Alper İzkara -
Kyoto protokolü ile sanayisi gelişmiş ülkelere herhangi bir yaptırım uygulanmıyor. Sonuç olarak bu protokol, sera gazı salınımını azaltmak bir yana, havayı da alınıp satılabilir bir meta haline getiriyor. Parası olan, sanayisi gelişmiş olan atmosferi kirletsin, olmayan da onların kirlettiği havayı solusun. Böylece hava artık herkese ait olmaktan çıkıyor, kirletme hakkının alınıp satılabilir olduğu bir mala dönüştürülüyor.
Küresel ısınma ve ismi onunla özdeşleşmiş Kyoto Protokolü yıllardır dillere pelesenk olmuş biçimde tartışılıyor. Birçok çevre ve sivil toplum örgütünün kurtarıcı muamelesi yaptıkları Kyoto Protokolü’ne Türkiye de taraf oldu. 5 Şubat 2009’da TBMM’de yapılan açık oylamada kanun tasarısı kabul edildi. Düzenlemenin gerekçesinde, büyük bir ikiyüzlülükle, “Türkiye’nin, uluslararası toplumun en önemli gündem maddelerinden olan çevre konularına büyük önem verdiği” belirtildi. Sorunun çözümünde eleştirileri ve önerileri her daim kulak arkası edilen meslek odalarının, uzmanların ve kitle örgütlerinin yakarışlarının, her eylemlerinde yaka paça gözaltına alınan çevrecilerin görüntülerinin belleklerden silindiğini zanneden siyasi odaklar halkı bir kez daha hafife alıp işgüzar burjuva siyasetlerini “çevreye duyarlılık” ile meşrulaştırmaya çalıştılar. Evet, sonunda beklenen süper kahraman Türkiye’ye de uğradı. Neyin nesiydi bu süper kahraman? Ne değiştirdi dünya üzerinde? Soruyu baştan sormak gerekirse, ne değiştirebilirdi Kyoto Protokolü? Yoksa başından beri “değişim” için değil de “devamlılık” için mi tasarlanmıştı?
Sahte mesih
Neoliberalizm ile birlikte önceden kamuya ait olan ve kamunun yasa ve düzenlemelerine tabi olan alanlar özel sektörün piyasa mantığına göre düzenlenmiş karı maksimize etme güdüsüne teslim edilmiştir. Yaşadığımız süreçte bu alanlara bugüne kadar dokunulmamış su ve hava gibi temel yaşam kaynakları da dahil olmuştur. Neoliberalizmin uygulandığı dönemde, dünya ekosistemi için çok ciddi bir tehdit haline gelen küresel ısınmanın çözümü için BM bünyesinde bir araya gelen dünya burjuvazisi Kyoto Protokolü’nü gündeme getirdi. Protokol gündeme geldiği andan itibaren küresel medyanın geneli tarafından “çok önemli bir adım” olarak yansıtıldı. 1997 yılında lider kapitalist ülkelerin çoğunun katılımıyla imzalanan anlaşmayla, baz yıl olarak kabul edilen 1990’daki sera gazı yayma oranının 2008–2012 arasında yüzde 5,2 oranında azaltılması hedefleniyordu. Başlangıçta protokol, yeterli sayıda ülkenin imzalamaması sonucu uzun süre yürürlüğe giremedi. Sonunda Rusya çeşitli pazarlıklar sonucu 2004 yılında anlaşmayı onayladı ve böylece anlaşmanın geçerli olması için gerekli olan yüzde tutturuldu ve 2007 Şubat’ında anlaşma yürürlüğe girdi. Kyoto Protokolü ile, bütün cafcaflı sözleri kısaca özetlemek gerekirse, ülkelere, atmosfere sera gazı salınımı kotası konuyor. Hali hazırda ülkelerin atmosfere saldıkları sera gazı miktarını değiştirmeyen bu uygulamada çeşitli esneklik imkanları da var. Örneğin Kanada, Brezilya’dan sera gazı salınımı hakkını satın alabiliyor. Böylece sanayisi gelişmiş ülkelere herhangi bir yaptırım uygulanmıyor. Sonuç olarak Kyoto Protokolü, sera gazı salınımını azaltmak bir yana, havayı da alınıp satılabilir bir meta haline getiriyor. Parası olan, sanayisi gelişmiş olan atmosferi kirletsin, olmayan da onların kirlettiği havayı solusun.* Böylece hava artık herkese ait olmaktan çıkıyor, kirletme hakkının alınıp satılabilir olduğu bir mala dönüştürülüyor.
Başka bir çözüm yok mu?
Bilindiği üzere atmosferde biriken karbon kökenli gazların çoğu, ulaşım, ısınma ve sanayide fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklanıyor. Küresel ısınma ile başa çıkabilmenin tek yolu atmosferdeki sera gazı oranının kontrol altına alınabilmesidir. Ancak atmosferdeki gaz oranının sabitlenebilmesi için dünya sanayisinin de denetim altına alınması gerekiyor. Bu ise kapitalist sistemde gerçekleşmesi imkansız olan bir durumdur. Kyoto’da önerilen şey, kâr maksimizasyonunun lafını etmeden, sorunun kaynağını çarpıtarak doğayı kurtarma lafazanlığının somutlaşmış halidir. Doğayı temizlemek, yaşanabilir temiz bir dünya kurmak gibi beklentiler kapitalist sistemin özü ve pratiğiyle uyuşmaz. Daha fazla kâr elde etmenin yegane amaç olduğu bir dünyada kapitalistler, paraya çevrilemeyecek önlemleri alamazlar. Dünya üzerindeki mevcut tahribatın giderilebilmesi için tek yol temiz enerji kaynakları ve teknolojileri kullanmaktır. Bunun anlamı ise mevcut üretim sisteminin kökten değiştirilmesi, dünya ölçeğinde planlı bir hale getirilmesidir. Bu tarz bir dönüşüm ise kapitalizmin işleyişine terstir ve ancak kapitalizmi ortadan kaldırabilecek tek güç olan işçi sınıfı tarafından hayata geçirilebilir. Ancak kârı değil insanlığı ve Marx’ın deyişiyle “insanın inorganik bedeni” olan doğayı esas alan üretimin yapıldığı bir dünyada, doğayı tahrip edecek yapılar bulunmayacağından dolayı, temiz enerji kaynakları devreye sokularak çevre dostu teknolojiler kullanılabilir. Dünyayı küresel ısınma tehdidinden kurtaracak olan tek yol, onu kapitalizmden ve onun getirdiği yıkımdan kurtarmaktır. Proletaryanın, insanlığın ve dünyanın kurtuluşu birbirine sımsıkı bağlıdır.
*Yarınlar Eylül 2008, 18. sayı, “Çevrecinin daniskası çevreyi hoyratça sevendir!”{jcomments on}