Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Yalnız “tek adam”: Mustafa

 

Bilge Can Yıldız

Dolu gözlerle izlenecek, sık sık coşkulanılacak ve finalle doruğa ulaşacak bir öyküydü beklenilen. Öte yandan resmi tarihin anlattığından farklı bir Kurtuluş Savaşı döneminin ve Atatürk’ün anlatılacağı belirtilmişti. Bir bakıma ‘bildiğimiz’ Atatürk anlatılmayacaktı da Mustafa anlatılacaktı.

beni_hatirlayiniz“Yüzüklerin Efendisi” serisini, henüz sinema filmleri çekilmemişken okuyanlar öykünün kahramanlarını ve romanın geçtiği mekanları ister istemez gözünün önünde canlandırmaya çalışmıştır. Özellikle Bilim-kurgu romanlarda bunu yapmaya çalışmak daha keyifli olur, hiç görmediğimiz/göremeyeceğimiz nesneleri ya da mekanları hayal etmek örneğin deniz manzarasında sohbet eden iki insanı hayal etmekten çok daha eğlencelidir. Üçlemenin filmleri çekildi sonra. Okurken insanın gözünde canlanan ile serinin yönetmeninin gözünde canlananı kıyaslamak açısından heyecan verici bir fırsattı filmi izlemek. Filmdeki birçok sahne, okurken hayal edildiği şekline benzerken bazıları da kuşkusuz hiç hayal edilmemişti. Bu karşılaştırmaları yapmaktı işte keyifli olan.

Can Dündar’ın senaryosunu yazıp yönettiği Mustafa belgeselini izlemeden önceki beklentiler de buna benzerdi belki de. Özellikle fragmanında da yer verilen ‘karga kovalama’ sahnesi, yıllardır bize okullarda okutulan ve okurken anlatılanı hayal etmeye çalıştığımız Mustafa Kemal’in öyküsünü bir resim olarak görme fırsatı verecekti. Elbette bu ilk görsel doküman olmayacaktı Mustafa Kemal hakkında; daha önce yine Can Dündar’ın çekmiş olduğu Fikriye ve Sarı Zeybek belgeselleri ve TRT’de yayınlanan Kurtuluş adlı dizisi zaten vardı.

Ağlamak beklentisi
Mustafa filmi daha önceki görsel dokümanlardan farklı olarak, daha kamuoyunun beğenisine sunulmadan ünlendi ve heyecanla beklenmeye başlandı. Bir sinema filminin gereği olarak, çekimi tamamlanmadan önce tanıtımları yapıldı, birçok basın yayın organı duyurusunu yaptı, hakkında yazıp çizdi. Can Dündar şimdiye kadar yapmış olduklarıyla birçok insanın gözünde saygın bir yere sahip. Ses tonunun nahifliği ve insanın içini burkan hüznü onu kamuoyunun gözünde bir sanatçı mertebesine eriştirmişken, yazıp çizdiklerinin, anlattıklarının belgelere dayanması, dayanmadığı durumlarda bile insanda o izlenimi uyandırması ise onun bir gazeteci olarak saygın ve güvenilir bir konuma gelmesini sağlamıştı. Can Dündar’ı herkes sever. Sarı Zeybek referansını da eklersek, insanların Mustafa filmi hakkında olumlu önyargılarla sahip olduklarını, Sarı Zeybek’ten bu yana geçen yılları Can Dündar için bir kendini geliştirme dönemi olarak varsayarak, bir sonrakinin yani Mustafa’nın çok daha ‘güzel’ olacağı beklentisinin hakim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dolu gözlerle izlenecek, sık sık coşkulanılacak ve finalle doruğa ulaşacak bir öyküydü beklenen. Öyle olmadı birçok insan için.

Öte yandan resmi tarihin anlattığından farklı bir Kurtuluş Savaşı döneminin ve Atatürk’ün anlatılacağı belirtilmişti. Bir bakıma ‘bildiğimiz’ Atatürk anlatılmayacaktı da, Mustafa anlatılacaktı. Filmi izledikten sonra söylenenin doğru olduğu da anlaşıldı zaten. Söylenen doğruydu, bildiğimiz Atatürk anlatılmamıştı. Bununla beraber bilmediğimiz de anlatılmamıştı aslında. Birçok kişi de filmi, bu yönüne dikkat çekerek eleştirdi. Yani birçok kişi Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza Bey’in ölümünden sonra evlenip Mustafa’ya üvey kardeşler doğurduğunu bilmiyor olabilir tabii ama bu, bilinmeyen bir gerçek değildi nihayetinde. Ancak bir belgeselin bilinmeyen gerçekleri su yüzüne çıkarmak zorunluluğu olmadığı gibi gerçeğin bilinen bir kısmını ele alarak onun üzerinde durma serbestisi de vardır. Dolayısıyla Mustafa filminin belge olarak kıymeti vardır.

Resmi tarih anlatımı ile Can Dündar’ın anlatımı arasındaki 7 fark
Can Dündar’ın Mustafa Kemal’e yaklaşımı evet, resmi anlatımın yaklaşımından farklı. Mustafa Kemal’in yaşam öyküsü yalnızlık temasının üzerine oturtularak aktarılmış. Bu sonuca filmden çeşitli sahnelere, repliklere, kameranın kullanımına, seçilen müziğe bakarak varabileceğimiz gibi, Dündar’ın kendisi de bunu söylüyor. Tarih kitaplarının aksine, kudreti ve heybetiyle değil endişeleri ve mutsuzluğuyla anlatıyor Mustafa Kemal’i. Öte yandan, tarihsel dönem neredeyse aynen tarih kitaplarında okuduğumuz gibi. Milli Mücadele 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan başlıyor. Dönemin gelişmeleri aynı resmi tarih anlatımda olduğu gibi Mustafa Kemal’in önderlik etmediği süreçler hariç bırakılarak aktarılıyor.

Oysa ki Cumhuriyet tarihinin resmi anlatımının en belirgin özelliği ulusal mücadeleyi Mustafa Kemal’in başlattığı, ondan önce hiç kimsenin memleketin savunulabileceğini akıl edemediği ve mücadele etmediği fikrine dayanan, bu yüzden de Mustafa Kemal’in önderi veya öznesi olmadığı tüm süreçleri tarihten silerek olmamış sayan, onu tek adam yapan anlayış değil midir? “Kemalistlerin önderlik ettiği Kurtuluş Savaşı ve sürdürdükleri burjuva devrimleri, çok daha öncesinden gelen büyük mücadele ve atılımların bir tür devamıdır. Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bağımsızlığı, ulusal sorun, saltanata karşı demokrasi mücadelesi ve buna benzer onlarca sorunun çözümü yolunda işe koyulan ilk kişi elbette Mustafa Kemal değildir. Kemalist tarih yazımının ilk kez yaşanıyormuş gibi sunduğu birçok gelişme 1908 öncesinde başlayan halk hareketinin kazanımları arasında bulunabilir.”(1) Resmi tarih, II. Meşrutiyet’in ilanını devrimden saymadığı gibi, üzerinde durmaya bile gerek görmez. Resmi tarih Türkiye’de demokrasinin ilk adımını kendi eseri olarak anlatırken gerçekte büyük bir çarpıtmanın altına imza atmaktadır.

Can Dündar olay örgüsünü Kemalist tarih yorumunun üzerine oturttuğu halde Atatürk’ü, Kemalist tarih yorumundan farklı bir şekilde anlatmaya çalışıyor. Bu açıdan bakıldığında, belgesel apolitiktir. Politik olmak zorunda mıdır? Bilhassa AKP iktidarıyla beraber liberallerin pıtırak gibi çoğalarak ulusalcıların siyasi güç ve itibarını yerle bir ettiği ve bu kavganın başlıca tezinin Kemalizm ve “Teşkilat-ı Mahsusa’dan bu yana gelen devlet geleneği”nin olduğu bir siyasi dönemdeysek eğer, zorunludur. Mustafa, bu zorunluluğa rağmen apolitik.

Atatürk efsanesi yerine “insan Atatürk”
Birçok insan Çanakkale Savaşı’nda kurşunun saate isabet etmesiyle Mustafa Kemal’in ölümden döndüğü hikayenin daha ayrıntılı olmasını beklerdi. Bir tür efsaneye dönüşen, ilahi mucize gibi anlatılan, gerçekte olup olmadığı bile kesin olmayan bu hikayeyi görsel olarak izlemek isteği de tıpkı bilim-kurgu romanın filmini izlerken duyulan heyecan gibi bir şey. Gelgelelim kurşun sahnesi diye bir şey yoktu, kurşunun saate isabet ettiği söylenip geçiliyordu. Bilim-kurgu sevgisinden ileri gelen bu beklenti karşılanmadı bir bakıma. Beklentileri karşılanmamış olan ulusalcılar ise artık ellerinde kalan son dayanağı, Atatürk imajını kaybetme korkusuna kapıldılar. Onların beklentileri karşılanmadığı gibi ummadıkları şekilde ihanete uğramış hissettiler. Uzun bir süredir yapıyor oldukları gibi öfkelendiler. Kızgınlıkla ve aslında kızgınlığın açığa çıkardığı samimiyetle Atatürk’ün her gün bir yetmişliği devirdiğinin anlatılmasına tepki gösterdiler. Sigara içmesinin sigaraya özendirmek gibi bir etkisi olacağı yönünde fikir beyan edenler bile olunca haliyle iş artık komik bir duruma geldi. Ece Temelkuran şöyle cevap verdi bu komikliğe: “İçki yasaklarını, Çankaya Köşkü’nde içki verilmemesini, devlet erkânındaki alkolsüzleştirme operasyonunu gericilik diye eleştirirken Mustafa’nın içkisine karışmak niye? Yoksa o da Başbakanımız gibi Fanta mı içsin! Bir daha soruyorum: Balığın yanına Fanta mı içsin?”(2)

Mustafa Kemal saygıdeğer bir iş yapmıştır. Devrimci bir önderden yapması beklendiği gibi; içinde bulunduğu koşulları değerlendirerek, en kritik anlarda temsil ettiği sınıflar adına doğru politik hamleleri yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmiş daha sonra yaptığı ilerici reformlarla birlikte, toplamda sürmekte olan burjuva demokratik harekete yeni ve görece sağlam halkalar eklemiştir. Bunu yaparken çaresiz kaldığı, yalnızlaştığı, korktuğu doğrudur, aksi bekleniyorsa, ister devrimci önder olsun ister başka bir şey, o kişiye insan muamelesi yapılmıyor demektir. Can Dündar bir nevi insan muamelesi yapmıştır Mustafa’ya. Ancak insan muamelesi görmeyi ziyadesiyle hak eden bir yığını, Can Dündar da pas geçmiştir. Tıpkı o meşhur resmi tarihin yapmış olduğu gibi…

(1) Kılınç, Ç., “Türkiye’nin burjuva demokratik devrim serüveni”, Yarınlar, 19. sayı, 2008
(2) Temelkuran, E., “Mustafa” Milliyet, 12 Kasım 2008{jcomments on}