Türkiye’yi ikiye bölen kampanya: Özür dileyen vatan haini, dilemeyen faşist!

 

Uğur Erözkan

Katılımcıların büyük bir çoğunluğu İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde yaşayan öğrenci ve aydın kesim. Yani bir aydın girişimi olarak başlayan kampanya aydınların iştirakiyle sürdürülüyor. Kampanyanın Türkiye halkının Ermeni halkıyla arasındaki buzları eritmesine vesile olmaktan uzak olduğu görülüyor.

Her şey bir grup aydının bir imza metni hazırlamasıyla başladı. Hazırlanan birkaç cümlelik metin mi, altına imzasını atan isimler mi, yoksa imzacı olması mümkün gözükmeyen birkaç kişinin adının internet sitesinde gözükmesi mi bu kadar tartışmaya yol açtı, bunu kestirmek oldukça zor. Bu satırlar yazılırken tartışmanın geldiği nokta bir şeyler söylemeyi hem zorlaştırıyor hem de artık bir şeyler söylemeyi zorunlu hale getiriyor. Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Bayramoğlu, akademisyenler Baskın Oran, Ahmet İnsel ve Cengiz Aktar’ın öncülüğünde başlatılan özür kampanyasından söz ediyoruz. Kampanyayı başlatanların açıklamalarına göre geçtiğimiz aylarda AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ile iyi ilişkiler geliştirmeye başlamasından ilham alınarak iki halk arasındaki buzları eritmeye yönelik bir girişim olarak çıktı ortaya. Ancak ilham alınan AKP hükümetinin kampanyaya ilişkin tepkisi “vur dediysek öldürmenin ne alemi var” şeklinde olunca işler değişiverdi. Meseleye ilişkin milli hassasiyetleri en ufak bir dokunmada zarar gören çevrelerin verdiği tepkiler ise insanın tüylerini ürpertiyor. Ortaya çıkan bir dizi sonuçtan biri de kampanyanın Türkiye halkının büyük çoğunluğu tarafından sahiplenilmediği oldu. Hatta kampanyanın toplumda var olan Ermeni düşmanlığını gidermekten ziyade pekiştirdiği de söylenebilir. Örgütleyicilerinin niyetlerinden bağımsız olarak böyle bir sonuç çıkmış olmasının tahmin edilebilir bir şey olduğunu söyleyelim. Kampanyayı örgütleyenleri ya da imza atanları böylesi bir kışkırtma ile suçluyor değiliz; fakat sonuçlarından sorumlu sayılamayacaklarını da kimse söyleyemez.

Bireysel değil siyasi
İlk olarak kampanyanın örgütleyicilerinin konuyla ilgili yaptıkları açıklamalara bakalım. Kampanyayı, “tarihi sorumluluk karşısında bireysel bir tavır” olarak tanımlayan İnsel, kampanyanın “politika malzemesi yapılmaması gerektiğinin” altını çiziyor. Bu noktada ilk soru ortaya çıkıyor ister istemez. Bu konuyu politika malzemesi yapmanın önüne nasıl geçilebilir? Zaman zaman soykırım tartışmaları ülke gündemine geldiğinde kimileri meseleyi tarihçilere bırakmak gerektiğini söylese de, bu söylenenler, meselenin tarihin alanını çoktan aşmış olduğu, hatta bir iç politika konusu olmaktan bile çıktığı gerçeğini değiştirmez. Fransa’da, İsviçre’de Ermeni soykırımı inkarını suç sayan yasalar çıkartıldığı, ABD’de Ermeni soykırımını kabul edip etmemek, devlet başkanlığı seçimlerinde adayların üzerinden atlamaları imkansız olan bir tartışma iken konunun pekala uluslararası bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Bu, bizim isteklerimizden bağımsız olarak böyledir. Yani sorun, kampanyayı ortaya çıkaranların düşündükleri –ya da kurguladıkları- gibi, Türk ve Ermeni halkları arasında bir mesele olmaktan çoktan çıkmıştır. Hal böyle olunca da Türk olanların Ermeni olanlardan özür dilemesinin hiçbir sorunu çözmeye yaramayacağı, konuyla kıyıdan köşeden ilgisi olan herkesin bildiği bir gerçek. Örgütleyicilerinin bireysel bir tepki olduğunun altını çizmelerine karşın bunun toplumsal ve siyasal bir eylem olduğu, dolayısıyla kampanyaya yönelen tepkilerin de siyasal tepkiler olduğu kısa sürede ortaya çıktı. O halde bireyleri bir kenara bırakacak olursak toplumsal olarak bu konunun nasıl tartışıldığı önem kazanıyor.

Arıtman ile Gül aynı dili konuşuyor
Tartışma demişken ilk olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile CHP İzmir milletvekili Canan Arıtman arasında yaşanan tartışmadan bahsetmek gerek. Bilmeyenler için kısaca özetleyecek olursak; Cumhurbaşkanı’nın kampanyanın karşısında tavır almaması, üstüne üstlük tartışmaları “Türkiye’de demokrasinin olgunluğa eriştiğinin göstergesi” olarak yorumlaması Arıtman’ın tepkisiyle karşılaşmış, Gül’ün kampanyayı destekler nitelikteki açıklaması Arıtman tarafından cumhurbaşkanının annesinin etnik kimliğine bağlanmıştı. Arıtman’ın bu konuşması kendi partisi de dahil olmak üzere hiçbir çevre tarafından destek bulmadı. CHP’den kişisel açıklamalarla hem de resmi uyarı ile Arıtman’ı yalnız bıraktı. Asıl şaşırtıcı olan ise MHP’nin de Arıtman’ın konuşmasını ‘ırkçı’ olarak niteleyip kınaması oldu. Tepkiler bu şekilde iken Abdullah Gül’ün soyağacını açıklayıp yedi göbekten Müslüman ve Türk olduğunu ispat etmeye girişmesi ve Arıtman’a hakaret davası açması tartışmayı başka bir mecraya taşıdı. Liberal köşe yazarları Gül’den böyle bir tepki gelmesini beklemiyorlardı. Hepsi hayal kırıklığına uğradılar. Zira cumhurbaşkanı Arıtman ile aynı dilden konuştuğunu ispatlamıştı. Bu bakımdan aralarında bir fark olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Tartışmanın geldiği son noktada ise, Arıtman’ın; “Osmanlı’da sonradan Müslüman olan gayr-i müslimlere yeni nüfus kaydı çıkartılırken bizzat devlet tarafından baba adı olarak Müslüman isimler yazılırdı.” şeklindeki açıklamasının, Anadolu’da nasıl bir asimilasyon sürecinin işletilmiş olduğunun itirafı olarak kayda geçmiş olması da ayrı bir önem taşıyor.

İmzalayan demokrat imzalamayan inkarcı
Kampanyanın örgütleyicileri bunun bireysel bir tepki olduğunu ısrarla söylüyorlar ama bir yandan da insanları zan altında bırakacak açıklamalar yapmayı ihmal etmiyorlar. Son zamanlarda sık sık yaşandığı gibi bu örnekte de öyle bir hava oluşmuş durumda ki, imzalarsan vatan hainliğiyle, işbirlikçilikle suçlanıyorsun; imzalamazsan da yaşanan acıları inkar etmekle, milliyetçi hatta faşist olmakla suçlanıyorsun. “O kadar da değil” diye düşünüyorsanız Baskın Oran’ın yaptığı açıklamada kullandığı şu ifadeye dikkat etmenizi öneririz: “Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak özür diliyorum. İsteyen diler, isteyen ‘böyle bir şey yoktur’ deyip yoluna devam eder.” CHP’li Canan Arıtman’ın Abdullah Gül’ün annesi hakkında konuşurken hızını alamayıp Ermenilere yönelik takındığı kafatasçı tutumu haklı olarak memlekette herkes mahkum etti. Peki Arıtman’ı kınarken Baskın Oran’ın açıklamasına neden kimse bir şey deme gereği duymadı? İnsanları bir kampanyaya katılmak için manevi baskı altına almanın bireysel bir tavırla veya vicdan sahibi olmakla falan alakası yoktur. Üstelik iki cümlelik metin 1915’te yaşananların bir tarifini yapmaya yeltenmiyor, halkın büyük çoğunluğu için hala muamma olan böyle bir konuda bilgi sahibi oldukları varsayımına dayanıyor. Yani konula ilgili yeterli tarihsel bilgiye sahip olmasanız bile insanların acılarına duyarsız olmakla itham edilmek istemiyorsanız bu metni imzalamanız beklenmektedir. Herkes Nuray Mert gibi gazete köşesinde kendi fikirlerini ifade edebile şansına sahip olmadığı için, böylece “yaşanan acıları paylaşıyorum ama özür dilemeyi siyaseten sakıncalı buluyorum” diyenler MHP’yle –bu olay özelinde MHP’ye de rahmet okutan Canan Arıtman’la- aynı kefeye konuluyor.

Bir aydın girişimi
Bu satırlar yazılırken kampanyaya katılanların, internet sitesinde yer alan sayısı yirmi beş bin kişiyi aşmış durumda. Kopardığı tantana ve internette bir imza metnine katılmanın kolaylığı düşünüldüğünde kampanyanın beklenen ilgiyi görmediği söylenebilir. Üstelik katılımcıların büyük bir çoğunluğu İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde yaşayan öğrenci ve aydın kesim. Yani bir aydın girişimi olarak başlayan kampanya aydınların iştirakiyle sürdürülüyor. Kampanyanın Türkiye halkının Ermeni halkıyla arasındaki buzları eritmesine vesile olmaktan uzak olduğu görülüyor. Hatta tersine bir tepkinin örgütlenmesi, halklar arasındaki mesafenin iyice açılması olasılığından söz etmek bile mümkün. Bu iki halkın birbirine yakınlaşması, tarihsel anlaşmazlıkların, düşmanlıkların giderilebilmesi için iki halkın da yaşanan sorunları çözmek için somut adımlar atmasını sağlamak gerekir. Özür dilemek bu sorunları çözmek değil, o sorunların üzerinden atlamak demektir. Kampanyanın, halkın desteğini alamamış olması bunun en açık göstergesidir.


Kim ne tepki verdi?

Çok büyük tartışmalara sebep olan imza kampanyasının yalnızca iki cümleden oluşan metni şöyle: “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” Bu iki cümleye gelen tepkiler ise üzerine sayfalarca yazılabilecek türden. Örneğin Devlet Bahçeli’nin konuya ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadeler yer alıyor: “Ortada utanacağımız bir suç ve adına özür dileyeceğimiz bir suçlu yoktur. Türk Milleti de sahip olduğu büyük imparatorluk coğrafyalarından çekilirken, katliamlar, mezalimler ve bitmek tükenmek bilmeyen trajik göçler yaşamış ancak bu tarihi hadiseleri yüreğine gömerek yeni bir dünyaya kapı açmıştır. Hiç kimsenin, mirasçısı olduğumuz ecdat yadigarını aşağılama, suçlu gibi tanımlama ve özür talep etme hakkı ve haddi değildir.” Bahçeli’nin tepkisinin bireysel olmadığı konusunda kampanyayı düzenleyen aydınlarımızla aynı fikirde olacağımız kesindir. Sonuçta Bahçeli, kendisinden beklendiği üzere bir devlet politikasının sözcülüğünü yapıyor. Bu konuda ‘ceberut devlet’e açtığı savaşla sözü edilen aydınlarımızın övgülerine mazhar olmuş olan, baskıcı devletin karşısında yer alan ‘ezilen çevre’nin temsilcisi Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama Baskın Oran’ın deyimiyle ‘ezberlerimizin bozulmasına’ yol açıyor. Zira başbakanın yaptığı açıklama Bahçeli’den aşağı kalır gibi değil: “Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir sorunu yok. Yani eğer ortada böyle bir suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin ne milletimin böyle bir sorunu yok.” Anlaşılan o ki, devlet politikasına sahip çıkmada AKP’nin MHP’den geri kalır bir yanı yok. Bunun, başbakanın ‘bireysel tepkisi’ olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Her ne kadar ilk olarak kampanyayı destekler nitelikte, “Türkiye’de her konu konuşulabilmeli” şeklinde bir açıklama yapmış olsa da; kısa süre içinde verdiği şehitleri hatırlayarak, Dışişleri Bakanlığı, böyle bir kampanyanın yanlış olduğunu, “Ermeniler tarafından katledilen şehitlerine sahip çıktıklarını” açıkladı. Başka bazı devlet kurumları da hükümet ile benzer fikirlere sahip olduklarını, yaptıkları açıklamalarla ortaya koydular. Genelkurmay buna ek olarak meselenin bir başka yönüne değindi; kampanyanın, “Ermeni tarafının tazminat ve toprak talebinin önünü açabileceğine” dikkat çekti. CHP’nin yaptığı resmi açıklama ise MHP’yi bile aratır nitelikteydi. CHP’nin açıklamasında Ermenilerden özür dilemek amacıyla yayınlanan bildiriyi esefle karşıladıkları ifade edilirken, Türkiye’nin Ermenilere yönelik özür dilemeyi gerektirecek bir suç işlemediği vurgulandı. Ayrıca özür dilemesi gereken tarafın, “silahlı güç kullanarak Osmanlı topraklarını işgal eden, yabancı bir ülkeye destek verip Türk ordusuna saldırıda bulunan ve yüz binlerce sivil Türk vatandaşını katleden Ermeni tarafı” olduğu iddia edildi. Kampanyanın internet sitesinde katılanlar arasında ASALA tarafından öldürülmüş bir diplomatın isminin yer alması üzerine tepkiler iyiden iyiye arttı. Kampanyayı düzenleyenler katılımcıların isimlerini denetime tabi tuttuktan sonra yayınlamaya başlarken bazı eski diplomatlar da tepkilerini bir karşı bildiri yayınlayarak ifade etme gereği duydular. Yayınladıkları bildiride kampanyayı “haksız, yanlış ve ulusal çıkarlar açısından sakıncalı” olarak tanımlayan 60’a yakın diplomat, bu girişim ile “Ermeni terörüne kurban gidenlere ihanet edildiğini” ifade ettiler.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99