Yarınlar
Bugün yürürlükte olan kural üniversite mezunlarının yana döne iş aramasıdır, mezun olur olmaz iş bulmak ise kuralın istinasıdır ve unutulmamalıdır ki istisnaların işlevi kuralı yanlışlamak değil, kuralın gerçekliğini ve geçerliliğini her daim hatırlatmaktır, çünkü istisnayı istisna yapan şey bir kuralın var olduğu gerçeğidir.
Birkaç yıl önce yaşamını yitiren Cem Karaca’nın ‘Tamirci Çırağı’ adlı parçasını bilir misiniz? Güzel şarkıdır, oldukça da uzun… Şarkının sözleri, oto tamircisinde çalışan genç bir işçinin işyerine gelen –muhtemelen- üst sınıf mensubu bir kadından etkilenmesini, onun tarafından horlanmasını ve sonunda da ustasının tavsiyelerini anlatır. Aslına bakarsanız şarkı ile şiir arasında bir yerlerde durur parça, yani melodiden çok sözler ön plandadır. Adı ya da sözlerinin tamamı aklınıza gelmeyebilir; ama şarkının nakaratını hayatında hiç duymamış pek az kişi vardır herhalde. Cem Karaca güçlü ve duygulu sesiyle söyler ve en çok da nakarat kısmını vurgular: “…İşçisin sen işçi kal…” O zamanın şartlarında, bildiğimiz, elinde anahtarla vida sıkan, kir-pas içinde ve kaybedecek çok az şeyi olan sanayi işçisine seslenen, ona ‘boş hayallere kapılma, sınıfının adamı ol’ diyen bir parçadır ‘Tamirci Çırağı’. Günümüzde ise ‘Tamirci Çırağı’na kulak vermesi gereken kesim sadece ‘bildiğimiz’ işçiler emekçiler değildir. Artık temiz giyinen, kravat takan, elinde anahtar değil kalem olan, aldığı üniversite diplomasını çerçeveletip duvara asan daha önce pek ‘bilmediğimiz’ emekçiler için de geçerlidir ‘sınıfının adamı ol’ çağrısı. Eğer fabrikatör bir babanız yoksa, dedenizden hanlar hamamlar kalmamışsa ya da zengin bir kadın/adam bulup evlenmek gibi ulvi bir amaca hayatınızı adamayacaksanız bu sese kulak veriniz. Çünkü burada anlatılan senin de hikayendir. Bugün ya da yarın; ama bir gün mutlaka bu hikayenin kahramanı sen olacaksın.
Hayaller ve kabuslar
Üniversiteyi kazandığınızı öğrendiğiniz gün hayat mücadelesindeki en önemli dönemeci de geçtiğinizi düşünmüştünüz. Sizi esir alan ÖSS stresi sona ermiş, etiketi olan bir üniversitenin popüler bir bölümünü kazanmıştınız. En fazla dört beş yıl daha dişinizi sıkacak sonra da yüksek gelirli, statü sahibi saygın bir kişi olacaktınız. Üstelik “ODTÜ, Siyasal ya da Boğaziçi’nde okuyan öğrenciyi 2., 3. sınıftayken işe alıyorlarmış” gibi mübalağa sanatının en veciz örnekleriyle de karşılaşıyordunuz. Kariyer günlerinde en bilindik, en büyük firmalar sizin ayağınıza kadar gelip fırsatlarını sunuyorlardı size. Okul bittiğinde, yani hayatla kurduğun ilişkinde balayı günleri sona erdiğinde ise rüyaların yavaş yavaş kabusa dönüşmeye başladı demektir. ‘Kimisi iyi bir iş sahibi olup rüyalarına devam ediyor’ mu diyorsunuz? Kuşkusuz haklısınız. Üniversiteden mezun olduktan sonra gerçekten iyi bir iş bulabilenler vardır. Ama gerçek, kariyer planlama merkezlerinde raporlanmak istenmeyen türdendir. Ayrıca bugün yürürlükte olan kural üniversite mezunlarının yana döne iş aramasıdır, mezun olur olmaz iş bulmak ise kuralın istinasıdır ve unutulmamalıdır ki istisnaların işlevi kuralı yanlışlamak değil, kuralın gerçekliğini ve geçerliliğini her daim hatırlatmaktır, çünkü istisnayı istisna yapan şey bir kuralın var olduğu gerçeğidir.
Ne kadar farklısınız?
Bir üniversite öğrencisi ya da üniversiteden yeni mezun olan bir kişi kendi sınıfsal konumunun ve sosyal statüsünün geleneksel anlamdaki ‘işçi’den farklı olduğunu düşünür. Nitekim küçük yaştan itibaren ‘eğitim şart’ refleksiyle yetiştirilmiş ve ona koşullanmış birinin, medyadaki ‘kariyer’ bombardımanı da hesaba katıldığında, bu düşüncesi anlaşılırdır. Bununla birlikte, sosyal ve ekonomik yaşamın bir yere kadar devletin garantörlüğünde biçimlendirildiği Özal öncesi dönemin gerçekleri düşünüldüğünde böyle bir düşüncenin tamamen temelsiz olduğu da söylenemez. Ancak, eğitimin orta sınıflar için sosyal bir imtiyaz olmaktan çıkıp bir zorunluluk haline gelmesi, bunun dolaysız bir sonucu olarak da nitelikli işgücü arzının artması, yani ‘nitelikli’ sıfatının piyasa için niteliksiz bir hal alması durumu orta sınıf hayallerinin de sonunu getirdi. Ekonomik krizler sonrasında ortaya çıkan sosyal tablolar bu durumun en açık göstergeleridir. Türkiye’yi sarsan 2001 krizi sonrasında yaklaşık 1 milyon civarında beyaz yakalı işini kaybetmiştir ki, bu veri hiçbir diplomanın iş güvencesi sağlamadığını net bir biçimde ortaya koymaktadır. Benzer biçimde, 2001 krizi öncesindeki araştırmalar özel üniversiteler haricindeki üniversitelerden mezun olanların ancak üçte birlik kesiminin üst düzey yöneticilik yaptığını ortaya koymaktadır. 2001 krizi patlak verdiğinde ise el üstünde tutuldukları rivayet edilen mühendislerin sekizde biri işini kaybetmiştir. ATO tarafından hazırlanan rapora göre İstanbul sosyete pazarcılarının yüzde sekseni üniversite mezunudur. Aynı raporda belirtildiği üzere mesleğinden umudunu kesen binlerce üniversite mezunu çıraklık kurslarına kaydolmuştur. 2005 verilerine göre çıraklık kurslarına devam edenlerin yüzde yetmiş yedisi üniversite mezunudur (1). Bu örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte üniversite diplomasının çerçeveletilip duvara asılmaktan başka pek az işlevi kaldığını anlamak için bu kadar örnek de yeterlidir. Aynı zamanda bu örnekler, 2008 krizinin olası faturasının da yaklaşık olarak ne olabileceği ve hangi adreslere gönderileceği hakkında da, maalesef, bizi aydınlatmaktadır.
Nitelikli emek dediğimiz emeğin değeri sadece giderek çoğalıyor oluşunun sonucu olarak da düşmüyor. Ülkede yaşanan her iktisadi sallantıda sosyal konumlarını en fazla yitiren kesim, bir zamanların el üstünde tutulan beyaz yakalılarıdır. İnşaatların yapılabilmesi için duvarcı ustalarına olan gereksinimin azalması, ancak üretim hedeflerindeki kısıntıyla mümkün olduğu halde, ihtiyaç duyulan mühendis sayısı, daha az mühendisi daha çok çalıştırarak da düşürülebilir. Üstelik bu çözüm hem daha kolay uygulanabilir hem de sermaye için daha kârlıdır (2).
Gerçeklerle yüzleşmek
Beyaz yakalıların sermaye karşısında daha az korunaklı olmalarının birinci nedeni herhangi bir hak arama mekanizmasından önemli ölçüde yoksun bırakılmış olmalarıdır. Gerçi bu sonuçta, sendika vs işlere itibar etmeyen beyaz yakalı kibrin de payı vardır. Ama öte yandan, birçok orta ölçekli işletmede, diğer çalışan kitlesinden yalıtılmış bir biçimde çalışıyor olmaları da rol oynamaktadır. İkincisi bilgisayarlaşmanın işini elinden aldığı asıl çalışan kesimi beyaz yakalılardır. Gerçekleştirmek için iyi bir eğitim gerektiren birçok iş bilgisayarlar tarafından daha az insan ve eğitimle gerçekleştirilebilir hale gelmektedir. Üçüncüsü beyaz yakalılar üretimin gerçekleşmesinde genelde ihmal edilebilir bir rol oynamaktadırlar. Daha doğrusu yerleri işverenler tarafından ‘aile içi yedek işgücü’ tarafından daha kolay doldurulabilir. O yüzden işletme sahiplerinin çocukları işi devralmak üzere ‘ata mesleği’ne yönlendirilir. Bu mesleki nitelikleri kazanmak, üniversite sınavı gibi bir dizi engeli aşmayı gerektirse de artık özel dersler vs dışında diploma tarifelerine internet üzerinden ulaşılabilecek tonla vakıf üniversitesi de hazır beklemektedir. Özetle, babanın fabrikası yoksa senin de fabrikan olamaz (3).
Sermaye sınıfının, mücadelesini ve felsefesini lanetlediği ve fakat her ekonomik krizde yana yana fikriyatına başvurduğu aksakallı bilgenin dediği gibi “…Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, Bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna getirdi…” (4) Bu tespit bugün, her zaman olduğundan daha da yakıcı bir gerçek olarak kendini göstermektedir. Artık orta sınıfların kendilerini, farklı, işçiden çok patrona yakın ayrıcalıklı bir kesim olarak görme lüksü kalmamıştır. Bir beyaz yakalının ya da beyaz yakalı olma adayı bir üniversite öğrencisinin öncelikle bir emekçi olarak kendisini nitelemesi ve aslında olmadığı bir şey olduğuna inanmaktan vazgeçmesi gerekmektedir. Üstelik bu, biz onları emekçi olarak gördüğümüz için değil, sermaye sınıfı tarafından emekçi olarak nitelendirildikleri için gerekmektedir; çünkü elinizin nasırlı olmaması patron olduğunuz anlamına gelmez.
Kaynaklar:
(1) ATO, “Geleceğe Silgi: Eğitimli Küskünler” dosyası raporu, http://www.atonet.org.tr/yeni/index.php?p=298&l=1
(2) Yarınlar, “Refah Mesleklerinin Sonu”, 3. sayı, 2006
(3) A.g.e.
(4) Marks ve Engels, “Komünist Manifesto”, http://www.kurtuluscephesi.com/marks/manifesto.html{jcomments on}