Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Yeniden sömürgeleştirme saldırısının anatomisi

 

Hakan Gülseven

ABD’nin Latin Amerika’daki başlıca çelişkilerini de izah ediyor. Zengin doğalgaz ve petrol rezervlerine sahip olan Venezüella ve Bolivya, ABD’nin doğrudan hedefi haline tam da bu kaynaklar yüzünden geldi. ABD, bugüne dek hep arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’nın enerji kaynaklarını dilediğince yağmalıyordu; fakat bu yağma sonucunda, ülkelerindeki doğal zenginliklere rağmen her geçen gün daha da artan bir sefalet içinde yaşamak zorunda kalan kitleler ayaklanmaya başladı.

direni4Geçen sayıda, emperyalist egemenliğin küresel ölçekte yeni bir sömürgeleştirme saldırısı yürüttüğünden söz etmiştik. Hiç kuşku yok ki, sömürgeleştirmenin farklı boyutları var. Küresel bir ‘hileli kumarhane ekonomisi’ haline dönüşmüş olan mali piyasalar üzerinden sürdürülen yağmaya, borçlandırma ve serbest ticaret anlaşmaları yoluyla sömürüye, başta enerji kaynakları olmak üzere, ciddi bir doğal kaynak yağması eşlik ediyor. ABD’nin liderliği altında sürdürülen emperyalist yağmaya koşulsuz boyun eğmeyen her rejim, emperyalizmin hedefi haline geliyor. Bu konuda örnekler üzerinden ilerlemek faydalı olacaktır…

ABD, dünya doğalgaz tüketiminin yaklaşık dörtte birini tek başına gerçekleştiriyor. Kendi rezervleri ise oldukça yetersiz. Dolayısıyla en önemli sıvı doğalgaz ithalatçısı konumunda. Bu durum, ABD’nin Latin Amerika’daki başlıca çelişkilerini de izah ediyor. Zengin doğalgaz ve petrol rezervlerine sahip olan Venezüella ve Bolivya, ABD’nin doğrudan hedefi haline tam da bu kaynaklar yüzünden geldi. ABD, bugüne dek hep arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’nın enerji kaynaklarını dilediğince yağmalıyordu; fakat bu yağma sonucunda, ülkelerindeki doğal zenginliklere rağmen her geçen gün daha da artan bir sefalet içinde yaşamak zorunda kalan kitleler ayaklanmaya başladı.

Gaz çıkaran emperyalizm
Örneğin, Latin Amerika’nın en zengin kaynaklarına sahip ve fakat en yoksul ülkelerinden biri olan Bolivya’da, işçiler ve yoksul yerli halk, ülkenin 26 emperyalist şirket arasında paylaştırılmış bulunan doğalgazını kamulaştırma talebiyle harekete geçtiğinde, Bolivya’daki yerleşik düzen çatırdadı. Devlet Başkanı Evo Morales’i iktidara getiren de bu dalgaydı. Ancak Evo Morales, doğalgazın kamulaştırılmasına dönük taleplerin ancak bir kısmını yaşama geçirebildi. Ne var ki, sular durulmadı; ABD’nin bu kadarına bile tahammülü yoktu ve ülkedeki burjuvazinin de tam biat ederek siyasi temsilciliğine soyunduğu ülkeyi bölme planlarını devreye soktu. Bugün Bolivya’da bizzat patronlar ve Amerikalı büyük ortakları tarafından faşist çeteler örgütleniyor, işçi ve yerli hareketlerine karşı saldırılar düzenleniyor; doğalgazı kamulaştırma eğilimini geriletmeyi, aksi halde ülkenin bölünmesini hedefleyen planlar uygulamaya konuyor.

Venezüella’da da benzer bir durum yaşandı, yaşanıyor. Ülke kaynaklarını, en azından bir bölümüyle denetleme çabasındaki Chavez iktidarı, ABD’nin doğrudan hedefi haline geldi. Chavez’e karşı darbe örgütlendi ve hâlâ ülkedeki siyasi egemenliği emperyalizmin kuklaları olmaya hazır kuvvetlere devretmek için çabalar sürüyor…

Burada herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için çok önemli bir gerçekliği vurgulamak gerekir: Venezüella ve Bolivya’da işçi sınıfı iktidarları söz konusu değildir. Ekonomileri kapitalist ekonomidir ve en önemlisi, enerji kaynaklarının üretim ve satış hakları emperyalist şirketlerin elinden alınarak tamamen kamulaştırılmış değildir; bu haklara ancak sınırlamalar getirilebilmiş, ülkelerin çok komik düzeydeki paylarında iyileştirmeler yapılabilmiştir. Ancak emperyalizm, her iki ülkenin de kendi kaynakları üzerindeki bu sınırlı egemenlik girişimlerine bile tahammül edememektedir. Dolayısıyla, ülkelerinin kaynakları üzerinde hak talep eden iktidarları yıkmak için her türlü yöntemi kullanmaktadır…

Ortadoğu: Av sahası
Şimdi gelelim kritik noktaya… 2008 rakamlarına göre Ortadoğu’da yıllık doğalgaz üretimi, Bolivya ve Venezüella da dahil olmak üzere tüm Latin Amerika’nın yaklaşık 10 katıdır! Avrasya’da üretilen doğalgaz da yine Latin Amerika’nın toplam üretiminin sekiz katına yakındır. Ortadoğu ve Avrasya’nın toplam doğalgaz üretimi, dünya üretiminin neredeyse dörtte üçünü oluşturmaktadır.

Mevzu petrol olunca, Ortadoğu’nun rolü daha da belirginleşiyor: Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 65’i Ortadoğu’da bulunuyor… Dünya petrol rezervinin yüzde 10’dan fazlasını, hem de en kaliteli petrolü sınırlarında bulunduran Irak’ın emperyalistler tarafından işgal edilmesini ve kurulan sömürge idaresini daha iyi izah edecek bir gerekçe olabilir mi? Irak petrolü Saddam döneminde bir kamu şirketi tarafından çıkarılıp satılırken, bugün bu yataklar Shell, BP, Exxon gibi emperyalist şirketlere peşkeş çekiliyor.

Sömürgeleştirme ve enerji kaynaklarını yağmalama planı, emperyalizmle İran arasındaki gerilimi de izah ediyor. Ahmedinecad rejimi, tıpkı Venezüella ve Bolivya’daki iktidarlar gibi, ülkenin kendi kaynakları –petrol ve doğalgaz- üzerindeki egemenlik hakkını savunduğu için, emperyalist namlunun ucunda bir hedef tahtası olarak duruyor. Yine dikkat! Söz konusu ülkede gerici bir burjuva rejimi hüküm sürüyor; kapitalizmi falan reddetmiyor, hatta varlığını kapitalizme borçlu. Ne var ki, petrol rezervleri bakımından Suudi Arabistan’dan, doğalgaz rezervleri bakımından da Rusya’dan sonra dünya ikincisi olan İran, bu kaynaklarını emperyalist şirketlerin denetimine vermeye yanaşmıyor. Dahası, petrol satışını Avro ve Japon Yeni üzerinden gerçekleştiriyor! İşte ABD’nin İran’ı ‘terörist ülke’ olarak tanımlaması ve namlunun ucuna yerleştirmesi için mükemmel gerekçeler!..

Tam saha pres!
Bugün Rusya’nın, eski Sovyetler Birliği nüfuz alanlarındaki etkisini kırma yönündeki emperyalist çabayı da aynı çerçevede anlayabiliriz; sürekli ve devasa bir sömürü ile beslenmek zorunda olan ve elbette Avrasya’daki zengin doğal kaynaklara da gözünü diken emperyalist ekonominin ihtiyaçları, Rusya’yı tam olarak teslim almayı gerektiriyor. Doğu Avrupa ve eski Yugoslavya’dan başlayarak Kafkasya’ya yayılan ‘etki kırma’ ve kuşatma harekatı Gürcistan sınırında ‘mini’ bir savaşla neticelenince, bu yeni çatışma sahası gözümüzün önünde daha sarih bir biçimde belirmiş oldu…

Buraya kadar sıraladıklarımız, emperyalizmin dünyayı sömürgeleştirme sürecindeki başlıca direnç noktalarıydı. Elbette bunlara, kaynakları bakımından daha tali fakat siyasi ve askeri bakımdan son derece önemli Küba, Filistin, Lübnan, Somali, Afganistan, Haiti gibi diğer direnç noktalarını da eklemek mümkündür. Bunlar, ABD Başkanı George W. Bush’un ikinci başkanlık dönemini başlatan yemin töreni konuşmasında sözünü ettiği ve mevcut rejimleri devirerek yerlerine yenilerini getireceklerini belirttiği 60 küsur ülke içinde en çok öne çıkanlarıdır.

Bu ‘60 küsur ülke’ ve dünyanın geri kalanı açısından bakıldığında, emperyalizmin temel hareket noktaları, değerli madenlere el koyma, tarımı kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirme, dış borç ödemelerini garanti altına alma, ülkeleri mali piyasalar aracılığıyla uluslararası hileli kumar –borsa- sistemine ekleme, askeri egemenlik gibi farklı ihtiyaçlardır.

Kamış deyip geçmeyin!
Örneğin, tüm bir Latin Amerika tarımı emperyalist ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirildi. Emperyalist ülkeler kıtayı bir ‘soya deposu’ olarak görüyor. İhracata dönük soya üretimi de tarımsal çeşitliliği ortadan kaldırıyor. İkincisi, tüm Latin Amerika, yakıt olarak kullanılacak etanol üretimi için geniş alanlarda şeker kamışı üretimine zorlanıyor. Büyük sermaye yatırımları bu alana yöneliyor ve tarımsal çeşitlilik tahrip olurken, küçük köylülüğün rekabet koşulları da ortadan kalkıyor, hayatta kalmak için topraklar satılıyor, büyük toprak sahipliğine dönük bir eğilim güçleniyor.

Öte yandan, tüm dünyada genetiğiyle oynanmış tohum ve toprağın aşırı işlenmesine cevap verecek kimyasal gübre kullanımı yayılıyor. Bu durum, çevresel felaketlere zemin hazırlarken, tarımı emperyalist tohum ve gübre şirketlerine tam anlamıyla bağımlı hale getiriyor. Neredeyse bütün emperyalizme bağımlı ülkelerde tarımsal destekleme ortadan kalktığı için, küçük ve orta ölçekli çiftçilik yok oluyor, toprak endüstriyel tarımın eline geçmeye başlıyor…

Pavyona düşmüş gibi!
Dış borçlar konusunda durum en az diğer sahalardaki kadar vahim. Tahmini verilere göre, 1986 ile 2006 arasında ‘azgelişmiş’ –bunu emperyalizme bağımlı, sömürgeleşmekte olan, vb. diye de okuyabilirsiniz- ülkelerin ödediği borç, toplam 5.1 trilyon dolar; bu rakamın yıllık ortalaması ise 256 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Oysa borçlar giderek daha da artıyor, koskoca ülkeler kısa, orta ve uzun vadeli borç peşinde koşan farelere dönüşüyor. Bu mali kaosun orta yerinde ise, ülkelerin mali kaynakları üzerindeki egemenliklerini uluslararası finans kuruluşlarına devretmesi gerçeği duruyor:

“Borç, ülkelerin egemenliklerini yitirmelerinde nitel bir etkendir; daha açıkçası, sömürge egemenliğinin aracıdır. Kıtadaki herhangi bir ülkede tüm ekonomik ve sosyal önlemler, yatırımlar, vb, borç ödemelerine tabidir. Bu borç ödemeleri için alınan krediler, IMF ve Dünya Bankası tarafından yapılan planlarla verilmektedir; ‘niyet mektupları’ borçlu için bir zorunluluktur ve IMF raporunu bunlara göre hazırlamaktadır. Hükümetler programlarını, önce borçları ödeyecek, sonra kalanı kullanacak şekilde yapmaktadır. Arjantin’deki son durum ve Cavallo iktidarı ile Meclis’in uzlaştığı plan bunun güzel bir kanıtıdır. Emperyalizm yapılacakları emretmekte, hükümetler de birinci görevleri vergi toplayıp ‘Merkez’e göndermekmişçesine sömürge yönetimleri gibi davranmaktadırlar.” (1)

Alıntıda adı geçen Domingo Cavallo, hırsızlıkları ve yolsuzlukları sebebiyle bugün Arjantin’e girememektedir, orası ayrı konu!.. Dünyanın pek çok ülkesinde buna benzer utanç verici durumlar yaşandı, yaşanıyor. Evet, tek tek ülkelerdeki göstermelik burjuva kurumları bile ‘by-pass’ edildi, ‘stand-by’ları devreye sokmak üzere bu kurumların başına Cavallo gibi, Kemal Derviş gibi emperyalizmin memurları getirildi, getiriliyor. Ülkelerin mali kaynakları ABD’deki ofis katlarında alınan kararlara göre yönlendiriliyor. Son küresel krizin bu eğilimi daha fazla derinleştireceğini söylemek için kahin olmaya lüzum yok. ‘Senet’le ‘pavyon’a daha fazla borçlandırılmış ve böylelikle kaynakları daha fazla emperyalist denetim altına girmiş ülke sayısında artış olacağı açık…

Japon teyzeler ve Soros
Sömürgeleştirmenin bir başka mecrasını serbest ticaret anlaşmaları oluşturuyor. Bu anlaşmaların sadece adı ‘serbest’ tabii. Yoksa, ‘serbest’ ticaret anlaşması yapan, ‘gümrük birliği’ oluşturan ülkelerin, sıra emperyalist ülkelere mal satmaya gelince, pek çok tarımsal üründe ya da tekstilde kotalara toslaması gayet mümkündür. Burada işleyiş kaidesi, emperyalist şirketlerin çıkarları yönündedir. Mesela Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasında ‘Gümrük Birliği’ nedeniyle yitirdiği para miktarı 100 milyar doları çoktan aşmıştır!..

Sömürgeciliğin bir diğer mecrası da mali piyasalar üzerinden ilerleyen yağmadır. Asla zarar etmeyen, tersine hiçbir üretim yapmadan para üzerinden para kazanan, çünkü piyasaları yönlendiren devasa fonları bir kenara bırakın, emperyalist ülkelerdeki nineler bile ‘gelişmekte olan piyasalar’ tabir edilen emperyalizme bağımlı ülkeleri rahatlıkla söğüşleyebilmektedir. Bunun için geçtiğimiz yılbaşında İngiltere’de yayımlanan The Times gazetesine haber olan Japon kadınların ‘carry trade’ (bir para birimini ucuza alıp, daha çok getiri sağlayacak para birimlerinde değerlendirme işlemi) yapıp Türk Lirası’na yönelmesi haberine bakmak bile yeterli. İstikrarlı Japon Yeni üzerinden yüzde 0.5 faizle kredi alıp, yüzde 17.5 faiz veren Türk Lirası’na yatırarak bir servet yapan Japon ev hanımlarından söz ediyordu bu haber. Bir de piyasaları manipüle eden devasa fonları düşünün!..

Soros Eylül 1992’de 10 milyar dolar değerinde sterlin satarak, sterlinin devalüasyonundan bir gecede tam 1 milyar dolar elde etti. 1992’de bu operasyon, Soros’un her İngiliz vatandaşının cebindeki 12.5 sterlini alması şeklinde yorumlanmıştı. Buna ilişkin Soros’un yorumu ise, “Ben kendimi ahlaki meselelerle sıkmam.” oluyordu.

Soros 1997 krizinde Malezya para birimine saldırarak büyük bir kâr elde etti. Aynı yıl, Tayland ekonomisini çökertti. Taylandlılar ona ‘Drakula’ diyordu, Çinliler ise ‘timsah’. O ise şimdilerde kendini ‘açık toplum’a vakfetmiş bir ‘demokrasi havarisi’ olarak tanıtmayı çok seviyor!.. Giderek birer sömürge haline gelen ülkelerdeki sözde ‘demokrat’ları satın alıp maaşa bağlamasıyla, kendine benzer kan emicilerden ayırt edildiği söylenebilir. O kadar!..

Umumi manzara
Bugün gelinen aşamada, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın açıkladığı resmi rakama göre 1.2 milyar insan günde 1 doların altında parayla geçiniyor, 850 milyon insan ise açlık çekiyor. Öte yandan, dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’i dünyadaki servetin yüzde 40’ına sahip. (2) Elbette bu rakamlar, Birleşmiş Milletler gibi emperyalist bir kuruluşun ‘insani yüzü’ olsun niyetine faaliyet yürüten ve yakından tanıdığımız Kemal Derviş tarafından yönetilen biriminden. Gerçeklik ise, ‘kayıt dışı’ dikkate alındığında, hem servet tarafında, hem de sefalet tarafında çok daha vahim.

Emperyalizmin sömürgeleştirme saldırısına en bariz örnek de bu umumi manzara üzerinden verilebilir. Dünyanın pek çok bölgesinde, başta Çin olmak üzere pek çok ülkede artık köle emeği kullanılmaktadır. Yaratılan ucuz emek cennetleri, tüm dünya işçi sınıfını daha kötü koşullarda çalışmaya zorlamaktadır.

Bugün dünyanın tamamına, hatta emperyalist ülkelerin kendi içine yayılmış korkunç bir sefalet var. Sefalete çürüme eşlik ediyor. İnsani değerler ve doğa yıkım üstüne yıkım yaşıyor. İnsanlık ve hatta gezegendeki yaşam uçurumun kıyısına doğru son sürat sürükleniyor…
Peki, buradan çıkış yolu hangi güzergahtan ilerlenerek bulunur? Temel soru budur, gerisi ise teferruattır ama teferruatlar çok önemlidir…

Hiç kuşku yok ki, dünya halklarını hedef tahtasına koyan emperyalizm bizzat dünya halkları tarafından hedef tahtasına yerleştirilmelidir. Yani emperyalizme karşı mücadeleyi eksenine yerleştirmeyen bir devrimci siyasetten söz edilemez.  Ancak bu noktada bazı başka kritik sorular gündeme gelmektedir.

Yerli burjuvazi buharlaştı mı?
Öncelikle hangi zemini tartıştığımızı bilmek zorundayız. Bu yazıda ortaya konan iddia şudur: Dünyadaki pek çok örnek gibi Türkiye büyük burjuvazisi de, ‘küreselleşme’ denen süreçte, emperyalist sermayeye eklemlenmiş, başka deyişle ‘entegre olmuş’, çıkarları salt Türkiye pazarına bağlı olmaktan çıkmış ama daha önemlisi, ‘likide dönmüş’, üretimdeki payını küçültmüş, geçmişe oranla ülkenin kaderini belirleme konusunda mutlak olarak önemsizleşmiştir. Emperyalist sermaye ise, özellikle AKP iktidarı altında muazzam bir sıçrama kaydetmiştir. Büyük burjuvazinin dışında kalan burjuva kesimler ise, ya emperyalist sermayenin yan sanayisini oluşturan taşeronlar, ya da büyük kısmıyla çıkarları sömürgeleşme hattının devamından yana olan hırsızlar, vurguncular, ihaleciler tayfasıdır; yani varlıklarını emperyalist yağmaya borçlu olan yancılardır. Bunun dışında kalan burjuva kesimler hızla tasfiye olmaktadır.

Verilere bakalım: Türkiye’de 2007 yılı içinde gerçekleşen toplam 182 adet birleşme ve satın alma işleminin 135’inin toplam işlem değeri 25.5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Değeri açıklanmamış işlemlerle birlikte 2007’de Türkiye’deki ‘şirket evlilikleri’nin 26,7 milyar dolar seviyesinde gerçekleştiği tahmin ediliyor. İşlem hacminin yüzde 34’ünün yerli yatırımcılar tarafından gerçekleştirildiği, bu işlemlerin açıklanan değerinin 8.6 milyar dolar olduğunu belirtmek gerekir. Bu önemlidir çünkü 2006’da yerli yatırımcıların payı sadece yüzde 9’dur. 2006 yılında toplam 18,3 milyar dolara ulaşan 154 adet birleşme ve satın alma işlemi gerçekleşti; birleşme ve satın alma işlemlerinin 30,3 milyar dolar ile rekor seviyeye ulaştığı 2005 yılında da yabancı şirketlerin payı yüzde 57 idi… 2008’i değerlendirmek için ise önümüzde birkaç ay var… (3)

Özetle, ‘küreselleşme’ denen süreç içinde Türkiye’nin başta finans olmak üzere hemen bütün sektörlerinde ‘yabancı’ şirketlerin ağırlığı hissedilmeye başladı. Elbette Türkiyeli burjuvaların da diğer ülkelerde başta inşaat olmak üzere, süpermarket, yiyecek-içecek, tekstil gibi sektörlerde yatırımları oldu; fakat bu yatırımlar, Türkiye burjuvazisinin eklemlendiği devasa küresel sermaye ile karşılaştırıldığında devede kulak bile olamıyor. Olsa olsa, Türkiye’nin bir ‘bölgesel istasyon’ olma niteliğine, büyük ortakların Türkiye’ye biçtiği role işaret ediyor…

Sömürge burjuvazisi
O halde, çıkarları küresel emperyalist sermaye ile birleşmiş, büzüşmüş, Türkiye’yi ‘herhangi bir pazar’ olarak görmeye başlayan, Türkiye’de üretim yapsa da emperyalist ortaklarıyla birlikte ihracat gerçekleştireceği diğer pazarları kollayan, ‘milletsizleşmiş’ bir büyük burjuvaziden söz ediyoruz. Karşılığında, Türkiye pazarını sermayesiyle ezen, sifonlayabileceği kadar kârı sifonlamayı hedefleyen, ülkeye hükmetmeye başlayan uluslararası bir mali ve sınai sermayenin giderek artan ağırlığına tanık oluyoruz…

‘Sol’ içinde, “Kimin tarafından sömürüldüğün önemli değil, ha devlet sektörü, ha yerli patron, ha Coni! Sömürü var ya, sen ona bak.” diye, hiç de ‘sol’ olmayan yaygın bir tepki var. Bu tepki gayrimeşrudur. Kamu sektörüne ait olan ve özelleştirilen, ‘şirket evliliği’ adı altında emperyalist sermayeye peşkeş çekilen her finans ya da sanayi kuruluşu –Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, bir özelleştirme şartnamesi için, “Parayı bastıran kızımızı görür.” demişti de bu ‘evlilik’ işi tam ete kemiğe bürünmüştü- özelleştirilen ve emperyalist sermayenin eline geçen her liman, havalimanı, vs. bu ülkenin insanlarına daha fazla acı, yoksulluk ve sefalet olarak geri dönüyor.

Emin olun, tüm dünyada çok benzer süreçler yaşanıyor. Emperyalizmle çelişkiler yaşayan her rejim ‘kaynakları biraz olsun koruma’ mücadelesi verirken, çoğu entegrasyonu kabullenmiş, emperyalist egemenliğe kulluk ediyor.

Kaderini uluslararası sermayeyle birleştirmiş Türkiye burjuvazisinin de istisna olmadığını görmek gerekir; Türkiye burjuvazisinin yaşanan acı ve yoksulluğa, sefalete karşı direnç geliştirmesi mümkün değildir. Özellikle uluslararası kapitalizmin yeni ve devasa bir kriz içine girdiği şu son evrede, kapitalizm içi bir çözüm şansı yoktur. Görev işçi sınıfının omuzlarındadır.

Oysa işçi sınıfı, ölümcül düşmanı olan sermayenin aksine, yerel sınırlara hapsolmuş, dağınık ve örgütsüzdür. Görev tanımını iyi yapmak, işçi sınıfını sermayeden daha ‘enternasyonal’ kılmak elzemdir. Bunun için yeni ve başka kritik sorularla uğraşmak zorundayız:
Emperyalizme karşı ulus devletleri mi savunacağız? ‘Ulusalcılık’ mı yapmamız icap ediyor? Kaynaklarını emperyalizme teslim etmeyi reddeden burjuva rejimleri hangi ‘motivasyon’la hareket ediyor, dahası onlara ilişkin tavrımız ne olmalı? Anti-emperyalizm nedir? Türkiye’de ve Ortadoğu’da anti-emperyalist eylemin muhtevası ne olmalıdır? Emperyalizme karşı açıktan açığa bir tavır almayan, hatta emperyalizmden medet uman ‘ulusal kurtuluş mücadeleleri’ veya ulusal hareketler güncel siyasette nereye oturuyor? İşçi sınıfının enternasyonal birliği ve eylemi nasıl örgütlenecek? Hele hele Ortadoğu’da…

Soruları cevaplamaya çalışacağız…

Notlar:
(1) Ya Devrim Ya Sömürge, 2001, Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal dokümanı.
(2) Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Yıllık Raporu, 2008.
(3) Ernst & Young Birleşme ve Satın Alma İşlemleri 2007 Raporu{jcomments on}