Soner Torlak
ABD hegemonyasının dünyanın birçok yerinde zayıfladığına dair belirtilerin mevcut olduğu söylenebilir. Özellikle Rusya’nın son zirveyle birlikte NATO’nun genişlemesine karşı jeopolitik olarak baskın olduğu bölgede uzlaşmaz bir tavır alacağına dair belirtiler göstermesi ve Hindistan’ın bir yandan ABD’yle bağlarını sıkı tutmaya çalışırken diğer yandan Çin merkezli hareket eden Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (SCO) gözlemci olarak katılmak gibi bir ikili oyun oynaması bunun en belirgin örnekleri. Çin Halk Cumhuriyeti ise uzun yıllar boyunca uyguladığı sert devlet kapitalizmi sonucu elinde biriken inanılmaz miktarda sermayeyi, bölgede ve dünyada pazarları aşan bir aşırı üretim ve ultra-sanayileşme yatırımları gerçekleştirmek amacıyla kullanıyor. 1996 yılında Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’la birlikte kurduğu Şanghay Beşlisi, 2001’de Özbekistan’ın da katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüşen Çin Halk Cumhuriyeti, dünya nüfusunun yarısından fazlasının oluşturduğu bir pazarı, şimdilik ABD’nin kontrolünün dışında bırakmış durumda. Örgütün gözlemcileri olan Pakistan, Hindistan, Moğolistan ve İran’la birlikte Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ile de flört ettiğini ve ABD’nin örgüte gözlemci olarak katılma isteğinin kesin bir dille reddedildiğini de belirtmek gerek.
Kuşkusuz ABD’nin özellikle son finansal krizle iyice su yüzüne çıkan zafiyetinin dünyanın her yerinde merkezkaç eğilimleri tetiklediği bir gerçekse de bu merkezkaç eğilimlerin birer “anti-emperyalist ittifak” olup olmadıkları cevaplanması gereken bir soru. Özellikle Çin ve Rusya’nın hem ekonomik hem de siyasi etkileri nedeniyle itici gücü oldukları bu “alternatif uluslararası örgütler”, emperyalizme karşı mücadele amacıyla çeşitli ülkelerin bir araya gelerek bir politik kutup oluşturması değil, ABD’nin yaptırım gücünün zayıflamasından ve devasa ekonomileri nedeniyle manevra alanlarının genişlemesinden kaynaklı olarak bazı ülkelerin bu merkezkaç eğilimlerini başka bir merkezde toplaması anlamına geliyor.
Petrol ve diğer stratejik kaynaklarını geleneksel olarak devlet tekelinde tutan Rusya ve Çin’in, bu tercihlerinin “özelleştirmeye karşı kamuculuk” olarak algılanması da ciddi sıkıntıları beraberinde getiriyor. Bu durum Çin ve Latin Amerika ülkeleri arasındaki ticaret patlamasını da “ideolojik bir yakınlaşma” olarak görme eğilimini doğuruyor. Oysa sadece Çin Halk Cumhuriyeti ile ABD arasındaki ekonomik ilişkilere bakıldığında bile, iki ayrı kutup olarak addedilen bu iki dev ekonominin oldukça yakın ilişkiler içinde olduğu görülebilir. Hatta Çin’in yıllardır ABD hazine bonolarını sürekli satın alarak ABD piyasalarındaki olası bir krizin ertelenmesini sağladığı ve hatta –biraz zorlamayla- dolaylı yoldan ABD’nin savaşlarını finanse ettiği söylenebilir. Evet, Şanghay İşbirliği Örgütü, ABD’ye “derhal Ortadoğu’dan çıkma” çağrısında bulunmuştur ancak iki ülke arasındaki oldukça kompleks ticari ilişkiler, en azından iki kere düşünmeye zorlamaktadır.
Temelde Latin Amerika’nın Çin’le ve Rusya’yla geliştirdiği ilişkilerin en önemli katalizörlerinden birinin ABD’ye olan ticaret bağımlılığını alternatif bir kanal açarak azaltma ve hatta tasfiye etme niyeti olduğu da söylenebilir. Ve Çin Halk Cumhuriyeti, hammadde oburu dev bir endüstriyel merkez ve sürekli gıda ihtiyacı duyan oldukça kalabalık bir pazar olarak Latin Amerika’nın ABD’ye sattığı hammadde ve ara mamullerin hepsini satın alacak potansiyele de sahiptir. Rusya’yla ilişkiler ise özellikle ABD’nin Gürcistan provokasyonuyla birlikte Rusya’nın artık kendi kabuğundan çıkmasına ve emperyal eğilimlerini açığa vurmasına neden olmasından bu yana farklı bir mecrada akmaya başlamış gibi görünüyor. Özellikle Venezüella ve Bolivya’nın ABD Büyükelçilerini kovdukları hafta Rusya’nın savaş gemileri ve uçaklarının ortak tatbikat çerçevesinde Latin Amerika ve Karayipler sularında boy göstermesi ciddiye alınması gereken bir vaka olarak önemini koruyor.
Kısaca, genel olarak Latin Amerika’nın ilerici hükümetlerinin, özelde ise Küba’nın Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’yle gerçekleştirdiği dirsek temasları, bölgedeki ABD hegemonyasının kırılmasına katkıda bulunması ve ilerici rejimlerin nefes alabilmesi anlamında yaşamsal ve işlevseldir. Ancak Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin bölgeye yönelik ilgilerinin büyük ölçüde ekonomik ve siyasal nüfuzlarını arttırma amaçlı olduğu göz önünde bulundurulmadığı takdirde, diğer ilerici rejimlerle birlikte Küba’nın da bir bağımlılık ilişkisinden bir başkasına geçmesi kaçınılmazdır.{jcomments on}