Mehmet Babeki
‘Hamdolsun’ tarzı ekonomi politikasının yerini göreli bir telaşa bırakmasının ardında ise, krizi en derin biçimde yaşayan merkez ülkelerin elbette boş durmayarak krizi çevre ülkelere yayma stratejisi yatıyor. Emperyalist merkezlere tam bağımlı şekilde yaşamını sürdüren Türkiye ekonomisinin IMF ile görüşmelere başlaması yalnız Türkiye siyasetini ilgilendiren bir karar olmaktan çok, uluslararası finans kapitalin faturayı ‘çevre’ye yayma girişiminin bir ürünüdür.
Küresel ekonomik krizin, artık en liberal iktisatçılar tarafından bile 1929 ekonomik bunalımı ile karşılaştırıldığı bir dönemde, uzunca bir süre yabancı sermaye akışı ile ayakta duran Türkiye ekonomisinin hangi yönde ilerleyeceği sınıflar mücadelesinin başat sorularından biri haline geldi. ABD, Kanada, İngiltere gibi uluslararası finans kapitalin merkez ekonomilerinden yükselen toz duman arasında Türkiye hükümetinin rahat bir tavır sergileme çabası bugünlerde yerini göreli bir telaşa bırakıyor.
Krizin ilk ve yakıcı etkilerinin daha çok merkez ülke ekonomilerinde görülmeye başlanması ve o yönde gelişmeyi sürdürmesi, Tayyip Erdoğan’ın ‘hamdolsun’ ifadesinde somutlanan rahatlığın önemli gerekçelerinden birisi. Hesaba göre merkez ülke ekonomilerinin bunalımı ile birlikte sermaye gelişmekte olan ülke ekonomilerine yönelecek, böylece Türkiye açısından bir zorunluluk olan sıcak para girişi sürecekti. Liberal iktisatçıların krizin çevre ülkelerden çok merkez ekonomileri vuracağı tahmini de sermaye hareketlerindeki bu yön üzerine kuruldu. Maliye Bakanı’nın Almanya’da yaşayan Türklere, birikimlerini getirmeleri halinde nereden buldun gibi bir soru sorulmayacağını açıklaması da sermaye akışı beklentisinin hükümetin kriz karşısındaki merkezi siyaseti haline geldiğinin göstergelerinden biridir.
‘Hamdolsun’ tarzı ekonomi politikasının yerini göreli bir telaşa bırakmasının ardında ise, krizi en derin biçimde yaşayan merkez ülkelerin elbette boş durmayarak krizi çevre ülkelere yayma stratejisi yatıyor. Emperyalist merkezlere tam bağımlı şekilde yaşamını sürdüren Türkiye ekonomisinin IMF ile görüşmelere başlaması yalnız Türkiye siyasetini ilgilendiren bir karar olmaktan çok, uluslararası finans kapitalin faturayı ‘çevre’ye yayma girişiminin bir ürünüdür. York Üniversitesi’nden Kanadalı iktisatçı David McNally, BBC Türkçe servisine verdiği demeçte bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “Bence IMF’nin oluşturduğu bir model var ve bu modele göre krizin en yoğun etkisi, merkezden kalkınmakta olan Türkiye gibi ülkelere doğru yayılmalı. IMF görevinin çevre ülkeleri değil, sistemin merkezini kurtarmak olduğunu düşünüyor. Söylediğim gibi onların modeli her zaman bu olmuştur. İkinci bir neden de ideolojik. IMF’de şöyle bir anlayış var: Eğer bir hükümet IMF’ye borç için başvuruyorsa, aldığı borcu geri ödemek için kamu harcamalarını kısmalı. Böyle hareket ederek de temel mantıklarını şöyle ortaya koyuyorlar: Öncelikli olan uluslararası finans kuruluşlarıdır, ulusal ekonomiler ya da insanların (bu durumda Türkiye’deki insanların) yaşam standartları değildir.”
Kriz döneminde IMF’nin misyonu
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerini emperyalizme tam bağımlı kılma sürecini yönetmek için oluşturmuş bir kurum olan Uluslararası Para Fonu ile Türkiye arasında 20. kez stand by anlaşması imzalanmak üzere. IMF’nin çalışma ilkeleri konusunda McNally’nin yukarıdaki ifadeleri, bu kurumun Türkiye emekçi sınıflarının bilincinde oluşturduğu hatıra ile ne kadar örtüştüğünü söylemeye gerek yok. Türkiye büyük burjuvazisinin her türlü ihtiyacı karşısında yardıma koşan fon, aktardığı paranın karşılığında hükümetlerden kamu harcamalarının kısılması başta olmak üzere almayı şart koştuğu önlemler ile hem kendi parasını geri alıyor hem de borcu emekçi halkın sırtına yüklüyor. Kuruluşundan itibaren emperyalizm ile çevre ülkelerin emekçileri arasındaki çelişkinin somut bir ifadesi olan bu kurum son küresel kriz gündeminde de uluslararası sermayenin imdadına koşuyor. Emperyalist merkezlerin piyasalarına devasa yardım paketleri sunarak içinden çıkmaya çalıştıkları kriz durumunda gelişmekte olan ülke ekonomilerinin IMF boyunduruğu ile kamu harcamalarını kısmaya yönelmesi, bu ülkelerdeki ekonomik durgunluğun derinleşmesi yani krizin merkez ülkelerden çevre ülkelere taşınması anlamına geliyor. Türkiye ile girişilen pazarlığın sınırı henüz netleşmemiş olmakla birlikte Boratav’a göre IMF’nin Kasım ayı içinde Ukrayna, Macaristan, İzlanda ve Pakistan ile yaptığı anlaşmaların incelenmesi IMF’nin kriz dönemindeki işlevi konusunda fikir verebilir. Bu koşullarda imzalanacak bir stand by anlaşmasının en kritik öğesinin, makro-ekonomik politikalarda daraltıcı mı yoksa genişletici bir yolun mu izleneceği sorusu olduğunu vurgulayan Boratav, İzlanda ile yapılan anlaşmada maliye politikasının sıkılaştırılmasını önermeyen IMF’nin bu ülkeye açıkça kıyak geçtiğini savunuyor. Zira Ukrayna, Macaristan ve Pakistan ile imzalanan anlaşmalar bu bakımdan geleneksel IMF politikaları ile uyumlu olmakla birlikte, kurumun kriz stratejisini de açığa çıkarıyor. “Diğer üç ülke de küçülmektedir; ancak, onlar için maliye politikalarının sıkılaştırılması önerilmekte; bütçe açıklarının milli gelirin yüzde 1’i ile yüzde 4’ü arasında aşağı çekilmesi hedeflenmektedir. Macaristan’da, kamu personel giderleri ve emekli ödentileri bu çerçeve içinde düşürülecek; kamu sektörünün şişkinliği böylece azaltılarak “özel sektörün büyümesi için mekân yaratılacaktır.” Pakistan’da ise, tüketicilerin ve çiftçilerin korunmasını hedefleyen sübvansiyonların kaldırılması hedeflenmektedir.” Gerek Boratav gerekse McNally, IMF ile Türkiye arasında imzalanması beklenen anlaşmanın koşullarının İzlanda istisnasına uymayacağından tamamen eminler.
Fatura ezilen dünya emekçilerine
Küreselleşme olgusunun emekçiler için değil de emperyalist kapitalizm için, onun tarafından ve tamamen onun lehine işleyen bir proje olduğu son kriz ile yeniden ilan oldu. Kâr dönemlerinde ezilen dünya emekçileri üzerinde katmerlenen sömürü çarkı, küreselleşmenin açtığı yeni ‘olanaklar’ ile kriz dönemlerinde de faturayı ezilen dünyaya yüklemek için kullanılıyor. ABD emlak piyasalarından başlayan çöküşten çıkış yolu, elbette Pakistanlı çiftçinin ürününe, Macaristan’daki emeklinin maaşına ya da Türkiyeli işçilerin örneğin sağlık harcamalarına uzanmayı başarıyor.
Türkiye açısından krizin emekçi sınıflar nezdinde neler getireceği açıktır. Patronlar için uygulanabilecek ilk ‘makul’ önlem işçi çıkarmaktır. ILO’nun tahminlerine göre kriz döneminde dünya çapında 20 milyon insan işten çıkarılacak. Bu rakamın yalnızca kayıtlı çalışanları kapsadığı da düşünüldüğünde, kayıt dışı ekonominin hüküm sürdüğü Türkiye gibi ülkeler için fatura daha da kabaracak. Bunun örneklerini yılın ikinci yarısından itibaren çarpıcı biçimde görüyoruz. Kasım ayı içinde Akbank, 1000 çalışanının işine son verdi. Bu rakamın önümüzdeki günlerde artacağı söyleniyor. Akbank’tan gelen büyük hamlenin gölgesinde, ülkenin dört bir yanından yüzlerce işyerinden binlerce işçi çıkarılıyor. Ancak yaşanan gelişmeler hükümetin şaka gibi önlemleri gündeme getirmesini engellemiyor. Bir yandan krizin faturasını yoksulların sırtına yüklerken, diğer yandan işsizlik sigortasında biriken parayı bile özel sektörün hizmetine vermek için çalışmalar yapılıyor. Başbakan’ın işsizlik karşısında bulduğu çözüm ise TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nu ikna ederek her işletmenin bir işçi almasını sağlamak. IMF ile pazarlığa giderken yapılan uçak yolculuğunda Başbakan ile TOBB Başkanı arasında geçen bu ‘şakalaşma’ sınıf mücadelesinin bugünkü durumuna ışık tutuyor.{jcomments on}