Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Geleneği devrimci bir biçimde tarif etmek

 

Yarınlar

lenin8Yerkürede Marx’ın hayaleti dolaşıyor, yine… Yarım yüzyıldan fazla bir zamandır binlerce kez öldüğü, geri gelmemek üzere gittiği ve hiçbir toplumsal gerçekliği açıklama yeteneği taşımadığı ilan edilen ama her seferinde tekrar sahnede görünen bir hayalet… Kapitalizm ne zaman çamura gömülse, onun ideologlarının “Acaba Marx haklı mıydı?” diye sorması adettendir. Elbette bu soruyu sorma pervasızlığını göstermeleri, onların Marx’ta, devrimci bir sınıf eyleminin zeminini tanımlayan ve yolunu açan bir düşünür değil eninde sonunda kapitalizmi iyi incelemiş bir iktisatçı görebiliyor olmalarıyla ilişkilidir. Sovyetler Birliği’nin, sosyalizm yolunda ilerleyen bir Çin’in, Uzak Asya’da ya da Latin Amerika’da komünistler önderliğinde iktidara yürüyen halk hareketlerinin varlığı koşullarında hiçbiri böyle bir şeye cesaret edemezdi. Çünkü Marx, onun fikirlerini savunarak kapitalizme karşı bayrak açan devrimlerin bir politik gerçeklik olarak gündeme girmesiyle, burjuvazi nezdinde ‘entelektüel zenginlik’ olmaktan çıkıyor.

Marksizmin akademikleştirilerek ‘öğrenilen’ bir şey haline gelmesi, Marx’ın izleyicileri açısından görevin ne olduğunu da açık seçik hale getiriyor. Marx’ı ‘klasik’ler arasından çıkararak ‘politik’ler arasına yerleştirmek… Marksizmi güncel sınıf mücadelesinin içine sokmak, yeniden, gücünün gerçek kaynağıyla buluşturmak… Marksizmi sindirilemez hale getirmek… Bunu geçen yüzyılın başında yapan Lenin’di. Burjuvazinin Marx’ı hatırladığı koşullarda devrimciler Lenin’i hatırlamalıdır. Burjuvazi Marx’tan neyin yanlış olduğunu öğrenmeyi umuyor. Lenin ise kapitalizmi alt etmeye çalışanlara yol gösteriyor. Burjuvazinin Lenin’i hatırlamak istememesine şaşmamalı, ondan öğrenecekleri hiçbir şey bulunmuyor.

Lenin’i, örgütlü kitlelerin devrimci gücünü eski iktidarı alaşağı etmek üzere hazırlanmaya yönelten tarihsel deneyim, aynı zamanda fikri faaliyeti ile pratik faaliyeti arasında herhangi birini görmezden gelerek ‘sindirme’ olanağını da ortadan kaldırmıştır. Bu yüzden, işçilerin ve genel olarak emekçilerin politik bakımdan püskürtüldüğü koşullarda burjuvazi, Marks’a en azından bir düşünür olarak bir değer vermeyi aklından geçirebilir. Ama Lenin için hiçbir koşulda bunu yapamaz. Lenin, tarihsel eylemiyle, bu kapıyı onların yüzüne kapatalı en azından 90 yıl geçmiş bulunuyor. Lenin burjuvaziye, kendisine karşı centilmenlik yapma şansı bile bırakmıyor.

Marx’ı kapitalizmin nesnel yasalarını açığa çıkaran bir düşünür haline getirerek, o yasalardan türeyen politik sonuçları hasıraltı etmeye çalışmak, burjuvazinin Marksizm karşısında taşıdığı kalkanlardan birisi olarak sıklıkla kullanılmıştır. Marx Kapital’de, “Kapitalist, alıcı kişiliği içinde işgününü mümkün olduğu kadar uzatmaya, ve elinden gelse bir işgününden iki işgünü çıkartmaya çabalama hakkını kendisinde görmektedir. Buna karşılık, satılmış olan metaın özel niteliği, onu satın alanın tüketme isteğine bir sınır konulmasını gerektirmekte ve işçi, işgününün belirli normal bir süreye indirilmesini isterken, satıcı olmaktan gelen hakkını kullanmaktadır. Öyleyse burada bir karşıtlık, her ikisi de değişim yasasının damgasını taşıyan iki hak arasında bir çatışma vardır. Eşit haklar arasında son sözü kuvvet söyler” demişti. Lenin son sözü kuvvetin söylediği bu ilişkide, eğer işçilerin güce dayalı bir hazırlıkları yoksa hiçbir şeylerinin olmadığını söyleyerek başlamıştır. Bir kere devrimin güce dayalı bir hesaplaşma olarak ortaya konmasından sonra mesele, o gücün oluşturulması ile ilgilidir.

Burjuva demokratizminden sola aktarılan her tür idealizme karşı Lenin, ihtilalci bir bütünlüğü temsil eder. Devrim, devrimin bağrında filizlendiği nesnellikle ilgili bildiklerimizin doğruluğu kadar, iradî ve hazırlıklı bir eylem aracılığıyla nesnel olanın zorlanmasının ve kırılmasının ürünüdür. Ve bu tür bir devrimcilik, ezilen bütün kesimleri devrimci bir öncünün arkasında toplayarak doğru anda gericiliğin tepelenmesini her şeyin başına koyar. Bütün olguları ve kavramları ayrıştıran eksen, bir işçi iktidarı arayışıyla belirlenir. Biz buna devrimci sosyalizm diyoruz.

Lenin’i devrimci bir geleneğin zorunlu unsuru olarak değerlendirmek, onun tarihsel önderler arasında doğrunun tek temsilcisi olduğu ve diğerlerinin hep hatalı olduğu anlamına gelmez. Lenin, kendisinden sonrakilere, onlar tarafından sürdürülmek üzere bıraktığı karakteristik ilkeler açısından zorunludur. Şiddete dayalı devrim ve bu devrim için öncü örgütün zorunluluğu… Açık ki bu iki ilke, bir gelenek açısından işin tamamlandığı değil başladığı yerdir.

Geleneği devrimci bir biçimde tarif etmek
Gelenek, çoğunlukla kim olduğumuz sorusuna verilecek yanıtla ilişkili görünür. Gerçekte ise gelenek, öncelikle ne yapacağımız, ne yapmak istediğimiz sorusunun yanıtını içerir. Bu bakımdan gelenek, sadece devraldığımız değil aynı zamanda yeniden gerçekleştirdiğimiz bir şeydir.

1631 yılında Koçi Bey, 4. Murat’a yazdığı risalesinde, Osmanlı’da toplumsal yapıda ve devletin işleyişinde ortaya çıkan bozulmaları, eski geleneklerden ve kurallardan kopmayla açıklamaktaydı. Önce Osmanlı Altın Çağ’ının niteliklerini açıklayan Koçi Bey, daha sonra bu işleyişin nasıl değişime uğradığına değinir ve eski parlak dönemlere ulaşmak için geleneklerin tekrar uygulanmasını önerir. Koçi Bey, risalesini kaleme aldığı dönemdeki sorunların çözümlerinin, gelenek içinde bulunduğuna emindir.

Yaygın sol kavrayışta da gelenek, Koçi Bey’den farklı bir biçimde ele alınmaz. Bu kavrayışla gelenekler, günümüzdeki sorularının yanıtlarını içinde barındıran, bu bakımdan yenilenerek gerçekleştirilmekten çok, öğrenilen ve uygulanan bir şeydir. Öyle olduğu içindir ki, kendisini öncelikle bir ‘gelenek’ olarak tarif eden pek çok yapı açısından, Türkiye sosyalizminin sorunu, o geleneğin yeterince kavranmaması olarak görülür. Aynı geleneği sahiplenen çevreler arasındaki tartışma ise pek çok bakımdan ‘meal’i ortaya çıkarmaya yöneliktir. Eğer öyle olmasaydı, somut bir politik soruna yanıt olarak kimse, geleneği kavramamaktan gelen hatalara işaret edemezdi.
Her ‘gelenek’çi açısından, o geleneğin güncel başarısızlığının (yani iktidar iddialı bir hareket haline gelememesinin) çoğunlukla öznel, geleneğin dışında kalanlar açısından ise nesnel açıklamaları bulunur. Bütün doğruları içeren geleneği savunanlar önderlik hataları yüzünden başarısız olmuşken, o geleneğin dışında kalanların zaten bir başarı kazanma şansı yoktur. Çünkü ellerinde, karanlıkta yollarını bulmalarını sağlayacak bir madenci feneri yoktur. Geleneğin bir madenci fenerine benzetildiği bu tasarım, sınıf mücadelesini zifiri karanlık olarak görmek zorundadır. En çıplak gerçeğin bile, geleneğin bilgisine olan ihtiyacı vurgulayabilmek için, gelenek tarafından açığa çıkarılmak üzere önce üzeri örtülür. Maddi gerçeklik gerçeklik haline gelebilmek için geleneğe muhtaçtır. Gerçek gerçek olduğu için değil, gelenek onu bir gerçek olarak kutsadığı için gerçektir. Bu haliyle gelenekçilik, mensuplarına sadece onlara bahşedilmiş bir aydınlanma vaat eder. Bu anlayışın bir iç huzur verdiğini kim reddedebilir?

Oysa devrimci sosyalizmin, toplumsal gerçekliği hem bilmek hem de değiştirmek bakımından gücü, soruların yanıtlarını zaten elinde tutuyor olmasıyla ilgili değildir. Bu yanıtları bulma yeteneğinde saklıdır. Karmaşık, çelişen, birbirine indirgenemeyen çeşitli düzeylerin toplamından oluşan bir gerçeklik her şeyi açıklayan bir ‘gelenek’ aracılığıyla çözümlenmez. Sosyalist hareketlerin gerçek tarihi de zaten her durumda doğruyu temsil eden bir geleneğin varlığı iddiasını gülünç duruma düşürecek birçok örnek içerir.

Sözgelimi Lenin sonrası dönemin en uzun ömürlü geleneği olan Troçkizm, Sovyetler Birliği’nin soldan eleştirisi olarak kimi önemli vurguları içermekle birlikte, onu karakterize eden temel unsurun Sovyetler Birliği eleştirisinden ibaret olması itibariyle mirasçılarına bir eleştiri literatürü dışında bir şey bırakmaz. Oysa geleneğin sosyalistleri, başka sosyalistlere karşı değil, kapitalizme karşı silahlandırması gerekir. Bu bakımdan troçkizmin söyleyecek çok az lafı vardır. Çünkü bu gelenek açısından, Ekim devrimi dışındaki hiçbir devrimci deneyim, pek de devrimci olarak görülmez. Ekim devrimi ise daha doğumunda, bürokrasi tarafından gaspedilmiştir. Öyleyse? Önderliğinde yer almadığı bütün devrimci girişimleri baştan eleştirmek ve sosyalizmi inşa etme denemelerini tamamen reddetmek, troçkizmi tarihin dışında bırakır. 20. yy boyunca, sahipleneceğimiz büyük meydan okuma, bir illüzyon haline gelir. Öte yandan hem Troçki’nin hem de izleyicilerinin, Sovyetler Birliği’ne, Komintern’e ve daha sonraları Avrupa Komünist partilerine dönük eleştirilerine de kolayca sırt çevrilemez.

Bir başka örnek olarak, 50’li yılların ortasından itibaren dünya çapında büyük bir devrimci rüzgâr estirmiş olan Maoizm değerlendirilebilir. Sosyalist hareket içinde kendisini Mao ile tanımlayan akımların varsaydığının aksine, gerçekte homojen bir Maoizm bulmak oldukça güçtür. Komintern’in burjuva milliyetçi Kuomintang ile ittifak konusundaki açık yönlendirme ve zorlamalarına rağmen komünist partinin tek başına iktidarına yönelen Mao ile, 1970’li yılların Çin dış siyasetini merkeze alan bir perspektifle iki süper güce karşı gelişmiş kapitalist ülkeleri de içeren bir birleşik cephe öneren Mao arasında açık bir uzlaşmazlık vardır. 1949 Mao’sunun, 1970-76 Mao’sunun öğütlerini izleyecek olsa Çin’de iktidarı bölüşmek zorunda kalacağı kesindir. Şimdi her Maoist şu soruyla karşı karşıyadır: Hangi Mao’nun izleyicisiniz? Leninistler açısından yanıt açıktır, Kuomintang’a karşı Stalin’in telgraflarına rağmen devrim yapan Mao, devrimin safındadır. Kruşçev’e karşı dünya çapında devrimi savunan ve sahiplenen Mao da öyle. Ama bu katkıları ve mirası sahiplenmek Lenin referansından fazlasını gerektirmez. Her iki örnekte de görülmektedir ki gelenek, tarihsel kişilerin ve olayların tasnifi ile ilgili bir sorun değildir. Sorun geleneğin bu deneyimlerin toplu bilançosu ile ortaya konulan ve bugünün dünyasındaki politik saflaşmalarda tekrar inşa edilen bir anlayış olarak ele alınmasıdır.

Bizim anladığımız gelenek, somut gerçekliğin somut olarak tahlil edilmesini öneren; hemen ardından bu somut durumda devrimin, devrimci öncünün ve bu öncüyle sistemi yerle bir etme gücü taşıyan kitleleri buluşturmaya yönelen perspektiftir. Dünya çapında sosyalistler arasındaki temel ayrım devrimcilik ile reformculuk arasındaki ayrımdır. Bu ayrımı hem teorik hem de politik düzeyde tarihsel bir ayrışma haline getiren Lenin’i bu perspektifin en güçlü temsilcisi saydığımız için kendi geleneğimizi önce onun ismiyle anıyoruz.{jcomments on}