Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Issız Adam ve ‘Beyaz Türkler’in ölüleri

 

Ömür Kurt - 

Çağan Irmak toplumsal gerçekçilikten hiç nasiplenmemiş olacak ki, Issız Adam bireysel bir yalnızlık ve özgürlük fetişizminin yarattığı bireysel bir çürümeyi göstermekle yetiniyor; oysa sinemanın amacı göstermek değildir sadece. Sinema sadece bireysel olanı ya da sadece toplumsal olanı gösteriyor gibi görünse de yönetmenin ‘toplumsal’ı veya ‘bireysel’i ya da ‘toplum’u veya ‘bireyi’ kavrayışının izini barındırır.

280 sonrasında Türkiye’nin siyasal ve toplumsal alanda egemen paradigmaları neredeyse alt-üst oldu dedirtecek kadar köklü bir dönüşüme uğratıldı. Bu değişim Türkiye’deki tüm sınıfları derinden etkiledi. Türk halkının erdemlerinden biri olarak kabul edilen dayanışmanın yerini “her koyun kendi bacağından asılır” paradigması alıyordu. Devletin güçsüzleri korumakla sorumlu olduğu fikri üzerine kurulu olan sosyal devlet anlayışı bireyselliğin de pompalanmasıyla birlikte yerini “altta kalanın canı çıksın”a bırakıyordu. En vahimi, emekçiler de altta kalmamanın dayanışmadan değil, aklını kullanmaktan geçtiğini düşünmeye başlıyordu.

Ancak bir sınıf vardı ki; onlar zaten hep ‘üstte kalanlar’dı. ‘Beyaz Türkler’den bahsediyoruz. Onlar 80’leri vahşi kapitalizm koşulları altında ayakta kalma mücadelesiyle tecrübe etmediler. İyi eğitimliydiler, imkanları onlara istedikleri hayatı sunuyordu. Modernizm sıradanlıktı onlara göre, devir post-modernizmin devriydi. Onlar da post-modern zamanların cool, aktif, dışa dönük bireyleriydi.*

Ancak Beyaz Türkler’in hepsi post-modern zamanları aynı biçimde yaşamadı. Evet, onlar da yukarıda sayılan özelliklerde diğerlerinden geri kalmazdı; bir kısmı hariç. Onlar dışarıya değil, içlerine döndüler. Post-modern zamanların bunalan insanlarıydılar. Örneğin filmimizdeki Alper karakterinin yaşamına damgasını vuran şey insansızlık. Çevresiyle tam bir iletişimsizlik yaşamakta; dünyaya, başkalarına karşı kayıtsız. Bireyselleştikçe, kendine, dünyaya, topluma yabancılaşmış, mutsuz olmuş; ama bütün bunlara rağmen nihilizme saplanmayacak, dünyadan kopmayacak kadar egosuna düşkün. Hiç vazgeçmediği bir tutkusu var örneğin; taş plaktan müzik dinlemek. Ama bunu da bireysel olarak yaşıyor; insanlarla iletişimini yalnızca, işlettiği restorandaki çalışanlarla ilişkisi, bir de fahişelerle yaşadığı cinsellik üzerinden kuruyor. Filmdeki diğer karakter Ada ise erkeklerle ilişkilerinde yaşadıklarından dolayı yaralı, ama hala insanlardan ve sevgiden uzaklaşmamış bir karakter. Alper’in tesadüfen tanıştığı Ada ile yaşadığı ilişki onu insansızlıktan kurtarıyor; ona sevgiyi, duygusallığı öğretiyor. Ancak Alper Ada’ya bağlanmaktan korkuyor, boğuluyor ve onu pat diye terkediyor. Ayrıldıktan sonra Ada’yı unutamasa da, varlığının organik bir parçası haline gelen kanıksanmış insansızlık, bireysellik ağır basıyor ve Ada’yı kazanmak için mücadele etmiyor. Alışmış olduğu hayatı korumak için kendini kapatıyor. Kısacası birine bağlanma korkusu, özgürlük düşkünlüğü Alper’i özgürleştirmiyor; paradoksal biçimde tutuculuğa itiyor.

Benim burada karşı çıktığım nokta Issız Adam’ın çekilmiş olması değil; hatta deşifre ettiği karakterin kendini var ettiği düzlemden, yani bireysel düzlemden kalkarak çekilmesi de değil. Benim eleştirdiğim nokta, Issız Adam’ın bireysel düzlemin çizdiği sınırlar dahilinde, bu sınırların dışına taşmaya en küçük bir gayret göstermeden çekilmiş olması. Yoksa Ömer Kavur da bireyin yalnızlığı ve iletişimsizlik temalarını işlemiştir. Ancak Ömer Kavur toplumsal olanın içinden bireysel olanı çekip çıkartarak bunu yapmıştır. Bunu sağlayan da sinemasının kaynağının toplumsal gerçekçilik olmasıdır.** Çağan Irmak, toplumsal gerçekçilikten hiç nasiplenmemiş olacak ki, Issız Adam bireysel bir yalnızlık ve özgürlük fetişizminin yarattığı bireysel bir çürümeyi göstermekle yetiniyor; oysa sinemanın amacı göstermek değildir sadece. Sinema sadece bireysel olanı ya da sadece toplumsal olanı gösteriyor gibi görünse de yönetmenin ‘toplumsal’ı veya ‘bireysel’i ya da ‘toplum’u veya ‘bireyi’ kavrayışının izini barındırır. Bu filmde ne buna dair, ne de Alper’in kişiliğinin biçimlendiği tarihsel-toplumsal koşullara dair bir ize rastlıyoruz. Tarihsiz bir karakter Alper; sanki böyle doğmuş. Bu durum bu filme eleştirel bir film dememizi engelliyor. Filmde bu çürümenin ideolojik açıdan hegemonik durumuna ise hiçbir şekilde referans verilmiyor. Bu anlamda kişiliğimizin şöyle ya da böyle olması apaçık şekilde toplumsal, tarihsel koşullardan bağımsız değilken, insanlar bu filmden ‘bireyi çürüten bireyin kendisi’ düşüncesini çıkartabilir; ki bu da kapitalist toplumdan insanlara salgılanan bireyciliği, atomize edilmişliği daha da kuvvetlendirir.

Çağan Irmak Alper gibi ölüleri deşifre ederken, Alperleri öldüren ‘özneyi’ de çağırmalı. Yoksa cinayet en göz önünde olanda, yani bireyin kendisinde kalıyor; cinayetin adı da intihar oluyor. Biz de kendimizi eski Türk filmlerindeki ‘vicdansız adam ile iyi kalpli kız’ın aşk hikayesini izlerken buluyoruz. Vicdansız adamımız Alper’e lanet ederken, iyi ve talihsiz kızımız Ada’ya ağlıyoruz.

* Ali Şimşek, Yeni Orta Sınıf, L&M Yayıncılık: 2005
** Zühal Çetin, Türk Sinemasında İletişimsizlik ve Yabancılaşma, http://www.sinemasal.gen.tr/iletisimsizlik.htm{jcomments on}