Devlet eliyle temizlik yalanı! Yerseniz...

 

Yarınlar

Ergenekon operasyonunun siyasi hedefleri arasında sola ve emekçi halka düşmanlık yapmış kişilerin bulunması, bizi operasyonun arkasına dizilmeye ikna edemez. AKP-Gülen koalisyonunun yargıdan orduya, eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten polise kadar tüm alanlarında tamamen egemen olduğu bir devlet hayalinin önü bu operasyon ile temizlenmek istenirken, alkışlamaktan eksik bulmaya kadar uzanan bir dizi hoş karşılama tutumu, nesnel olarak emekçilerin çıkarlarının karşısında konumlanıyor.

Operasyon devam ediyor. Ülkeyi AKP ve Gülen cemaatinin tam kontrolü altına sokmayı hedefleyen süreç, Ocak ayı başında yaşanan yeni gözaltı dalgası ile sürüyor. MGK Genel Sekreteri’nden, ülkedeki üniversite reformunun tasarlayıcısı eski YÖK başkanına, sosyalist aydın Yalçın Küçük’ten Emniyet’in Özel Harekat Dairesi başkanlığı yapmış Hail İbrahim Şahin’e kadar bir çok ismi içine alması nedeniyle, 10. dalganın tüm operasyondaki en büyük dalga olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikir. Her önemli gözaltı dalgası gibi, son gözaltılar da ülke çapında yaşanan tartışmalara yeni bir boyut kattı. Eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın temmuz ayındaki operasyonun ardından, AKP yanlısı medyada köşe tutmuş yazarlar tarafından örgütün bir numaralı ismi olarak ima edilmişti. Bu işaret ve imaların ardından gözaltına alınmasının önemi henüz tartışılmadan, bizzat  savcılık tarafından serbest bırakıldı. Diğer yandan Susurluk sürecinde yargılanıp hüküm giymiş olan özel harekatçı İbrahim Şahin, evinde bulunan kroki ve kazılarda bulunan silahlar, Ergenekon davasına açıkça tartışılmaya muhtaç bir soru işareti bırakıyor; Susurluk.

Ters istikametler
Ergenekon ile Susurluk arasında kurulmaya çalışılan zorlamak benzerliğin asıl hedefi solu Ergenekon vesilesiyle AKP’nin arkasına dizmek. Bu hedef doğrultusunda kısmi başarılar kazanıldığını da söylemek zorundayız. Ancak Susurluk’ta yaşanan süreç ile Ergenekon operasyonu arasında bazı ortak isimler dışında hiçbir benzerlik yoktur. Birincisi, Susurluk’ta karşılaştığımız devletin gizlemeye çalıştığı ilişkilerin tamamen tesadüf bir kaza sonucu açığa çıkmasıdır. Hatta kazanın hemen ardından devletin olayı örtbas etme girişimlerini hatırlamak gerekir. Ergenekon ise bizzat devlet eliyle planlanmış, başlatılmış ve hala da devlet eliyle yürütülen bir operasyondur. İkincisi, Susurluk’ta açığa çıkan gerçeklerin gizlenemeyeceğinin anlaşılmasının hemen ardından, yani ilk şokun atlatılmasıyla birlikte devlet o süreçte işlenen suçları ve suçluları sahiplenmeyi tercih etmiştir. Devlet içinde yüzeydekiler her zaman derindekilerin kıymetini bilirler. Dönemin Başbakan’ı Tansu Çiller’in “Bu devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” demesi boşuna değildir. Ergenekon operasyonunda ise Başbakan Erdoğan, kendisini davanın savcısı olarak gördüğünü açıkça beyan etmiştir. Diğer bir deyişle, Susurluk’ta ortaya çıkanların üzerine gitmek o dönem için devlet ile karşı karşıya gelmeyi gerektirirken, şimdi Ergenekon kazanının altına odun döşemek devlet katında bir hizmet olarak algılanabilir. Susurluk sürecinde hiçbir etkisi bulunmadığı için kurulmasına göz yumulan meclis araştırma komisyonuna ifade vermek için Veli Küçük’e yapılan çağrı, bizzat Başbakanlık eliyle durdurulmuş, devlet Paşa’nın kara kutusunun zorlanmasına bile tahammülü olmadığını göstermiştir. Ergenekon’da ise bırakalım Veli Küçük’ü yakın geçmişin kuvvet komutanları halen cezaevinde bulunuyor.

Susurluk süreci ile Ergenekon operasyonu arasında, olayların açığa çıkması, derinleştirilmesi ve yürütücüleri bakımından hiçbir benzerlik olmadığı gibi, açık bir karşıtlık kolayca görülebilir. Ergenekon kapsamında devlet, kazma kürek iş başındayken Susurluk için süreci derinleştirecek bir yürütücünün bile bulunmamış olması boşuna değildir. Susurluk’ta örtbas eden devlet Ergenekon’da kazı işlerine gömülüyorsa, burada herkes için önemli bir soru belirmektedir. Ya devlet imana gelmiş ve devletliğinden vazgeçmiş, dolayısıyla önceki suçlarını cezalandırarak günah çıkartmak istemektedir. Ya da Susurluk başka, Ergenekon ise bambaşka süreçlerdir ve devlet aralarından işine gelene işine geldiği gibi muamele etmektedir. Bu iki seçenekten bir tanesini işaretlemeden söylenecek her söz dönüp dolaşıp birinci seçeneğe varmaya mahkumdur.

ABD eliyle AKP-Gülen hakimiyeti
Ergenekon’un bir temizlik operasyonu olduğu yalanına inanmayacaksak, bunun siyasi bir hesaplaşma olduğunu kabul etmek gerekir. Eğer Ergenekon bir siyasi hesaplaşmanın aracı olarak gündemde duruyorsa, operasyonun başarıya ulaşması durumundaki olası sonuçlar incelenmelidir. Burada çıkacak sonuçların emekçi halk açısından ne ifade edeceğini belirlemek ve tutumu buna göre ilan etmek temel yöntem olmalıdır.

Ergenekon operasyonun temel amacı, 6 yıldır hükümet olan AKP’nin devletin tüm kademeleri üzerinde açık bir hakimiyet kurmasıdır. Refah-Yol döneminden de deneyimler çıkaran ve kendi iktidarı süresince devlet içinde ulusalcıların önderlik ettiği etkili bir muhalefetle baş etmeyi öğrenen AKP açısından sorun, artık işlemin tamamlanmasıdır. Hatırlanacak olursa, devlet içinde AKP ve ulusalcıların temsil ettiği iki klik arasındaki mücadele, 27 Nisan 2007 tarihinde yayınlanan e-muhtıra ile doruğa çıkmıştı. Aynı dönemde geniş katılımlarla gerçekleşen cumhuriyet mitingleri de iktidarın el değiştirmesine yönelik koşulları hazırlamıştı. Gelgelelim o dönem kabaran ulusalcı dalganın, tamamen ordunun kontrolünde bir iktidar yaratması olasılığı emekçiler açısından nasıl ciddi bir yıkımla sonuçlanacaktıysa şimdi de AKP’nin tam egemenliği farklı bir sonuç doğurmayacaktır. Nitekim 2007 baharında yükselen ulusalcı muhalefet, temmuz seçimlerinde aldığı ağır yenilginin ardından Cumhurbaşkanlığı vs. gibi hiçbir talebine ulaşamazken, ikinci AKP döneminde de karşılık veremeyeceği bir saldırı dalgasına maruz kalacaktı. ABD izniyle girişilen Kuzey Irak operasyonu ile ordunun elini kolunu bağlamak eleştirisinden de kurtulan AKP, operasyonun başlarından ABD’den gelen çekilin talimatıyla ortada kalan TSK’nın zedelenmiş itibarını da sıfırlayarak önemli bir başarı kazandı.  Devlet içindeki rakiplerin etkisiz hale getirilmesi derken anlatmaya çalıştığımız hamlelere bir örnek budur. Bunun ardından geçen bir yıl içinde, 27 Nisan’da derme çatma nedenlerle muhtıra vermiş TSK’nın türbanın üniversitelere sokulması gibi gerçek bir tartışmada sessiz kalması ya da YAŞ kararlarında irticai faaliyetler nedeniyle yıllar sonra ilk kez kimsenin uzaklaştırılmaması gibi örnekler TSK’nın ‘yola’ geldiğinin göstergeleridir. Bu süreçle eş zamanlı olarak, TSK içinde laiklik ve Avrasyacılık gibi vurgularıyla bilinen komutanların tutuklanması da ‘yola’ getirme çalışmalarından bağımsız düşünülemez. Yine Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek yargı organlarının da AKP egemenliği önünde bir engel oluşturduğu açıktır. Ergenekon kapsamında yargı mensuplarına yönelik gözaltılar da bu kurumlarda şu anda görev yapanlar için bir gözdağından başka anlam taşımıyor.

Gerek yargı gerekse ordu halkı ezen AKP ya da başka bir gerici iktidarın devrilmesi görevini, yine halkı ezecek başka özneler yaratmak dışında bir yolla gerçekleştiremez. Buradaki çatışmanın emekçiler açısından ilk anlamı kimin tarafından ezileceklerinin belirlenmesidir. Ancak buradan hakim sınıflar arasındaki çatışmaların emekçileri ilgilendirmeyen bir alan olduğu sonucuna varılamaz. Aksine hakim sınıf kliklerinden birinin diğerini tamamen tasfiyesi ve devlet üzerinde tam bir hakimiyet kurması emekçiler açısından iki kat yıkımla sonuçlanacak bir sürecin önünü açacaktır. İstanbul’da 2007 ve 2008 1 Mayıslarında yaşanlar, hükümet, vali, emniyet arasındaki tam bir işbirliğinin nasıl sonuçlar doğurabileceğine ilişkin sadece bir örnekitr.

Ergenekon operasyonunun siyasi hedefleri arasında sola ve emekçi halka düşmanlık yapmış kişilerin bulunması, bizi operasyonun arkasına dizilmeye ikna edemez. AKP-Gülen koalisyonunun yargıdan orduya, eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten polise kadar tüm alanlarında tamamen egemen olduğu bir devlet hayalinin önü bu operasyon ile temizlenmek istenirken, alkışlamaktan eksik bulmaya kadar uzanan bir dizi hoş karşılama tutumu, nesnel olarak emekçilerin çıkarlarının karşısında konumlanıyor. Bu operasyon sadece ülke içinde bir siyasi çekişme olmanın dışında, emperyalizmin ülkemiz için biçtiği rolü, neo-liberal dönüşüm politikalarının etkili bir biçimde uygulanmasını da içeriyor. AKP hükümeti döneminde eğitim ve sağlık başta olmak üzere özelleştirmeler konusunda alınan yol, emperyalist merkezlerin gözünden kaçmıyor.

Yöntem: Harmanlayarak kafa bulandırma
Peki Ergenekon bir devlet operasyonuysa ve devletin hakim kanadının egemenliğini pekiştirmeye dönükse, bu durum tutuklanan ya da göz altına alınan insanlarının tümünün masum olduğu ya da savunulması gerektiğini anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve İbrahim Şahin başta olmak üzere sanıkların birçoğunun ellerindeki kan hiç kurumamıştır.  Bunlar ‘derin’ tabir edilen devlet işleriyle görevli, görevlerinde başarılı ve bu nedenle de cezalandırılması gereken kişilerdir. Yine ordu içindeki sanıkların halk üzerinden emperyalizmin egemenliğinin bir aracı oldukları da tartışmalı bir konu değildir. Ancak Ergenekon operasyonun hedefleri ile bu kişilerin evlerinin aranması, sorgulanması ya da tutuklanması arasındaki bağlar oldukça zayıftır. Yani Ergenekon operasyonu, içeri atılan halk düşmanlarının varlığı ile değerlendirmek ve operasyonu yürütücülerinin politik hedeflerinden bağımsızlaştırmak tamamen apolitik bir tutumdur.  AKP ve Gülen Cemaatinin devlete tam hakimiyetini amaçlayan operasyon, bu yolda, yine egemen sınıflar içinde bulunan siyasi rakiplerini harcarken, kamuoyu desteği ve meşruiyet kaygısı nedeniyle her gözaltı dalgasının içine özenle bir kontrgerilla artığı yerleştirmeyi unutmuyor. Eğer AKP’liyseniz ve o siyasi projeye inanmışsanız, zaten sorun yok. Fakat kendisini AKP yandaşı olarak görmeyenler, hatta ona karşı mücadele iddiasında olanlar için aralara serpiştirilmiş birkaç kişi pekala operasyona sempatiyle bakılmasına neden olabiliyor. Bu oltaya gelerek, Veli Küçük ya da İbrahim Şahin üzerinden Ergenekon operasyonun arkasına dizilenlerin, örneğin Yalçın Küçük’ün Danıştay baskını ya da Cumhuriyet bombalaması gibi iddia edilen suçlarla ne ilgisinin olduğunu da anlatabilmesi gerekir. Devletin derin işlerini yapanların mevcut siyasi iktidar ve yönelim ile uyumlu olmaları gereği de hangi artıkların operasyon kapsamında alınacağını belirleyen diğer bir faktör. Emniyet içinde ülkücü faşistlerin bile siyasi kimliklerini gizlemek zorunda kalmaya başladıkları bir Gülen hakimiyeti altında, üzeri çizilen bir grubun varlığı devletin topyekun derin işlerden el çektiğini anlamına gelmiyor. Aksine derinlerde yapılan bu ayıklamalarla emekçi halkın ve onun çıkarları için mücadele edenlerin daha kolay ve etkili bir şekilde ezilmesinin önü açılıyor.

Geldiğimiz noktada Ergenekon, ABD emperyalizmi ve onun ülkemizdeki sadık işbirlikçileri olan AKP ve Gülen cemaatinin siyasi geleceğinin yollarını temizlemek, devlet kurumlarında bu oluşuma muhalif tüm unsurları etkisi hale getirmek için polis teşkilatını kullanarak girişilen bir devlet operasyonudur. Operasyonun sonucunda devletin derinliklerine özgü işleyiş aynen devam edeceği gibi, değişen tek şey özneler olacaktır. İbrahim şahin ya da Veli Küçük gidecek, şimdi adını bilmediğimiz ama elbet öğreneceğimiz yeni operasyonel şahsiyetler onların yerini alacaktır.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99