Yarınlar
Amaç, kullanılan araçlardan bağımsız bir biçimde var olamaz ve sosyal demokrasinin yaşadığı dönüşüm sürecinde de bu durum kendini net olarak gösterir: Parlamenter demokrasinin sosyalizm için bir araç olduğu savları parlamentarizmin bir amaç olarak kutsanması halini almış ve sosyalizm, burjuva dünyası içinde sonu olmayan bir yolculuğa çıkmıştır. Hatırlamak gerekir ki, Avrupa’daki sosyal demokrat partiler için bu yolculuk yaklaşık bir asırdır devam emektedir. İyi yolculuklar sosyal demokrasi!
19. Yüzyıl, Avrupa’da –yani gelişmiş kapitalist ülkelerde- işçi hareketlerinin yoğun olarak yaşandığı ve burjuva iktidarlarının her daim ‘devrim’ tehdidi ile karşı karşıya kaldığı bir döneme tekabül ediyordu. Önceleri Proudhoncu ardından ise Bakuninci ve Blankist referanslı olan bu işçi hareketleri 19.yüzyılın ortalarına doğru Marksizmle ve Marksistlerle tanışmış ve sonrasında da yavaş yavaş Marksizmi benimsemeye başlamıştı. O zamanlar Marksistlerin siyasi partileri de ‘sosyal demokrat parti’lerdi. Hepsi devrimci siyasi programlara sahip olan bu partiler işçi sınıfı iktidarını tesis etmeyi de öncelikli amaç olarak önlerine koymuşlardı. Yani, sosyal demokrasi doğduğunda devrimciydi.
Sosyal demokrasinin tarihinde yaşanan ve birbiriyle ilişkili iki kırılma noktası ise sosyalistlerin kendilerini ‘komünist’ olarak adlandırıp sosyal demokrat partilerden kopmasını -ya da başka bir açıdan, sosyal demokrat partilerin devrimci siyasetten vazgeçerek reformizme doğru evrilmesini- beraberinde getirmişti. Bu kırılma noktaları; 1871’de Paris Komünü’nün yenilmesinin ardından Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin siyasi stratejilerini değiştirmeye başladığı döneme ve kapitalizmin rekabetçi döneminin son bulması ve tekelci-emperyalist aşamaya ulaşması sonucunda dünyayı ‘emperyalist merkezler’ ve ‘diğerleri’ olarak ikiye bölmesiyle başlayan döneme denk gelir.
Elveda sosyal demokrasi ve merhaba ‘devrim’
İşçi sınıfının 1871’de Paris’te aldığı ağır yenilgi de sosyal demokrasinin yaşadığı kırılma noktalarından ilkiydi. İşçi sınıfının bu ilk iktidar deneyimi oldukça kısa sürmüş, ardından sosyal demokrat partilerde -tabiri caizse- radikal stratejiler ağırlığını yitirmeye başlamış ve kapitalizmden sosyalizme barışçıl geçişin oluru aranmaya başlanmıştır. Kuşkusuz, ‘strateji’ ‘amaç’ olmaktan ziyade ‘araç’la ilgili bir kavramdır; ama araç ile amaç arasındaki kavramsal ilişki gerçek dünyada ve toplumsal ilişkiler içerisinde arandığında -araç ile amaç arasında- ortaya organik bir bağ çıkar. Başka bir deyişle; amaç, kullanılan araçlardan bağımsız bir biçimde var olamaz ve sosyal demokrasinin yaşadığı dönüşüm sürecinde de bu durum kendini net olarak gösterir: Parlamenter demokrasinin sosyalizm için bir araç olduğu savları parlamentarizmin bir amaç olarak kutsanması halini almış ve sosyalizm, burjuva dünyası içinde sonu olmayan bir yolculuğa çıkmıştır. Hatırlamak gerekir ki, Avrupa’daki sosyal demokrat partiler için bu yolculuk yaklaşık bir asırdır devam etmektedir. İyi yolculuklar sosyal demokrasi!
Emperyalizm devrimin merkezini değiştirirken…
Emperyalizmin doğması ile birlikte sadece dünya kapitalizmi yeniden yapılandırılmış olmadı, aynı zamanda bu yeniden yapılandırmanın bir sonucu olarak kapitalizme karşı devrimci mücadelenin merkezi de kaydı. Emperyalizmden önceki kapitalist dönemde gelişmiş kapitalist ülke burjuvazilerinin artık değer elde etmesinin yolu kendi işçilerini olabildiğince sömürmek iken, emperyalizmle birlikte sermaye, kapitalist sömürü alanını genişletti ve çevre ülkelere doğru müthiş bir sermaye ihracı başladı. Bu; bir yandan, kapitalist merkezler dışında kalan yarı-kapitalist ve pre-kapitalist toplumsal yapıların hızla dünya kapitalizmine eklemlenmesi anlamına gelirken; diğer yandan, emperyalist ülke işçi sınıflarının elde edilen emperyalist sömürüden yararlanarak kendi üzerindeki sömürü yoğunluğunu önemli ölçüde ezilen ulusların emekçi sınıflarına havale etmesi demekti. Bu gelişmenin siyasi sonucu ise Avrupa işçi sınıfı ve tabii ki Avrupa’daki sosyal demokrat partiler için ‘devrim’in bir zorunluluk olmaktan çıkmasıydı. Bundan böyle devrim, ancak emperyalist zincirin en zayıf yerinden parçalanması ile mümkün hale gelebilecekti. Bu görüş, işçici ya da ekonomist yaklaşımlar tarafından haddinden fazla üçüncü dünyacı ya da milliyetçi bir iddia gibi görülebilir; ancak özellikle emperyalistler arası birinci paylaşım savaşı sırasında Avrupa’daki sosyal demokrat partilerinin takındığı siyasi tutum düşünüldüğünde, bu görüşün üçüncü dünyacılık değil devrimci Marksizmin kendisi olduğu ortaya çıkar. Nitekim savaş patlak verdiğinde, her emperyalist ülke işçi sınıfının kendi ülkesinin siyasi çıkarını savunmasını ve dolayısıyla savaşı onaylamasını isteyerek gerici bir milliyetçiliğin peşine takılanlar, devrimin merkezinin kaydığını iddia eden Bolşevikler değil, Avrupa sosyal demokrat partileriydi. İşte, sosyal demokrat partilerin bu gerici ve işbirlikçi tutumu, Bolşeviklerin kendilerini ‘komünist’ olarak tanımlayıp kendi siyasi örgütlülüğünü kurmasını da beraberinde getirmiştir. Bu, aynı zamanda kavramsal bir dönüşüme de işaret ediyordu. Marksizm artık Bolşevizm ya da Leninizm demekti; zira birkaç istisnai örnek dışında, Bolşeviklerin dışında devrimci Marksist kalmamıştı.
Avrupa sosyal demokratlarının barışçıl geçiş düşü ile Bolşeviklerin devrim düşüncesi arasındaki kopuş noktasını daha iyi anlamak için Kautsky ile Lenin arasındaki ‘devlet’ tartışmalarına bakılabilir. Kautsky, Engels’in bir yazısına referans vererek ‘devlet’in bir devrimle ya da zor gücüne dayanarak ortadan kaldırılamayacağını ve devlet aygıtının ancak sönebileceğini savlayıp genel anlamıyla Marksizmin devrim anlayışını Anarşistlere ve Bolşeviklere karşı savunurken; Lenin Kautsky’ye şu yanıtı verir: “…Yanılgıya düşmekten çekinmeksizin söylenebilir ki, Engels’in düşünce zenginliği bakımından çok dikkate değer bu yazısı, bugünkü sosyalist partilerde, Marx’a göre devletin ortadan ‘kaldırılması’ yolundaki anarşist öğretinin tersine, ‘sönmesi’nin doğruluğu yolundaki bilgiden başka bir sosyalist düşünce izi bırakmamıştır. Marksizmi bu biçimde güdükleştirmek, onu oportünizme indirgemek demektir; çünkü, böylesine bir ‘yorum’dan sonra, bulanık, yavaş, eşit, kerteli, sıçramasız-patlamasız, devrimsiz bir değişiklik düşüncesinden başka bir şey kalmaz. Devletin ‘sönmesi’ kavramı, yığınlar arasında genellikle yaygın bulunan günlük anlayışı içinde, hiç kuşku yok ki, devrimin uyutulması, hatta yadsınmasıdır... Engels burada, proletarya devrimiyle burjuvazinin devletinin ‘ortadan kaldırılma’sından sözeder; oysa ‘sönme’ üzerine söylediği şeyler, sosyalist devrimden sonra, proleter devletten ne kalmışsa onunla ilgilidir. Engels’e göre, burjuva devlet ‘sönmez’; devrim sırasında proletarya tarafından ‘ortadan kaldırılır’. Bu devrimden sonra sönen şey, proleter devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir… Bu ‘sönme’, ya da daha renkli bir deyimle, bu ‘uykuya dalma’yı, Engels, hiçbir anlam belirsizliğine yer vermeksizin, ‘devlet tarafından, toplumun tümü adına üretim araçlarına el koyma’dan sonraki, yani sosyalist devrimden sonraki döneme erteliyor. Hepimiz biliriz ki, ‘devlet’in o andaki siyasal biçimi en tam demokrasidir. Ama, Marksizmi utanıp sıkılmadan çarpıtan oportünistlerden hiçbirinin aklına gelmez ki, bu durumda Engels’te sözkonusu olan şey demokrasinin ‘uykuya dalma’sı ve ‘sönme’sidir. Bu, ilk bakışta çok garip görünür. Bununla birlikte, bu ancak demokrasinin de bir devlet olduğu ve bunun sonucu, devlet yok olduğu zaman, aynı biçimde demokrasinin de yok olacağı gerçeğini düşünmeyen biri için ‘anlaşılmaz’ bir şeydir. Burjuva devleti ancak devrim ‘ortadan kaldırabilir’. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak ‘sönebilir’…”(1)
Devrimin siyasi zor yoluyla gerçekleşeceğini iddia etmek ise devrimci öznenin şiddet düşkünlüğü gibi psikolojik bir etmenle değil, devrimin tarihsel olarak var olabilirliliği ile ilgilidir. Şöyle ki; “…Bir sınıf egemenliği siyasal şiddete yöneldiğinde bu, onun için de bir zorunluluk halini almış demektir. Siyasal zor tarihin gündemine, devrimciler onu tercih ettiği için girmez. Tarihsel olarak zora egemenler başvurur ve karşılarında devrimin zorunu bulurlar… Devletten önce emekçilerin silah çektiği tek bir tarihsel örnek bulunmaz. Çünkü kitlelerin, verili iktidara karşı şiddet kullanmadan kazanım elde edemeyeceklerini kavramaları, iktidarın onlara dönük şiddeti aracılığıyla sağlanır. Gerçekte devrim her zaman devletin şiddetini püskürterek ilerledi. 1905 yılında Rus işçileri, Çar’dan bir takım iktisadi ve sosyal haklar talep etmek için bir araya geldiklerinde, karşılarında evrak kabul memurunu değil, makinalı tüfekleri ve atlı askerleri buldular. İşçi meclisi (Sovyet) zorla dağıtıldı ve işçiler yenildi, ama devrim işçileri kazandı…” (2). Sonuç itibariyle, dünyanın pratik olarak dönüştürülmesinde demokratik araçların mı şiddet araçlarının mı kullanılacağına emekçiler ya da devrimciler karar vermiyor. Onların yaptığı, dünyanın pratik olarak değiştirilmesi için kendilerine bırakılan tek silahı, devrimi, savunmak ve gerçekleştirmektir.
Kaynaklar:
(1) Lenin, “Devlet ve İhtilal”, Bilim ve Sosyalizm Yayınları.
(2) Yarınlar, 18.Sayı, “Devlet, Devrim, Demokrasi: Solun Sol-liberalizmden Tarihsel Ayrışması”.{jcomments on}