Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Korkut Boratav’ın ‘Küresel Kriz ve Türkiye’ panelindeki konuşması: Amerikan rüyası sona erdi

17 Ekim günü Ankara İnşaat Mühendisleri Odasında TAKSAV (Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf) tarafından gerçekleştirilen İsmail Hakkı Tombul moderatörlüğündeki ‘Küresel Kriz ve Türkiye’ başlıklı panele Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, Prof. Dr. Tülin Öngen ve Ekonomist Mustafa Sönmez konuşmacılar olarak katıldı. “Küresel kriz tüm dünyaya yayılıyor. ABD ve AB ülkelerinin müdahalelerine rağmen, piyasalardaki çöküş devam ediyor. Kriz birçok boyutu ile tartışılıyor. Peki bundan sonra ne olacak? Küresel neo-liberal düzenin sonu mu? Kriz Türkiye’ye nasıl yansıyacak?” alt başlıkları ile düzenlenen panelde, konuşmasının tamamını sunduğumuz Korkut Boratav, uluslararası düzeyde krizi ve Amerikan ekonomik sistemini, 20. yüzyıl kapitalizminin bir değerlendirmesi ile birlikte ele alarak; gelinen noktanın iktisadi nedenlerini ortaya koyuyor.

korkut_boratavsiteDeğerli izleyiciler, dostlar; ben içinden geçmekte olduğumuz krizin dünya ekonomisi bağlamındaki dayanaklarını, ana çerçevesini sizlere kısaca aktaramaya çalışacağım. Ama ondan önce bir ufak anekdot anlatayım. Şöyle: on-onbeş yıl önce Mısır’da bir toplantıya gitmiştik. Bunu ben daha önce bir iki kere anlattım. Yaşım kemale erdiği için tekrar dinleyenler kusura bakmasın. Ama beni etkileyen bir anekdottur. Bu Mısırlılar bunalmışlar devlet baskısından, hepsi devlet düşmanı kesilmişler; yani kurtuluşu burjuvazide arıyorlar: “…şu devlet pisliği gitse bir başımızdan, sonra da özgür olsak…” diyorlar. Bizden de, herkes değilse bile, biraz o havada bir iki arkadaş vardı. Bir tane Nasırcı iktisatçı vardı o heyetin içinde; bir o aykırı konuşuyor, bir de ben aykırı konuşuyordum. Bir kahve molasında ben bunu çektim dedim ki: “…pek yalnız kaldık, biraz dişini sık, öbür yüzyıla kadar dayanabilirsen, kıtlıktan rant yapıp değerleneceğiz... dişini sık, gitme, öbür kampa geçme...” Çünkü Nasırcılık Mısır ortamında benim saygı duyduğum bir tavırdır. Şimdi niye söylüyorum bunu? Sizin için değil. Bu topluluğu, beni davet edenleri tanıyorum. Uzun yıllar birlikteliğimiz ve paralel düşüncelerimiz ve yaklaşımlarımız olmuştur. Fakat medyada biz birden bire kıymete bindik, durmadan telefon ediyorlar ve şöyle sorular soruyorlar: “…Marks yine mi hortladı, sosyalizm geliyor mu…” diye. Yani birden bire onlar açısından tarihe karışmış olması gereken kişileri ve görüşleri bulup çıkarmaya çalışıyorlar. Biz, bu topluluğa katılan ve kürsüyü birlikte paylaştığım arkadaşlarım, öteden beri bildiğimizi okuyan, direnen insanlarız.
Ben size şimdi eskiden bildiğim şekliyle ve bugünkü bilgilerimle de biraz destekleyerek krizin dünya ekonomisi çerçevesindeki arka planını, bildiğim anladığım kadarıyla aktarmak niyetindeyim. Bu kriz emperyalizmin krizidir. Yani finans kapitalin krizidir. Emperyalizmin krizi olduğu için, krizi dünya ekonomisinin geneli içinde ele almanın daha yaralı olacağını düşünüyorum. Bu sistemin; emperyalist sistemin ortak özellikleri, yani tarihsel bakımdan, farklı tarih dönemeçleri içinde değişmeyen bazı özellikleri vardır. Bunlardan birincisi sömürüdür. Sömürülen daima emekçi kitleler olmakla beraber, sömüren aktör emperyalist sistemde, metropol-çevre ayrımının metropol kanadında yer alır. Sömürüyü gerçekleştiren mekanizmalar, üstatlarımız, büyüklerimiz, bizden önce gelenler bize öğretti ki; sermaye ihracıdır. Bu doğrudan yatırım biçiminde olur, kar şekilde sömürü gerçekleşir. Finans kapital borçlanma biçiminde olur, faiz olarak gerçekleşir. Bir de daha az incelenmiş olan ticaret mekanizmaları ile olur. O da ticari karların veyahut eşitsiz değişimin yarattığı mekanizmalarla olur. Ama sömürünün olması için kaynağın gitmesi lazım, yani sömürünün önkoşulu metropolden çevreye doğru bir kaynak akımı olmasıdır. Kaynak akımı olmazsa sömürün kaynağı da kurur gider. Kaynak akımının karşılığında metropolde elde edilen artı ürünün veya artı değerin öğelerinin, alt öğelerinin, metropole aktarılması gerekir. Aktarılmasa da sömürü devam eder;  yani yatırılan ülkede kalan ve oraya yatırılmaya devam eden, oradaki döngüye dahil olan artık öğeleri sömürünün devamı anlamına gelir. Ama genellikle metropolden çevreye kaynak gelir, çevreden de metropole faiz ve kâr gibi artığın, bazen de ticaretin yarattığı artığın pompalanması sözkonusu olur. Bunun sonucu hangi şekilde olursa olsun bağımlılıktır. Bağımlılık emperyalizmin değişmeyen bir öğesidir. Ama net kaynak aktarımı diye de bir hesap yapabiliriz. Bazen metropolden çevreye giden kaynak, çevreden metropole giden transferlerden fazla olur, o zaman net kaynak aktarımı metropolden çevreye doğru olur. Bazen tersine döner. İyi kötü de ölçebiliyoruz bunu. Rakkas gibi bazen bir tarafa çok gider, bazen geriye gelir. Ama o işin özünü değiştirmez, bağımlılık değişmeyen öğedir, sömürü de değişmeyen öğedir.

Şimdi, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılda emperyalist sistemin bir de değişmeyen ögesi var. Yani metropolden çevreye kaynak gidiyor, yatırım gidiyor, borçlanma gidiyor, ticaret belli biçimlerde gerçekleşiyor, çevreden de öbür tarafa faiz kar transferi. Ama bir değişmeyen ögesi var: süper emperyalist aktör… Geçen yüzyılda, yani  19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarına doğru, bu İngiltere’ydi; bugün, yani 20. yüzyılın ortalarından veya ilk yarısından sonra bugüne kadar gelen dönemde, de ABD. Bu sistemde süper emperyalist aktörün ayrıcalığı vardır Süper emperyalist aktör net kaynak aktarmaksızın devamlı olarak çevreden metropole kaynak pompalayabilir. İngiltere’nin ayrıcalıklı konumu doğrudan doğruya siyasi sömürge düzeninden, yani sömürgenin hukuki varlığından kaynaklanıyordu. Amerika’nın durumu ise doların parasal hegemonyasından kaynaklanıyor. Amerika dış dünyaya karşı açık verebilen ekonomik konumunu sürdürebiliyor. Para basarak, yani ekonomik anlamda dünyayı fethetme imkanına sahip. Bunu ta 20. yüzyılın ortalarından itibaren yani Bretton Woods sisteminin kuruluşundan itibaren yapıyor.  Başta Keynes daha sonra da De Gaulle ve Fransızlar bu duruma karşı çıkmıştır. Dolara bu imtiyazı vermenin, Amerika’ya, emperyalist sistem içinde ayrıcalıklı bir konum vermek anlamına geleceğini belirtmişlerdir.
1945-50’li yılların sonrasının dünyasına bakalım. Şöyle özelikler taşıyor bu dünya.  Birincisi, çevre ekonomisi metropole karşı dış açık veriyor. Dış dünyadan bir ilk kaynak akımı, yani metropolden buraya bir kaynak akımı oluyor; doğrudan yatırım, borçlanma, -ticaretin hesaplanması biraz karışıktır ama en azından bu iki sermaye ihracı bakımından çevrenin metropolden kaynak aldığı kesindir… Çevre metropol ülkelerden net hesap değil; sermaye akımı alıyor ve dolayısıyla açık veriyor, cari işlem açığı veriyor. Aşağı yukarı, bu 40-45 sene sürüyor; yani 1990’lı yılların sonlarına kadar devam ediyor bu durum. Metropol ülkeler ise cari işlem fazlası veriyorlar. Bu ikili bölünmede, petrol ihracatçılarını bir tarafa bırakacağız yalnız; zira onların konumu biraz değişik. Metropol cari işlem fazlası veriyor, çevre ekonomileri açık veriyor. Net kaynak aktarımı döneme göre değişiyor. Kar faiz transferleri bazen dışarıdan gelen sermeye akımını aşıyor, bazen altında kalıyor. Yani bazen çevre ülkeleri emperyalist sistem içinde kazançlı gibi görünüyorlar. O dönemler biraz daha hızlı büyüyebiliyorlar, bazen ise dışarıya net kaynak pompalıyorlar. Fakat Amerika bu sistem içinde yine istisna olarak kalıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşını izleyen bir sekiz on yıllık dönemden sonra Amerika doların hegemonyasını hakkıyla kullanarak, dış dünyaya karşı esas olarak cari işlem açığı vermeye başlıyor. 80’den sonra da bunu sürekli hale getiriyor. Yani 80 öncesinde bir 10-15 yıl daha çok açık veren bir konuma geliyor ama 80 sonrasında sürekli hale geliyor bu. Eskiden İngiltere’nin kendi sömürgelerine karşı yaptığı, yatırım yapmadan kaynak pompalama, daha doğrusu aldığı kaynaktan azını pompalama işini Amerika dış dünyaya cari açık vererek sürdürüyor. Dolayısıyla metropolün diğer ülkeleri, başta Japonya, Almanya, Avrupa bütünüyle fazla veriyorlar. Petrolcüler de fazla veriyor. Üçüncü dünya ve Amerika açık veriyor. Fakat Amerika’nın açıkları henüz dengeyi bozacak durumda değil. Amerika, sistemin mekanizmalarını fazla zorlayacak bir nitelikte olmayan avantajını kullanıyor. Yani size bir örnek vereyim: 1996’da, yani aşağı yukarı Amerika’nın avantajlı durumunun kötüye kullanılmasının başladığı dönemeçten biraz önce, Amerika’nın dış dünyaya karşı verdiği cari açık toplam olarak 118 milyar dolardır. Aynı dönemde, üçüncü dünya ülkeleri, petrolcü olanlar hariç, 90 milyar kadar açık veriyor. Sonuç itibariyle, Amerika süper emperyalist konumu nedeniyle açık verirken, Üçüncü dünya da yatırım tutkusu ve yoksulluktan ötürü yeterince tasarruf yapamamasından ötürü açık veriyor. Diğer metropol ülkeler ve bir miktar da petrolcüler dış fazla vererek bu açık veren iki bloğu kapatıyorlar. Dolayısıyla Amerika üretmeden, ürettiğinden daha fazlasını kullanma, tüketmek ve başka biçimlerde kullanma imkanına sahip. İşte süper emperyalist konumun getirdiği imtiyaz…

90lı yılların sonuna doğru bu imtiyazı kötüye kullanmaya başladı. Niçin, nasıl, hangi süreçlerle ona girmiyorum; konuşmayı uzatmamak için. Öyle bir noktaya geldi ki Amerika, 118 milyarlık dış açığı, 2006 yılına geldiğinde, yani 10 yıl sonra 812 milyar dolara çıktı. Bu derecede büyük bir dış açığı artık bütün diğer bloklar fazla vererek kapatmak zorunda kaldılar. Yani üçüncü dünya ülkeleri uluslararası ekonomik ilişkilerinde artık net olarak dış fazla veren konuma geçtiler. Bunun sonunda, bütün dünya ekonomisinin bütün blokları- bazı ülkeler hariç olmak üzere- arasındaki ilişkiyi şu şekilde tarif edebiliriz: Amerika açık veriyor ve çok büyük bir açık veriyor. Petrolcüler fazla veriyor. Yeni bir pozisyona girmiş olan Çin büyük fazlalar veriyor. Petrolcü olmayan üçüncü dünya ülkeleri de dış fazla vermeye başlıyorlar. Diğer metropol ülkeler de, çoğunlukla fazla veriyor. Dolayısıyla dünyanın ana görevi ‘Amerika’yı beslemek’ oluyor. Bunun sonunda Amerika artık milli gelirine, 2006 ve 2007 yıllarının ortalamalarını göre, %6 civarından dışarıdan net kaynak aktarıyor. Çünkü Amerika dış dünyaya açık vermesinin dışında, bir de, o kadar çok yatırım yapmıştır ki; oradan elde ettiği net faiz ve kâr transferleri de pozitif durumda. Bu da daha çok net kaynak aktarımını gerektiriyor.

Bu sürdürülemez bir durumdur. Peki, ne anlama geliyor bu durum? Amerikan tüketicisi aşırı tüketebiliyor. Tasarrufu yok, Amerika’da hane halkları tasarruf etmiyor. Devlet emperyalist maceralara adeta sınırsızca girebiliyor. Kamu kesimi açık veriyor ve ABD özel sektörü düşük tasarruf oranlarıyla, yani kendi öz kaynaklarını çok az kullanarak yatırım yapabiliyor. Böylece Amerika adeta yoksul bir ülke gibi milli gelirinin %13’ü civarını ancak tasarruf eden, bazı sektörleri ise hiç tasarruf etmeyen bir konumda faaliyetine devam etmiş oluyor. Şimdi gelelim bugünkü krize. Bunun sürdürülmesi mümkün değil ama bu aynı zamanda dünyanın şurasından veya burasından Amerika’yı finansal bakımdan besleyecek kaynak akımlarına da yol açıyor. Zira bizim bir ilkel iktisat mantığı söyle bir şey der; “…dış açık –onlar bir de kötü Türkçe kullanırlar- finanse edildiği müddetçe sorun değildir…” Oysaki Amerika’nın dış açığının olması demek dünya ekonomisinin başka aktörlerinin Amerika’ya, şişen borsaya ve şişen devlet tahvilleri piyasalarına kaynak pompalamaları demektir. Amerika’nın mevcut finansal sisteminin şişkinleşmesinin üç unsuru vardır: Öncelikle borsa şişkinleştiği ölçüde mali sistemin tamamı şişkinleşir; iki, Amerikan dolarlarını kabul eden ülkelerin katkılarıyla finansal sistem şişkinleşir ve son olarak üç, şişen borsa ve şişen dolar sirkülâsyonunun yan ürünü olarak şişen konut piyasaları aracılığıyla finansal sistem şişkinleşir. Bu şişkinleşme, finansal sisteme abartılı bir manipülasyon imkanı yaratır. Olayın öbür tarafı da şudur: Finans kapital Lenin’in zamanında söylediği gibi parazit bir düzenlemedir ve kupon keserek yaşamayı hayat tarzı haline getirmiş olan rantiyelere ve parazit özellikleri ile devlete, yani tekelci sermayenin devletine dayanır. Bu şu anlama geliyor; bu sektörler israfçı ve parazit özellikleri abartılı sektörlerdir, fazla kazanma tutkusu içindedirler. Fazla kazanma tutkusu yüzünden büyüme hızıyla yetinemezler. Amerika gibi orta dönemde %3 civarı büyüyen bir ekonomide kazançlarının yıllık ortalamasının %3 olması bunları doyurmaz. Sadece faiz değildir bunların kazançları. Aynı zamanda kâğıttan servetin değer artışıdır sözkonusu olan. Yani borsanın yükselmesi servetlerine eklenti yapar, konut sahiplerinin ev değerlerindeki ve devlet tahvillerinin değerlerindeki artışlar bunların servetlerine katkı yapar. Ve bu artışı bir gün değere, gelire çevirme beklentisi içine girerler. Ayrıca, Amerikan işçi sınıfı da bu oyunun içine ortak edilmiştir. Çünkü adamların ücretlerini düşük tutup, tüketimlerini artırmanın yolu budur. İşçi sınıfının ücreti düşük tutulur, konutunun değeri artar. Bunların emeklilik fonları borsaya yatırılmıştır. Sosyal devlet olmadığı için; işçilerin emeklilik gelirleri veya tazminatları borsadaki yükselmeyle bağlantılıdır. Borsa yükseldikçe adam kendisini varlıklı hisseder, açıktan harcar. Evinin değeri yükseldikçe yine kendini varlıklı hisseder, evini ipotek ederek otomobil alır, çocuklarının üniversite masraflarını, harçlarını öder ve yeni bir ev almaya dahi gidebilir. İşte patlaması kaçınılmaz olan balon buydu ve sonunda patladı.{jcomments on}