Sonbahar: Devrim(ci) yenilirse toplum da yenilmiş demektir

 

Orhun Demir

Yenilgi mevzubahis olduğunda, yenilmiş olan sadece devletin mezalimine uğramış devrimci ve onun siyaseti değil, bir bütün olarak toplumun kendisidir.

Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi Sonbahar, ‘hayata dönüş’ operasyonlarının sekizinci yıldönümünde (19 Aralık’ta) gösterime girdi. Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘en iyi film’ ödülünü alan Sonbahar, politik ve toplumcu-gerçekçi sinemanın mütevazi ama çarpıcı bir örneği…

En iyi film ödülü ile birlikte en iyi yardımcı kadın oyuncu ve jüri özel ödüllerini de alan filme ilişkin Altın Koza Film Festivali jürisinin yaptığı değerlendirme filmin konusunu çok güzel özetliyor: “…hayata dönüş operasyonu adı altında, hayatı elinden alınmış bir kuşağın, içinde umudu da barındıran kahredici yolculuğunu(n) sinema sanatını oluşturan araçların adeta fısıldayan, içten ve özgün diliyle anlat(ıyor)…” Film, hayata dönüş operasyonlarını da yaşamış ve 10 yıl cezaevinde kalmış 30’lu yaşlarda bir devrimci olan Yusuf’un köyüne dönüşünün ardından yaşadıklarını konu alıyor. Hem kuru ajitasyona hem de aşırı didaktik öğelerin kullanımına oldukça müsait bir konusu olmasına karşın son derece doğal ve aynı zamanda bayağı olmayan, hiçbir abartılı ilişki ve karakterin yer almadığı ama çarpıcı ve vurucu, nihayet yenilmiş bir devrimcinin son aylarını anlatıyor olmasına rağmen umuda, devrime ve devrimcilere saldırmayan bir film Sonbahar. Yönetmeninin dediği gibi: “… her sonbaharın dönüşü var, mevsimler döner, o yüzden bir teslimiyet sonbaharı değil bu sonbahar…”

Politik meselelere değinen hatta bazılarının 12 Eylül ile yüzleşmek gibi haddinden çok fazla iddiaları olan ve fakat siyasi tarihi kadın-erkek ya da baba-oğul ilişkileri içerisinde eriten; toplumsal ilişkileri bireysel ilişkilere adeta ‘meze’ yapan yakın dönem filmlerle kıyaslandığında Sonbahar’ın ayırt edici bir yönü var. Sözü yine filmin yönetmeni Özcan Alper’e bırakmak gerekirse, “…bütün 12 Eylül filmlerinde adam cezaevine girer ama hep yenilgi vardır; yenik aydın tiplemesi öne çıkar. Ben, evet yenildik ama bu bizim geçmişimizdir ve geleceğimiz olacaktır diyorum…”

Farklı bir film olarak Sonbahar
Gerçekten de, yakın dönemde çekilen, solcu karakterlere yer veren ve politik meselelere değinen Türk filmlerine bakıldığında, -eski- devrimcinin hep sorunlu, farklı olduğu görülür; onun yaşamı kendi öznelliğinin dışında hiçbir nesnelliğe tekabül etmez. Kendi yaşamının dışarısındaki toplumsal yaşam olağan seyrinde devam ederken; çalkantı, çürüme, geriye gitme, yenilgi hep onun olduğu yerde var olur. Çağan Irmak’ın oldukça ses getiren iddialı filmi Babam ve Oğlum’da bu durum kendini açıkça gösterir: Fikret Kuşkan’ın canlandırdığı Sadık köyüne döndüğünde ailesinin kendi halindeki yaşamını alt üst eder. Başka bir ifadeyle devrim ile karşı-devrim arasındaki mücadele sadece ve sadece devrimcinin yaşamını etkiler; zira mücadelenin kendisi ve yansımaları devrimcinin bilfiil içerisinde yer almadığı toplumsal ilişkilere her zaman dışsaldır. Aynı şekilde, Fatih Akın’ın Yaşamın Kıyısında filminde başrol oynayan Nurgül Yeşilçay’ın canlandırdığı Ayten de sadece kendi hayatını yaşadığı ve bilfiil içinde olmadığı her şey, onun yaşadıklarından bağımsız olduğu için, nereye gitse tutunamaz, her daim arıza çıkarır. Sonuç itibariyle devrimci ile toplum arasındaki ikilik başka bir formda yine var olur.
Diğer yakın dönem Türk filmlerinden farklı olarak Sonbahar’da devrimci karakter toplumsal ilişkilerden yalıtılmış bir durumda sunulmuyor. Benzer biçimde, toplumun kendisi ve içerisinde cereyan eden ilişkiler de Yusuf’un yaşamındaki yenilgiden bağımsız, ona dışsal olarak değil; devrim ile karşı-devrim arasındaki mücadelenin öznel biçimlerini içeren bütünsel ilişkiler alanı olarak düşünülmüş bu filmde. Devlet, karşı devrimin bir unsuru olarak nasıl devrimcilere saldırıyor, onları öldürüyor veya Yusuf örneğinde olduğu gibi ölüme mahkûm ediyorsa; Gürcistan da, sosyalizmin çöküşü ve karşı-devrimin başka bir unsurunun zaferiyle birlikte aynı nedenden ötürü kendi kadınlarını Türkiye’ye fahişelik yapmaya gönderiyor. Yusuf ile Eka’yı aynı hikayenin kahramanları yapan şey de bundan başka bir şey değil aslında. Yine, Mikail’in (Yusuf’un arkadaşı) karısına eskiden olduğu gibi bir aşkla bağlı olmaması bile aynı yenilginin bireyin en özel alanını bile nasıl etkileyebildiğini göstermektedir. Çünkü Mikail özelinde umudun kendisi yenilmiştir aslında. Yenilgi mevzubahis olduğunda, yenilmiş olan sadece devletin mezalimine uğramış devrimci ve onun siyaseti değil, bir bütün olarak toplumun kendisidir. En kolektif en siyasi düzeyden, en bireysel en az siyasi düzeye kadar yaşamın her alanı devrim ile karşı-devrimin mücadelesine sahne olur ve sonuçta eğer devrimci yenilirse toplum da yenilmiş olur; tıpkı devrimci ve devrim kazandığında asıl kazananın toplumun kendisi olacağı gibi.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99