“Mahalle baskısı”na hoşgörü telkini

 

Bilge Can Yıldız

Uzayda mı yaşıyorsunuz? Uzayıp giden bu tartışmalar, bu soruya cevap bulmak adına yapılacak bir araştırmanın ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor aslında. Adına “mahalle baskısı” demeyi sevseler de, aslında sermayenin kimliğinin iktidar aracılığı ile halka sirayet ettirilmesinden başka bir şey olmayan bu baskı var ve gerçek ve gün gibi gerçek.

Binnaz Toprak, İrfan Bozgan, Tan Morgül ve Nedim Şener tarafından hazırlanan, Açık Toplum Enstitüsü ve Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi’nin finanse ettiği “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı proje geçtiğimiz ay yayınlandı. 11 ilde 265’i erkek,136’sı kadın olmak üzere toplam 401 kişi ile yapılan derinlemesine görüşmeler sonucunda ortaya çıkan sonuçlar süratle gündeme oturdu.

Araştırmanın sonuçları araştırmacıların kendisi de dahil olmak üzere herkesi şaşırtmış görünen o ki. Proje raporunda, çalışmanın başlangıçta saptanan amacı aştığı belirtiliyor. Araştırmacılar bu durumu, “Saha araştırması sırasında konunun başta saptadığımız amacı aştığını, sadece toplumdan kaynaklanan baskıyla sınırlı tutulamayacağını gördük. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının kadrolaşması ve dini cemaatlerin ekonomik gücü ve yaygın örgütlenmesi sonucunda laik kimliği olan kişilerin yalnızlaştırma/ötekileştirme ya da iktidar kaynaklı baskıya da maruz kaldıkları gittiğimiz her ilde bize aktarılanlar arasındaydı” diyerek açıklıyor.  Dindarlık ve muhafazakârlık arasındaki yakın ilişkiyi sorgulamak amacıyla ile yola çıkan ekip “körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz” misali, cevaplar arasında AKP’yi de buluyor. Ve şaşırıyor…

İslamcılardan bilimsel eleştiriler
Durumu şaşkınlıkla izleyen diğer çevreler İslamcı basın ve aşkın liberaller. Köşelerinde atıp tutarken sahip oldukları özgüvene bakarak, tanımayanların ömürlerini ilim ve fen uğrunda tükettiğini zannedeceği bu yazarlar “laik duyarlılığı olan” kişilerin maruz kaldığı varsayılan toplumsal baskının araştırıldığı projede “laik duyarlılığı olan” kişiler ile görüşülmesinin metodolojik olarak yanlış olduğunu söylüyorlar. İslamcı basın ağız birliği halinde “Hayır zaten bilimsel olarak yanlış efendim.” diyor. Bizzat “Laik duyarlılığı olan” kesimin deneyimlerini inceleme amacı taşıyan bu araştırma için Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç “MÜSİAD, SP, Mazlumder, TGTV, Özgürder, Hak-İş, imam-hatiplere de gidilmeli.” diyerek literatüre yeni bir açılım armağan ediyor.

Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay ise “Aslında bu şekilde tespit edilmiş deneklere gidildiğinde ne türden muhafazakârlaşma veya “mahalle baskısı” hikâyeleri çıkacağını öngörmek için sosyal bilimci olmak bile gerekmiyor.” diyor. Doğru da söylüyor, zira bir akademisyen pekala 1 yıl boyunca Anadolu’da gezmeden de bu araştırmanın saptadığı sonuçları savlayan bir makale yazabilirdi. Yasin Aktay farkında olmadan, araştırmanın ortaya çıkarmış olduklarını zaten bildiğini ve dahi bunların zaten herkes tarafından bilindiğini söylüyor aslında.

Peki ne bu şaşkınlık?
“Böyle araştırma mı olur?” diyen Zaman yazarı Ekrem Dumanlı, deşifre edilen görüşmelerden birinden alıntı yaparken “…Güya Erzurum’da Alevi bir hanım demiş ki” diye başlıyor söze. “Güya” diyor. Araştırma Dumanlı’ya öyle antibilimsel gelmiş ki, deneklerle yapılan görüşmelerin uydurma olduğunu ima ediyor. Yok artık.

Bu metodoloji işlerinden biraz daha fazla anlayan Nazlı Ilıcak ise daha ılımlı yaklaşıyor araştırmaya. Dindar olmayan kesimlerin dindar olanlardan gördüğü baskıyı madalyonun diğer yüzü olarak görüyor. Bu türden bir baskının “da” olduğunu teslim ediyor, diyor ki: “Binnaz Toprak, madalyonun diğer yüzüne eğiliyor: “Muhafazakâr çevreler de, farklı olana baskı yapmıyor mu, onları ötekileştirmiyor mu?” konusunu sorguluyor.” Buna göre dindar olanların gördüğü baskı asılken, olmayanların gördüğü baskı tali ama araştırmaya değer yine de. Öte yandan sözlük anlamı tutuculuk olan muhafazakarlık, kavramsal olarak da kabaca buna işaret ediyorken, tutuculuğu ve baskıyı asıl olarak muhafazakar olmayana has bir özellik olarak görüyor.

Uzayda mı yaşıyorsunuz?
Uzayıp giden bu tartışmalar, bu soruya cevap bulmak adına yapılacak bir araştırmanın ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor aslında. Uzayda mı yaşıyorsunuz? Adına “mahalle baskısı” demeyi sevseler de, aslında sermayenin kimliğinin iktidar aracılığı ile halka sirayet ettirilmesinden başka bir şey olmayan bu baskı var ve gerçek ve gün gibi gerçek. Bizzat bu sirayet ettirme işlevini gerçekleştiren zerzevat, tabii ki öfkeye kapılacak. Tabii ki çok anlarmış gibi Bilim kelamı edecek, yöntemi beğenmeyecek vs.

Can Dündar’ın Neden programında da bu konu tartışıldı, konuklardan ikisi araştırmayı yapmış olan Binnaz Toprak ile AKP MKYK Üyesi, Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler’di. Ayşe Böhürler de araştırmanın metodolojik olarak yanlış olduğunu, örneklem olarak seçilen kesim itibariyle, bu kişilerin sunduğu verilerin sağlıklı olamayacağını belirtti. Önce kullanılan bilimsel metodun yanlışlığı üzerine uzun süre konuşan Böhürler, konuşmasının bir kısmında, araştırmanın sonucu olarak öne sürülen tezi,  araştırmada elde edilen deneyim aktarımlarını (Ramazan ayında resmi kurumların dahi çayocaklarını, yemekhanelerini kapatıyor oluşu, dolmuşlarda başı açık yaşlı kadınlara yer verilmezken, türbanlı genç kadınlara yer veriliyor oluşu vs.) kendi hayatında böyle şeylere hiç tanık olmadığını ifade ederek çürütmeye çalışıyor. İlginçtir ki bir yandan bilim ve metodolojiden dem vururken, bir yandan da 401 insanın deneyimlerini içeren çalışmayı, benim böyle bir deneyimin yok diyerek inkar etmeye çalışmak son zamanlarda sıkça başvurulan bir yöntem oldu.
İslamcı basının ağırlıklı olarak takındığı tutum araştırmanın bulgularına ‘katılmamak’ yönünde. Öte yandan aşkın liberaller diye tarif edilen cümle Taraf gazetesi yazarı ve aynı fikirleri yazan diğer gazetelere serpiştirilmiş yazarlar ise, dindar olan kesimin, olmayan üzerinde baskısı olduğunu kabul etmekle birlikte bunun vallahi de billahi de AKP ile ilgisinin olmadığı söylüyor. Onlara göre toplum, onların söylemeyi çok sevdiği şekliyle ‘öteki’lerden oluştuğu için, eğer işin ucu AKP’ye dokunmasa, bu araştırmayı benimseyip göklere çıkarırlardı. Liberaller bir yandan da, İslamcıların tepkisini çeken Açık Toplum Enstitüsü’nü, yani Soros’u korumaya gayret gösteriyorlar. Daha önce yapmış olduğu çalışmalarla AKP ve yakın çevresini memnun edici sonuçlar çıkarmış olan Binnaz Toprak, bir bakıma ‘kullanılmış’ olarak görülüyor da diyebiliriz. Bu yönüyle İslamcılar tarafından asıl mahkum edilen Soros olunca, Yıldıray Oğur’a yapmakta olduğu işi tekrarlamak düşmüş: “Bu Soros öyle bir adam ki önce Türkiye’yi BOP bağlamında ılımlı İslam’a götürmek için operasyonlar yaptı! … Açık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye müdürü Hakan Altınay da bir tip CIA İstasyon Şefi muamelesi görüyor böylece!!” Herkesin akılsız, bir kendisinin akıllı olduğunu zanneden bu genç ve kinayeci sivil, bu ‘zırvalara’ inanan birçok insan olduğunu söyleyerek hayıflanıyor.

Sorosçu solculuk
Sovyetlerin dağılmasının ardından zafer çığlıkları arasında bir koca bir kabusun geride bırakıldığı ve tarihin sonuna dek kapitalizmin yaşayan tek sistem olacağının vaaz edildiği 90’lı yılların başlarında, Rusya’daki özelleştirme planlarının ve yabancı yatırımların kontrolünü eline geçirmek amacıyla Rus eğitim sistemine müdahalesi ile ünlenen George Soros, ‘sosyalizmin artıkları’nın temizlendiği, yeni dünyaya uygun toplum modelleri yaratmak için birçok ülkede renkli devrimlerin finansörlüğünü yaptı. Açık Toplum Enstitüleri, Türkiye’de olduğu gibi birçok ülkede faaliyet yürütüyor. Kimlik siyasetinin sola nüfus ettirildiği, bu yolla toplumdaki devrimci dinamiklerin tanımlanamayan bir güce karşı verilen insan hakları mücadelelerine indirgendiği, emekçilerin emeklerini satarak yaşamaktan gelen ortak paydalarını, emeklerini sömürenlere karşı bir bütün olma potansiyellerini, çeşitli etnik, dinsel, kültürel farklılıklardan kaynaklanan sıkıntıları ön plana çıkararak sönümlendirilmeye çalışıldığı hegemonyanın yürütücüleri arasında başı çekenlerden birisi Soros. “Türkiye’de Farklı Olmak” araştırmasına bir de bu gözle baktığımızda, aslında proje raporunun önerdiği tedbirlerin manidarlığı ortaya çıkıyor. Çünkü sermayenin kimliğinin halka sirayet ettirilmesi sonucu ortaya çıkan toplumsal baskı karşısında, önlem olarak, sermayenin gücünün teminatı olan AKP’ye yapıcı eleştirilerden başka bir şey bulunmuyor raporda. Ne tezattır ki, araştırma bulgusu toplumun muhafazakarlaştığını gösteriyor, bunun nedenlerini AKP’ye bağlanıyor ve çözüm olarak AKP’nin daha ılımlı olması öneriliyor. Yani iktidar olduğu yerinde kalsın tabii ki diyor, ama aslında hiçbir siyasal karşılığı olmayan bir hoşgörü çağrısı yapılıyor.

Kimsenin endişelenmesine gerek yok, İslamcılar da, AKPsever Sorosçu liberaller de az sakinlesin. Hoşgörü telkini sizin korkacağınız türden bir şey değil, gören de isyan çağrısında bulunuluyor sanır. Soros istediği kadar kendini yırtsın, o mahalleler ayağa kalkacak bir gün, hop diyecek. O güne saklayın korkularınızı.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99