Yan Yunanistan yan!

 

Yarınlar

En fazla birkaç gün sürecek ve birkaç yüz tane kanı hızlı akan gencin sorumsuzluğu olarak yutturabilecekleri bir isyan olduğunu sanmıştı iktidar sahipleri ve onların hık deyicisi ‘özgür basın’. Ancak kısa sürede ortaya çıktı ki sağa sola ‘saldıranlar’ üç-beş yüz kişi değildi; ve çocuklarının sokaklarda polisten dayak yemekte olduğunu gören Yunan halkı balkonlardan saksılarını, sokaklardan söktükleri kaldırım taşlarını ve ellerine geçen her şeyi polisin kafasına atmaktaydı.

6 Aralık cumartesi gecesi Atina’nın ‘anarşist’ semti Eksarhia’da polisin bir genci öldürmesinin ardından başlayan şiddetin bir türlü dindirilemediğinden yakınıyordu Yorgo Kırbaki, Radikal gazetesinin internet sitesinde ertesi gün yayınlanan haberinde. Başbakan Kostas Karamanlis’in olağanüstü hal ilan edebileceğinin konuşulduğunu bildiriyordu, haberi okuyanların yüreklerine biraz olsun su serpebilmek için. Anarşistlerin ‘yağmalarından’, ortaokul ve lise öğrencisi kalabalıkların sağa sola ‘saldırıp’ arabaları ve mağazaları ‘ateşe vermelerinden’ çok korkmuş olduğu haberin her satırına yansıyordu. Yalnız değildi Kırbaki, isyanın patlak vermesinin ardından bütün gazete ve televizyonlarda benzer haberlere rastladık. En fazla birkaç gün sürecek ve birkaç yüz tane kanı hızlı akan gencin sorumsuzluğu olarak yutturabilecekleri bir isyan olduğunu sanmıştı iktidar sahipleri ve onların hık deyicisi ‘özgür basın’. Ancak kısa sürede ortaya çıktı ki sağa sola ‘saldıranlar’ üç-beş yüz kişi değildi; ve çocuklarının sokaklarda polisten dayak yemekte olduğunu gören Yunan halkı balkonlardan saksılarını, sokaklardan söktükleri kaldırım taşlarını ve ellerine geçen her şeyi polisin kafasına atmaktaydı. İşte bu yüzden yutturamadılar bu kez. Daha birkaç sene önce ‘çapulcu’, ‘ayaktakımı’, ‘hergele’ demişlerdi Paris’i ateşe veren banliyö gençliğine, gene katili polis olan iki gencin ölümünün ardından isyan patlak verdiğinde. O zaman Sarkozy’nin yönettiği koro, avazları çıktığı kadar bağırarak banliyö gençliğinin haykırışını bastırmayı başarmıştı. Çoğunluğunu ikinci sınıf vatandaş olarak görülen göçmenlerin oluşturduğu banliyö isyanı Fransız halkının desteğini alamamıştı. O zaman Fransız halkının yapmadığını şimdi Yunan halkı yapıyor; çocuklarına sahip çıkıyor. Ve artık Yunan gençliğinin cesareti sayesinde daha fazla dilde ‘domuz’ sözcüğü ‘polis’ anlamına geliyor.

Yunanistan’da isyan 15 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos’un polis kurşunuyla öldürülmesinin ardından patlak verdi; ve hızla Atina’dan tüm ülkeye yayıldı. 7 Aralık Pazar günü Atina’nın yanı sıra Selanik, Patras, İraklion, Hanya, İskeçe ve Midilli’de eylemler yapıldı. Ertesi gün Avrupa’nın çeşitli kentlerinde Yunanistan konsolosluk ve büyükelçilikleri eylemlerin hedefi oldu. Bazı Avrupa kentlerinde, Yunanistan’da olduğu gibi, göstericilerin öfkesi polise yöneldi. Bu sefer isyana vesile olan bir Yunan gencinin öldürülmesi olsa da binlerce insanı sokağa döken yalnızca Alexis’in katledilmesi değil. Bütün Avrupa’da yıllardır uygulanan neo-liberal reformlarla, gelecekleri piyasanın ellerine terk edilmiş olan gençler, öfkelerini sistemin bekçileri olan polislere yöneltiyorlar. Bunun adına ‘kör şiddet’ demekte ısrar eden medyanın gözlerinin daha iyi gördüğünü kim söyleyebilir?

‘Üç-beş çapulcu’ değil, bütün bir gençlik ayakta
İktidar partisiyle, muhalefet partisiyle ve medyasıyla hakim sınıflar ideolojik propagandalarını yapmaya, eylemcileri ‘topluma zarar veren, demokrasi düşmanı, şiddet yanlısı gençler’ gibi göstermeye muvaffak olamayınca bu sefer eylemlere katılan Yunan gençliğini ayrıştırmaya çalıştılar. Öldürülen arkadaşları Alexis için yas tutan ‘iyi çocuklar’ vardı bir yanda, öfkelerini arabalardan ve mağaza vitrinlerinden çıkarmaya çalışan ‘üç-beş çapulcu’ diğer yanda. İkide bir de polisin ne kadar iyi niyetli olduğundan ve orantısız güç kullanmaktan ısrarla kaçındığından dem vuruyordu Atina’dan bildiren muhabirler. Gençler öfkeliydi, ‘gelip geçici’ olan bu durumu atlatmak için polis gayet sağduyulu davranmaktaydı. Oysa Yunan polisinin gösterilere müdahale etmek için kullandığı gaz bombalarının ve biber gazının birkaç gün içinde tükendiğini öğrendik. Bunu da yutturamadılar. Çünkü ‘üç-beş çapulcu’ değil, bütün bir gençlik ayaktaydı; ve yalnızca Alexis’i vuran polisin cezalandırılmasını değil, ellerinden alınan geleceklerini de geri istiyorlardı. İsyan denildiğinde ne yapacağını şaşıran Yunanistan Komünist Partisi’ni (KKE) saymazsak bütün sol isyana destek veriyordu. ‘Atina’dan bildiren’ Doğan medyasının muhabirlerinin haberlerinden çok sonra haberimiz oldu ama; ayaklanan yalnızca ortaokul ve lise öğrencileri değildi. Üniversite gençliği de ayaktaydı. İşgal edilen okullarda işgal komitelerinin yayınladığı bildiriler, isyanın gerçek karakterini anlamamızı sağladı. Bu isyanda yalnızca Alexis’in değil, devletin katlettiği daha nicelerinin acısının olduğunu bu bildirilerden öğrendik. Yalnızca sokak ortasında işlenen cinayetlerin değil; örneğin Perama’daki liman işçilerinin ‘iş kazaları’ sonucu birbiri ardına ölmelerinin intikamını almak için çıkmıştı bu isyan. “Sayısız ve isimsiz göçmenin Yunan devletinin sınırlarında katledilmelerinin” intikamıydı. “Ve nihayet bu cinayetle birlikte devlet hak ettiği yanıtı alıyor” diye yazıyordu İktisat Fakültesi işgalcilerinin 1 No’lu bildirisinde. “Devletin baskı güçleriyle çarpışan, tüketim tapınaklarına, bankalardaki yasal soygunculara ve karakollardaki yasal katillere saldıran binlerce genç, işçi, işsiz ve göçmen tarafından yakılan şehrin sokaklarında” veriliyordu hak ettiği yanıt devlete. Yalnızca intikam değil, geleceklerini ve bugünü de almak istiyordu isyancılar; ve tepkilerini yalnızca polise ya da hükümete değil bir bütün olarak sisteme yönelttiklerini haykırıyorlardı: “Bu soğukkanlı cinayeti devlet şiddetinin münferit vak’ası olarak görmediğimiz gibi, sadece ‘kötü sağcılara’ değil, bütün hükümetlere ve toplamda baskıcı ve sömürücü burjuva demokratik rejimine karşı başkaldırıyoruz. Bu yüzden herhangi bir bakanın ya da hükümetin istifasını falan istemiyoruz. Ne de bu cinayetin ardından adaletin yerini bulması gibi bir beklentimiz var. Adalet, hiçbir devlet cinayetinde sözkonusu olmadı, şimdi de olmayacak. Sadece yayılan öfke, sokaklarda verilen yanıtın keskinleşmesi... Hepimizin farkında olduğu baskıcı gerçekliği, üzerinde yükseldiği kapitalist sistem ve otoriter ilişkileri toplumsal-sınıfsal öfkemizin hedefi haline getirmeyi arzuluyoruz.” Ve onların seslerini duyan emekçiler bir günlük genel grev ilan ettiler. O gün emekçiler, gençler, işsizler ve göçmenler sokaklardaydılar; ve bir günlüğüne hayat durdu Yunanistan’da.

Geleceği ellerinden alınmış bir kuşağın isyanı
Alexis’in öldürülmesi bardağı taşıran son damlaydı; isyan ateşinin kıvılcımıydı ve tüm ülkeyi bir anda tutuşturmaya yetti. Bardağı dolduran ise neo-liberal sistemin kendisiydi. Sistem tüm dünyada yaptığını Yunanistan’da da yaptı. İşsizler ordusu gün geçtikçe büyürken ve hasbelkader iş bulabilecek kadar şanslı olan üniversite mezunu gençler binbir türlü ekonomik güçlüklerle boğuşurken diğer yanda birilerinin cepleri şiştikçe şişiyordu. Emekçiler sosyal güvenlik reformları ile piyasalaştırılan sağlık hizmetine isyan ederken hükümetler devleti küçültüp bütün sosyal hizmetleri piyasaya devretmenin daha başka yollarını arıyordu. Türkiye’ye gelen her IMF heyetinin ardından “Bu sefer hangi kurumu yok pahasına satacaklar?” diye kendimize sorduğumuz yirmi küsur yıl boyunca Yunan halkı da aynı soruları kendisine soruyordu. Birbiri ardınca yapılan özelleştirmeler ve büyüyen işsiz ordusunun yanında gün geçtikçe geçinmenin zorlaştığı hatta imkansız hale geldiği bir ülke. Manzara size tanıdık mı geliyor? Şimdi yaşanan küresel krizle artık insanlar kaybedecek bir şeylerinin kalmadığının farkına varıyorlar Yunanistan’da. Darısı başımıza.

Emekçiler hala hayattayken emekli olma haklarını çoktan kaybettiler Yunanistan’da; tıpkı nitelikli ve ücretsiz sağlık hizmeti alma haklarını kaybettikleri gibi. ‘Sağa sola saldıran’ ortaokul ve lise öğrencilerinin parasız eğitim haklarına göz diken hükümete boyun eğmeleri ve uslu çocuk olmaları bekleniyor. Diplomalı işsizler ordusunun gitgide büyüdüğü ülkede, okullarını işgal eden üniversite öğrencilerinin derslerine girmeleri ve eylemlere son vermeleri öğütleniyor. Mezun olunca işsiz kalacaklarının farkında olanlar neden daha fazla öğrenmeye ihtiyaç duysunlar ki? Onlar hayatlarını nasıl kazanacaklarını çoktan öğrendiler. Noelia San Román’ın Atina sokaklarında röportaj yaptığı 32 yaşındaki mühendis Makis’in sözleri durumu gayet iyi özetliyor aslında: “Kimsenin gençlerin sorunlarıyla ilgilenmediği, üniversiteyi bitiren gençlerin yıllar sonra bile iş bulamadıkları, polisin onları hiç rahatsızlık duymadan açıktan açığa öldürdüğü zamanlarda ve yöneticilerin başrolü oynadığı skandallarla yıllar boyunca yaşadıktan sonra, birden bire böylesi şeyler olur. Güm!” (*) Makis şanslı olan azınlıktan. Üniversiteyi bitirdikten sonra ayda 700 Euro kazanarak temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği bir iş bulabilmiş. Onun kadar şanslı olmayan binlercesi yıllardır çaresiz bir şekilde iş bulabilmenin hayalini kuruyordu. Ancak onların çaresizlikten başka duyguları var şu günlerde. Bir şeyleri değiştirmeye dair taşıdıkları istek ve cesaretleri var. ‘Daha iyi bir dünya’ istediklerini söylüyorlar; ve daha iyi bir dünya kurmak için mücadele ediyorlar. Kendilerine yokluk ve acıdan başka bir şey vermeyen bu düzenin değişmesi ve daha eşit ve özgür bir dünya kurulması için ışıltılı mağazaların ve banka şubelerinin yanması gerekiyorsa bırakın yansın.

(*)http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=20971{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99