Orhun Demir -
Gerek İsrail ve gerekse Türkiye, ABD’nin, kısaca BOP olarak da bilinen, Ortadoğu coğrafyasını yeniden yapılandırma projesinin aktif unsurlarıdır. Kendi güçleri ve zayıflıklarıyla, yapabilecekleri ve yapamayacaklarıyla birlikte her iki ülkenin bölgedeki misyonları paraleldir. Bölgedeki anti-amerikan unsurların tasfiye edilmesinde, tasfiye edilmeyenlerin de hizaya getirilmesinde her iki ülkenin hükümetleri de tarihsel görevlerini yerine getirmektedirler. Arap halklarının dize getirilmesi için İsrail sopa Türkiye ise havuç olacaktır.
Tayyip Erdoğan Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Peres ile atıştığında, kimileri –mesela İslamcılar- “Türkiye’nin Batıcı ezberi bozuldu” diye sevinirken, kimileri de –mesela liberaller- “aman Batı ittifakından kopmayalım” türünden yaygara koparmaya başladılar. Ulusalcılar mı? Onlar zaten perperişan durumdalar ve yaşadıkları ideolojik-politik dağınıklık Davos meselesinde de ortaya çıkmış gibi görünüyor. Bir yanda dış politikada ABD ve AB ile olan ilişkilerde teslimiyetçilikle suçladıkları AKP, diğer yanda Türkiye’yi Hamas ile müttefik haline getirdiği için eleştirdikleri AKP… Tam bir kafa karışıklığı, tam bir aymazlık…
‘Sabah kalktığında kıçında ıslaklık hissetse, bunu Yahudiden bilen’lerin –yani İslamcıların- hevesleri kursaklarında kalacak ama Türkiye’nin ABD’ye kafa tuttuğu falan yoktur. Tam aksine, Tayyip Erdoğan ABD’nin Ortadoğu siyasetinde kendisine düşen rolü oynamaktadır. Nasıl mı? Onu birazdan açıklayacağız. Liberallere gelince, üzülmelerini gerektirecek tek şey kendi zavallılıklarıdır. Ulusalcılar ise Ortadoğu’ya baktıklarında ‘Türkiye’yi Kurtuluş Savaşı’nda satan’ Arap imgesini gördükleri müddetçe anti-emperyalist bir siyaset üretmekten yoksun kalmaya zaten mahkûmdurlar.
Peki o zaman Davos’ta olanlar neydi? Öncelikle belirtmemiz gerekir ki; Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışı duygusal ya da fevri bir çıkış değil; bilinçli ve planlı bir çıkıştır. Davos dönüşünde Tayyip Erdoğan’ın ‘Davos Fatihi’ pankartlarıyla karşılanmasından tutun da, havaalanına ek otobüs seferleri konulmasına, İstanbul metrosunun saat 03.00’e kadar açık tutulmasına kadar her şey planlı bir programın parçalarını oluşturmaktadır. Her şeyden önce, Davos’ta Gazze oturumu düzenlenmesi talebinin Tayyip Erdoğan’a ait olması, Davos’ta olacakların habercisi gibidir. Peki, Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki çıkışını dışarıdaki siyasi dengeler açısından nasıl yorumlamak gerekir?
AKP’nin bütün teslimiyetçi ve işbirlikçi siyasetine rağmen, Türkiye henüz bir muz cumhuriyeti ol(a)mamıştır. Buradan hareketle, Türkiye’nin dış politikasının emperyalist hiyerarşiye tabi uluslararası konjonktürde kendine manevra alanları bulduğu söylenebilir. Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışı dış politikada önemli bir kırılma yaratmasa da, İsrail’i ve ABD’deki Yahudi lobilerini rahatsız etmiştir. Sonuç itibariyle yaklaşan seçimleri ve yaşadığı itibar kaybını düşünen AKP, içeride güçlü bir hükümet olabilmek adına dışarıda tahammül sınırları dahilinde bir itibar kaybı yaşamayı göze alabilmiştir.
Türkiye-İsrail ilişkileri Soğuk Savaş yıllarından günümüze istikrarlı bir biçimde devam etmektedir. Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres efendilerinin gözleri önünde tartışırlarken, yapılan askeri anlaşmalar sıcaklığını korumaktadır. Öyle ki, Türkiye, Davos’taki çıkışın hemen akabinde İsrail’den gelecek olan ‘insansız hava araçları’nı beklemeye başlamıştır bile.
Bununla birlikte, tartışmanın ardından basın toplantısı düzenleyen Tayyip Erdoğan’ın İsrail saldırılarını değil, oturum yöneticisi Ignatius’u protesto etmek maksadıyla oturumu terk ettiğini söylemesi, Türkiye-İsrail ilişkilerine halel getirmekten ne kadar çekindiğinin bir göstergesi olarak okunmalıdır.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin seyri ABD emperyalizminin Ortadoğu politikalarından bağımsız olamaz. Gerek İsrail ve gerekse Türkiye, ABD’nin, kısaca BOP olarak da bilinen, Ortadoğu coğrafyasını yeniden yapılandırma projesinin aktif unsurlarıdır. Kendi güçleri ve zayıflıklarıyla, yapabilecekleri ve yapamayacaklarıyla birlikte her iki ülkenin bölgedeki misyonları paraleldir. Bölgedeki anti-amerikan unsurların tasfiye edilmesinde, tasfiye edilmeyenlerin de hizaya getirilmesinde her iki ülkenin hükümetleri de tarihsel görevlerini yerine getirmektedirler. Arap halklarının dize getirilmesi için İsrail sopa, Türkiye ise havuç olacaktır.
Ortadoğu’daki Amerikancı, işbirlikçi ve gerici Arap yönetimlerin bölge halklarının gözünde herhangi bir meşruiyeti kalmamıştır. Arap halklarının yıllardır süregelen Filistin davasının, İsrail’e ve ABD’ye yaranmak uğruna feda edilmesi bu durumun en açık göstergelerinden biridir. Bu durumda Arap halklarının nefretini sahiplenen, onların acısını ve kaderini paylaşan bir ülkeye ve lidere ihtiyaç duyulmaktadır.
Arafat ve Saddam Hüseyin’in olmadığı bir Ortadoğu coğrafyasında ihtimaller şunlardır: Eğer İslam coğrafyasının temsilciliği ABD’nin çizdiği sınırlar dahilinde oluşturulmayacaksa, bölgedeki en önemli güçlerden biri olan anti-amerikancı yönü ağır basan İran’ın devreye girmesi sözkonusu olur ki, böyle bir şey ne ABD ne de İsrail tarafından kabul edilebilir. Bu durumda Türkiye, mevcut hükümeti ve lideriyle biçilmiş kaftandır. Tayyip Erdoğan, ne ömrünü Filistin davasına adamış Yaser Arafat gibi bir dava adamı, ne Saddam gibi kendi iktidarını korumak adına da olsa bölgedeki anti-amerikan unsurları destekleyen bir Arap milliyetçisi, ne de Ahmedi Nejat gibi ABD ve İsrail’in hedef tahtasındaki isimdir. İşte bu konjonktürde emperyalizmin adayı Tayyip Erdoğan’dır ki, adayın kendisi de bunun için can atmaktadır.{jcomments on}