimiz.

Hüseyin geliyor hazırlan
İsteyen badanayla hazırlanır Coni geliyor diye, isteyen ağdayla. O kısmına karışmıyoruz biz, yeter ki Coni’ye mahcup olmayalım. Beyaz adam geçsin karşımıza, “raki, sish kebab, bogaz, çok güzel ama ülkenizi yeterince tanıtmıyorsunuz” desin. “Güzel abim, havalı Deniz yukardaydı. Ona da baktın mı?” diyecek kıvama gelmişiz nasıl olsa.
Haberler yayılıyor, aman Hüseyin geliyor, can Hüseyin geliyor. Bakıyoruz kimisi dilini parlatıyor, kimisi apoletini. Gıcır gıcır takımları çekip havaalanına koşuyoruz. Yolları altı saatliğine kapatacaklarmış, olsun canım ne olacak? Sanki buradaki barbarların, yamyamların yapacakları acil işleri varmış gibi. Doğuda zaman yavaş akar. Doğuda trafik de yavaş akar, Hüseyin geleceği zaman kilitlenir. Ama biz doğululara has tevekkülümüzle gülümser geçeriz olan bitene. Okula mı gidecektin? Yarın gidersin. İşe mi gidemedin. Gitmeyiver. Akdenizli değil miyiz? İçimizde o haşarı çocuğu bir günlüğüne salıveririz dışarı, yalınayak koşsun diye kapalı yolların yanındaki kaldırımlarda. İçimizde bir yerde hiç silinmemecesine duran nüfus sayımlarının sokağa çıkma yasaklı günlerine duyduğumuz özlemi gideririz. Yeter ki, Hüseyin güvende olsun. Kapatılan üç yol var. İkisinden geçmeyecek Hüseyin, birisi gerçek ikisi gıcıklık olsun diye kapanmış.

Ağa elimizi sıktı
Hükümdar geldiğinde kullar çekilsin ayakaltından diye kapalı o yollar, efendi çiftliğe geldiğinde ne marabayı görmek ister, ne de öküzü. Şarabı, peyniri, bifteği önüne koyduktan sonra hiç umurunda değildir, çifti çeken veya etini, kanını sofraya katık eden öküzün hali. Umurunda olmamaktan da biraz ötedir hatta. Yemeğe giderken önüne çıkıp da; kara kuru kıllı haliyle iştahını kapatsın istemez. Ama sömürgecinin, kölecinin tarihi çok uzundur. Tecrübe biriktirmiştir. O yüzden marabanın bir tanesini seçer, iğrenmeden, tiksinmeden öper yanağından. Tüm kulların yanağında tatlı bir serinlik belirir. Marabanın sırtındaki sopa izi sızlamaz olur, ellerindeki kollarındaki ağırlık silinip uçar sanki. Bakın başlıklara, “gençlerle toplantı yapan Hüseyin herkesin elini tek tek sıktı” Hepimiz sevinçten dört köşeyiz, ağa elimizi sıktı, yanağımızı öptü. “Camiye girerken ayakkabısını çıkardı”. Irak’ta camilerin sığınak yapıldığını söyleyip bombalayan adam değildir o artık. Basra’da üs haline gelmiş camide, postallarını kıbleye uzatmış yatan Conilerin resmi kayboluverir belleklerimizden. Hüseyin camiye girerken ayakkabısını çıkardı, yanındaki çevirmen de başörtüsü taktı. Devletin ajansı bile haber değeri veriyor bu cümlelere, koca koca gazeteler ilk sayfasından yazıyor bunları. Hüseyin camiye işeyecek değildi ya, kendisinden önce gelen bir milyon turist nasıl yaptıysa o da öyle yapacak, ayakkabısını çıkarıp, “oww fantastic, oww kuntastic” diyecekti. Ayak kokusundan duyduğu rahatsızlığın yüzünden belli olmadığını umarak, “çok etkilendim, medeniyetiniz bir harika ama yeterince tanıtmıyorsunuz” diyecekti elbette.

Bu ülkede her gün milyonlar gidiyor camiye, ayakkabısını da çıkarıyor, başını da örtüyor, onların haber değeri yok. Yerliler bir tür ilkel ibadet ritüeli içindeler deyip geçerler Vaşington’da uydu izleme servisinde oturan görevliler. Ama biz öyle mi ya, Hüseyin’in arkasına geçmişiz elimizde kamera, “çek oğlum Başkan yürüyor, çek oğlum Başkan geçiyor” “Çek oğlum Başkan ihtiyaç gideriyor” da diyeceğim ama Hüseyin’in klozeti kendisinden önce geldi, otele monte edildi, kabahatleri özel haznesinde biriktirdi. Başkan’ın kıymetli kabahatinin bu barbar topraklarda kalmasına müsaade edilmedi. Onu verseler kimilerine “oh Hüseyin’imizin kabahati” diye kapışa kapışa ham yaparlardı, belki de o yüzden Başkan’ın kabahatini bırakmadılar burada. Düşünsenize gazetelerde koca koca boşluklar var. Hepsinde aynı özür yazısı “Yazarımız Hüseyin Başkan’ın kabahatinden bir pay kapmaya çalışırken çıkan izdihamda ağır biçimde yaralandığından bu günkü yazısını yazamamıştır.”

Uygun adım Meclis’e marş
Bazı olaylar bizi şaşırtır, yıllar da geçse öğrenemediğimizi görüp üzülürüz. Sonra gene şaşırırız. Askerimiz, medarı iftiharımız, Kore’nin eski, Afganistan’ın müstakbel fatihi kahramanlarımız bu etkiyi sağlamakta birebirdir. Komuta kademesi iki yılda bir değiştiğinden sanırım modayı hızla takip ediyorlar. Bir bakıyoruz, “akreditasyon geldi, basını seçip alacağız” bir bakıyoruz “andıç çıktı basına iş, patrona emir vereceğiz” bir bakıyoruz “akreditasyon kalktı, brifing vereceğiz”, “gece saat 12’de web sitesine açıklama koyacağız”. Nasıl takip edeceğimi bilemiyorum gerçi değişmeyen hep aynı kalan şeyler de var. Mehmet’in cenaze töreninde ağlayan anneye hüzünle bakma, “ağlamıyorum, öbür oğlum da size feda olsun” diyen babaya gururla bakma hep aynı kalıyor mesela. Sevinsem mi bilemiyorum.

Asker Meclis’e girmeme kararını Hüseyin için delince şaşırıvermişim; koca koca paşalar iki yıldır girmedikleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “Hüseyin’e ayıp olur. Hüseyin’imizin gediği bu kutlu gün bayram sayılır, bayramda küslük olmaz” diyerek gidiyorlar. Neden küsmüş paşalar meclise, Kürtler bağımsız adayları seçmiş, DTP meclise girmiş. Bu nasıl bir izandır ki, kendi halkının seçtiğine bakıp sistemin en önemli organına küsüyorsun. Bu nasıl bir aşktır ki, Başkan Barrack Hüseyin Obama geliyor denince; “bizi oraya kimse getirtemezdi ama Barrack başka” deyip iki sene sonra izleyici locasındaki yerini alıyorsun.

En başta dedim ya sevgili okur, eski bir Türk filminin içindeyiz. Bir tarafta Karaoğlan var, bir tarafta namusu için yaşayan Yaşar usta, pırıl pırıl kızını kandırıp kirletiyorlar, kızın hiç günahı yok biliyoruz ama kendi elleriyle uzatınca bıçağı esas oğlana “kurtar beni bu utançtan” deyişini hepimiz takdir ediyoruz.

Okura önemli not:

Bu yazının içerisinde “Barrack dedi geldi aşka”, “Çalıların içinde Barrack’la baş başa”, “İncirlik turistik tesislerinde çalışan ‘turizm personeli’ Barrack’ı gördükten sonra ‘çok görmüştük ama böylesini görmemiştik’ dedi” başlıklı bölümleri çıkarmamı yerine başka bölümler yazmamı talep eden dergi editörlüğünü huzurlarınızda protesto ediyorum. E-posta yoluyla başvuranlara yazımın sansürsüz versiyonunu göndereceğim. Özgür basın, bunu da yazın!{jcomments on}