Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Türkiye krizden etkilenmeyecek mi? Kriz ve sınıf tavrı

 

Orhun Demir

Özel sektörün dolar cinsinden yığınla borcu olduğu düşünüldüğünde döviz kurlarındaki yükselişin ne kadar büyük bir riski de beraberinde getirdiği daha iyi anlaşılır. Başka bir deyişle, mali yönü ön plana çıkmış bir ekonomik krizin Türkiye özelinde reel sektörü anında etkileyebilecek bir potansiyeli olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Ekonomik kriz dünyanın gündemine oturmuş durumda… ABD başta olmak üzere birçok gelişmiş kapitalist ülke Adam Smith’in görünmez el efsanesine kulak veremeyecek kadar durumun ciddiyetinin farkında ve şimdilik Keynes’in kendisini olmasa da ruhunu çağırmakla meşguller… Diğer yandan, mali sermayenin hükümranlığını sürdürdüğü emperyalist kapitalizmde, herhangi bir kapitalist merkezde patlak veren ekonomik krizin o merkezin ulusal sınırları dâhilinde kalması ve diğer coğrafyalara sıçramaması, olmayacak duaya amin demekle eş değer bir temenni olarak kalmaya mahkum. Nitekim İngiltere ve Almanya krizin yakıcılığını hissetmeye başladılar. İzlanda başbakanı kendilerine yardım yapılmaması durumunda ulusça batacaklarını ifade etti. Rusya sermaye hareketlerini kontrol edebilmek için borsasını bir kapatıp bir açıyor… Özetle kapitalist dünyayı bir telaş almış gidiyor. Durum buyken, krizin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği ve böyle bir durumdan nasıl sonuçlar çıkacağı önem kazanıyor. Her ne kadar Tayyip Erdoğan “…krizden en az etkilenen ülke Türkiye olacak…” diye beyanatlar verse de, ekonomik ilişkilerin ulusal sınırları çoktan aştığı emperyalist kapitalizmde böyle bir iyimserliğin karşılığı yoktur. Ya da denilebilir ki, krizin bedelini kime ödettireceğini çok iyi bilen Tayyip Erdoğan’ın kötümserliğe kapılmasına zaten lüzum yoktur.

Kriz Türkiye’ye gerçekten uzak mı?
Dünya çapındaki mali kriz bir yana, reel ücretlerdeki artış miktarlarının temel tüketim malları fiyatlarındaki artışın çok gerisinde kalmasından ötürü, Türkiye’de özellikle çalışan kesimin alım gücü yaklaşık bir yıldır düşmektedir. Bu durum piyasada nakit para sıkıntısı çekilmesine yol açmakta ve özellikle küçük işletmeler bundan ciddi zararlar görmektedir. Yani bir anlamda kriz Türkiye’de zaten yaşanmaktadır. Mali kriz meselesine bakacak olursak da; Türkiye ile ilgili söylenmesi gereken ilk şey, ekonomisinin hiç de korunaklı olmadığı, aksine oldukça kırılgan bir yapıya sahip olduğu gerçeğidir. Krizi hissetmeye başlayan Avrupa Birliği ülkeleriyle Gümrük Birliği anlaşması kapsamında ithalat ve ihracat yapması, uluslararası sermaye girişlerine açık bir borsasının oluşu ve belki de hepsinden daha önemlisi dolar cinsinden yüklü bir dış borcu bulunması kırılgan bir ekonominin temel unsurları olarak gösterilebilir. Mali krizin Türkiye’deki ilk yansıması olarak ABD dolarının Türk Lirasına göre sürekli değer kazanması gösterilebilir. Yani Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi, dolardaki yükselme dalgalı kur politikalarının doğal bir sonucu değil, (ayrıca gerçekten öyle olsa bile o zaman neden dalgalı kurda ısrar ediyorsun diye sorarlar adama!) dünya çapındaki krizden etkilenen yabancı yatırımcının nakit ihtiyacı yüzünden Türkiye’deki YTL cinsinden varlıklarını dolar karşılığında satmasının bir sonucu olarak gerçekleşmektedir. Sadece ve sadece dolar kurunun aşırı yükselmesi şeklinde Türkiye’yi etkileyen bir ekonomik kriz bile borçları dolar, gelirleri YTL cinsinden olan şirketlerin ödeme güçlüğü çekmelerine ve hatta iflas etmelerine yol açar ki bunun sonucu istihdamın daralması ve işsizlik oranlarının yükselmesidir. Özel sektörün dolar cinsinden yığınla borcu olduğu düşünüldüğünde döviz kurlarındaki yükselişin ne kadar büyük bir riski de beraberinde getirdiği daha iyi anlaşılır. Başka bir deyişle, mali yönü ön plana çıkmış bir ekonomik krizin Türkiye özelinde reel sektörü anında etkileyebilecek bir potansiyeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun dışında, Türkiye borsası uluslararası sermaye hareketlerine açık bir borsadır. Yani hükümet sermaye giriş-çıkışları üzerinde etkin bir denetim mekanizmasına sahip değildir. Dolayısıyla, iç piyasadan dışarıya doğru yüklü bir sermaye transferi her daim gerçekleşebilir. Şöyle ki; yabancı yatırımcı kendisi için daha uygun yatırım alanları bulduğunda Türkiye’deki mali sermayesini bir anda çekip götürmekten çekinmeyeceği gibi, kendisinin önünde yasal bir engel de yoktur. 2001 krizinin patlak verdiği günleri hatırladığımızda, bunun sadece varsayımsal olarak değil aynı zamanda pratikte de karşılığı olduğu ortadadır.
Hatırlanacağı üzere, 2001 krizi Türkiye’yi vurduğunda sadece ekonomiyi değil, toplumsal alanların hepsini birden sarsmış, 1999 genel seçimlerinden iktidar olarak çıkan koalisyon partileri 2002 seçimlerinde barajın altında kalmış ve DSP ile ANAP siyaset arenasından silinmişti. 1994’te bu sefer DYP-SHP koalisyonunun iktidarda olduğu yıllara denk düşen ekonomik krizde de hem DYP’nin hem de SHP’nin kriz sürecinden ciddi kayıplar vererek çıkabildiklerini söyleyebiliriz. Dolayısıyla Türkiye’deki her ekonomik krizin, mevcut siyasi iktidarın meşruiyetini tamamen ortadan kaldırmasa da onu sarsan ve sorgulatan bir yanının olduğu söylenebilir. Bu gerçekleri iyi bilen Tayyip Erdoğan’ın krizi önemsiz bir ekonomik dalgalanma, hatta Türkiye için bir fırsat olarak göstermesini ve gereken önlemleri aldıklarını iddia etmesini anlamak zor değildir.

Her çözüm önerisi bir sınıfın tercihini yansıtır
Ekonomik krizlerin sosyal ve olası siyasal sonuçlarının hissedilmesiyle beraber, her siyasi iktidar belli başlı tedbir ve çözüm paketleriyle ortaya çıkar. Yani siyasi iktidarların kriz öncesi krizi görmezden gelen tavırları, kriz sırasında ve sonrasında yerini somut adımlara bırakır. Ancak bu noktada önemli olan hükümetin ya da herhangi bir siyasi partinin adım atıp atmaması değil, attığı adımın nereye doğru ve kimin çıkarına olduğudur. AKP’nin böyle bir durumda faturayı emekçilere keseceğini kendisinden önceki sermaye partilerinin uygulamalarından da anlamak mümkündür. 1994’te Tansu Çiller hükümeti, ihracatı arttırabilmek için TL’yi devalüe ederken, enflasyonu düşürebilmek için halkın alım gücünü düşürme yolunu seçmişti. Aynı uygulamaları 2001 krizinden sonra hayata geçiren Ecevit hükümetinin Kemal Derviş’i ekonomiyi düzeltmek üzere transfer etmesi ise gerçekten manidardır. Burada sözkonusu olan, yani kriz durumunda ortaya çıkan şey açık bir sınıf refleksidir. İktidar sermaye sınıfında olduğundan pasta küçüldüğünde payını ilk kaybedecek olan emekçilerdir ve 2008 krizinin reel sektörleri vurması durumunda olacak şey bundan pek farklı olmayacaktır. Özellikle liberal iktisatçıların çözüm önerileri olarak ortaya attığı fikirler sermaye sınıfındaki net ‘sınıf bilinci’ni göstermektedir. SSGSS yasasının yürürlüğe girmesine rağmen, eski sosyal güvenlik sistemini hala devletin sırtındaki kambur olarak niteleyen liberaller, sermaye kaçışlarını telafi etmek için daha fazla özelleştirme diye sayıklamaya başladılar bile. Aynı şekilde, AKP hükümetinin krizin olası can yakıcı sonuçları karşısında IMF ile olan ilişkisini daha da derinleştireceğini, bunun sonucunda da reel ücretler üzerinde baskı kurulacağı ve ücretlerin olabildiğine esnekleştirileceğini söylemek abartılı tahminler olmayacaktır.


Sermaye yanlısı bir çözüm girişimi bir sınıf tercihi olarak değil, aksine tüm toplumun ortak çıkarını kollayan yegâne çözüm olarak sunulacaktır. Diğer bir ifadeyle, sermayenin ideolojik hegemonyası ancak bu şekilde tesis edilebilir. Tam da bu noktada, birkaç ay önce Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği “…hepimiz aynı gemideyiz…” söylemi daha anlamlı hale gelir. İktisadi ve siyasi karar mekanizmalarında hiçbir söz hakkı bulunmayan emekçi halkın krizin sorumlusuymuş gibi cefa çekmesini talep eden sermaye sınıfının bu söylemi, kendi sorumluluğunu üzerinden atma girişiminden başka, sınıflar mücadelesinde ideolojik bir karşı saldırıdır aynı zamanda. Sözkonusu ideolojik karşı saldırının hedefi açık olmakla birlikle, Tayyip Erdoğan’ın aynı gemide olduğumuzu söylemekle haklı olduğu bir nokta vardır. Emekçi kesimler için “bu kriz sermayenin krizidir, buyurun çözün bakalım” deme lüksü yoktur; çünkü emekçi sınıfların ve onları harekete geçirecek sosyalistlerin misyonu ‘su alan gemiden kaçmak’ değil, geminin dümenini sermayenin elinden almak ve kendisiyle birlikte gemiyi de kurtarmaktır.

 

Liberalizm ve iktisat

Liberal düşünce, siyaset ve iktisadın alanlarını kalın çizgilerle ayırır. Liberalizme göre, bir tarafta piyasanın doğal işleyişi etrafında şekillenen ve insan müdahalesinden bağımsız bir iktisat alanı bulunurken, diğer yanda ekonomi dışında kalan toplumsal ilişkilerin düzenlendiği siyaset alanı vardır. Birinin diğerinin alanına karışması durumunda harmoni bozulur. O yüzden, ekonomik meselelerin ekonomiye içsel, onun dışındaki toplumsal alanlara ise dışsal olduğu varsayılır. Bugünlere damgasını vuran ekonomik krizin başlangıç noktasını oluşturan mali kriz özelinde açıklamak gerekirse; ABD’de çıkan krizin nedeni konut kredisi alan orta sınıfların kredi borçlarını ödememesi olarak nitelenebilir; ama o insanların neden kaldıramayacakları bir kredi yükünün altına girdiği ya da neden ödeme güçlüğü çektiği gibi ekonomiyi teknik ve bireysel bir alandan sosyal ve siyasal bir alana sıçratan unsurlar kriz analizlerinin genellikle dışında bırakılır. Türkiye’yi vuran 2001 krizine bakacak olursak bu durum daha net olarak kendini gösterecektir. 2001 krizinin nedeni olarak piyasalardan yüklü miktarda döviz çıkışı gösterilir ve önlem olarak da yabancı yatırımcının parasının Türkiye piyasasında daha çok kalabilmesinin yolu aranır; fakat yüklü miktarda sermaye kaçışını engelleyecek bir düzenlemeden bahsedilmez bile. Böyle bir şeyden bahsetmek ekonominin dokunulmazlık ilkesini zedeleyeceği gibi salt ekonomik olmayan sosyal-siyasal bir değişime dönük talepleri de meşrulaştıracaktır; ki bu, ekonomik ilkeleriyle birlikte kapitalist toplumun bizzat kendisinin sorgulanması anlamına gelir.{jcomments on}