Cevahir Ölmez
68’in 40. yıl dönümünde ODTÜ’den devrim sesinin yeniden yükselmesi, ODTÜ’nün kendi tarihine sahip çıkması, o tarihle ancak siyah beyaz nostalji filmleri aracılığıyla yüzleşebilen liberal zerzevatı epeyce rahatsız etmiş görünüyor. Belki yürüyüş boyunca ısrarla devrim sloganları atılmasa, 68’in marşları okunmasa ve en önemlisi bugün için devrim iddiası taşınmasa o zaman liberallerin alkışlarına mazhar olabilirdi bu etkinlik.
1968 yılında ODTÜ stadyumuna yazılan ve 68 hareketinin Türkiye’de bıraktığı en önemli izlerden biri olarak kabul edilen devrim yazısı, yazılışının 40. yılında 40 yıl önceki yaratıcılarının da katılımıyla ODTÜ öğrencileri tarafından yenilendi. 10 Ekim 2008 Cuma günü öğle saatlerinde Hazırlık binası önünde toplanan 500’den fazla öğrencinin yürüyüşe geçmesiyle başlayan coşkulu etkinlik, yol boyunca yaşanan katılımlarla devam etti. İlk durak Rektörlük binası önünde bulunan 9 direk anıtı oldu. 2 Aralık 1977’de Rektörlük önünde toplanan öğrencilerin üzerine, binanın içinden el bombası atılması sonucu hayatını kaybeden bir devrimcinin anısını yaşatan ve o dönemki dokuz aylık boykotu temsil eden 9 direk anıtı önünde Türkiye devrimci hareketinin tüm kayıpları için saygı duruşunda bulunuldu. Yapılan kısa anmanın ardından tekrar harekete geçen grup yurtlar bölgesini de dolaşarak saat 14:30 civarında stadyuma ulaştı. Eylem komitesi tarafından her harfin sınırları çizilmiş ve ayrı ayrı sorumlular belirlenmişti. İlk boyayı yazının 1968’deki yaratıcılarından Mete Ertekin’in vurmasıyla birlikte beşer kişilik gruplar halinde içeri alınan öğrencilerin tamamının katılımıyla devrim yazısı yeniden yazılmış oldu.
68’in 40. yıl dönümünde ODTÜ’den devrim sesinin yeniden yükselmesi, ODTÜ’nün kendi tarihine sahip çıkması, o tarihle ancak siyah beyaz nostalji filmleri aracılığıyla yüzleşebilen liberal zerzevatı epeyce rahatsız etmiş görünüyor. Belki 40 yıl önce beyaz boyayla yazılan yazı bugün gökkuşağı renklerinde yeniden boyansaydı bu rahatsızlık doğmayabilirdi. Belki yürüyüş boyunca ısrarla devrim sloganları atılmasa, 68’in marşları okunmasa ve en önemlisi bugün için devrim iddiası taşınmasa o zaman liberallerin alkışlarına mazhar olabilirdi bu etkinlik. Ama olmadı. ODTÜ öğrencileri okullarının simgesi haline gelmiş olan bu izi, yazılışındaki meydan okumanın hakkını vererek tazelediler. 9 direk önünde nasıl basit bir insan hakları ihlalini kınamadılarsa, stadyumun merdivenlerine de yalnız gençlik düşlerini değil iddialarını da yazdılar.
Liberaller tarafından bir düş olarak kabul edilebilen soyut bir devrim fikri, somut bir iddia haline geldiğinde tüyler ürpertici bir nitelik kazanır onlar nezdinde. Tam da bu nedenle stadyumdaki yıpranmış yazı, eski bir düş, bir tür tarihi eser olarak onların da övünerek anlatabilecekleri bir yerde duruyorken, şimdi o stada yeniden baktıklarında korkulu düşlerini hatırlıyorlar. Kariyerini Taraf gazetesinde köşe yazarak parlatmayı hedefleyen bir ODTÜ’lü genç bu korkusunu “Devrimin bir bakıma maneviyatı ortadan kaldırıldı” diyerek dile getiriyor.(1) İşte soyut bir düş ile somut bir iddia arasındaki fark bu maneviyat sevgisinde gizli. Bu çok bilmiş genç liberal, “Ki maneviyat olgusu ve maneviyat olgusunun duygulara hitap ve ruhlara sirayet edebilme yetisi, “ezilenlerin yanında olma” sloganını çok iyi kullanan sol ideolojilerin yayılmak amacıyla kullandığı en büyük silahlardan biriyken; bir kaç saat içinde vurulan “fırça darbelerinin” bir yandan “Devrim” yazısının harflerini belirginleştirirken bir yandan da yazının ruhunu sildiğini düşünüyorum.” diyerek solu analiz etmeyi de ihmal etmemiştir. Ancak daha önemlisi yazının ruhunun silinmesi iddiasıdır. Bu tür gençler ile o yazıyı yeniden yazan yüzlerce ODTÜ öğrencisi arasındaki fark da yazının ruhundan ne anlaşıldığıdır. Devrimin kendisi sıcaktır, el yakar. Ruh ise görece soğuktur ve algılayanın görmek istediği şekli almaya daha müsaittir. Aynı şekilde 40 yıl önce o yazıyı yazanların somut devrimciliği bugün bile tartışma konusu değilken, yazının kendisi, yani liberallerin “ruh” dedikleri tartışmaya açık bir konu halini alabildi. Ancak yazının şimdiki hali bu “ruh” tartışmasını başlatmaktan çok, onu bitiriyor. Liberaller ODTÜ stadyumundaki devrim yazısına sempatiyle bakabilmek için en azından bir 40 yılın geçmesini bekleyecekler.
Hala güncel ve rasyonel
Her çeşit eski solcunun 68’in sözünü ederken mistik ve masalsı bir dünyadan bahseder gibi konuşması gerçekte bugünün dünyasında benzer bir çıkışın olanaksız olduğunun altının çizilmesinden başka bir anlam taşımıyor. ODTÜ stadyumundaki yazının da eski haliyle kalmasının savunulması, ‘devrimci ODTÜ’nün de artık sadece tarih sayfalarında bulunabileceği anlamını içeriyor. O günün devrimci gençleri olan bugünün eski solcularına bakılırsa devrimcilik bugünün dünyasında rasyonel bir iş değildir. Devrimcilerin devrim için onca uğraş vermiş fakat sonuçta başarı kazanamamış olmaları eski solcular için şimdi kavuştukları olgunluk düzeyinde rahatlıkla anlaşılabilir. Zamanında bu irrasyonel dünyaya kendilerinin de kapılmış olmaları, bugün verdikleri pek demokratik özeleştirilerin konusunu oluştururken, onlara bugün devrime ve devrimcilere saldırmak için bir öncelik de tanıyor. Eski devrimciliği bile kuşkulu olan Baskın Oran’a 68’i milliyetçilikle damgalama hakkını biraz da eski solculuk vermiyor mu? “Bizler 60’larda Ankara’da dil öğreten yabancı kültür derneklerine “kültür emperyalizmi” dedik. Bıraksalar, bir kabilenin öbür kabileye saldırmasına da emperyalizm diyecektik. Bakmayın, biz o zamanlar burjuvazinin “milli” ve “komprador” diye ayrıldığına bile inanmıştık. Aynen Ermeni diasporasının “jenosit”ine benzer biçimde, antiemperyalizmi tepe tepe kullandık.” (2) diyerek kendi kalın kafalılığını 68 hareketine mal etmeye çalışan Oran elbette yalnız değil. Murat Belge Ergenekon tartışmalarının sıcaklığında bugünün devrimcilerine devrimden vazgeçme çağrısı yaparken, önümüze yeni bir hedef koyuyor: Formel demokrasi! Belge’ye göre “’Devrim’ dediğiniz o şey, inanılmaz derecede olağandışı koşullar oluşmadıkça, Türkiye’de olmaz. Burada şu konjonktürde iki ihtimal, iki yön var: liberal demokrasiye açılmak ya da pleb/patrisyen bir faşizm koalisyonunun sultasına girmek.” (3) Buradan bakıldığında ODTÜ stadyumunda şimdi daha bir heybetle duran devrim yazısının, ‘bırakın bu işleri’ çağrısı yapan eski solcular ve onların cahil çömezleri tarafından nasıl bir hoşnutsuzlukla izleneceği kolaylıkla görülüyor.
Devrime tarih biçen bir kısım solcu için, düzenin hala ayakta duruyor olması devrimciliğin kendisini sorgulamak için yeterli olabilir. Bu tip insanların ki yukarıda verilen iki isim bu örneğe tam oturmaktadır, bir fiyatı vardır. Hasan Yalçın’ın deyimiyle bunların fiyatı başarıdır. Başarı varsa işin içinde olacaklar, başarının gelmekte gecikmesi durumunda ufak ufak yol alacaklardır. Bunlara göre devrimciliğin somut sonucu kişisel bir ego tatmininden fazla değildir. Ve egolarının aç kaldığı durumlarda bunlar devrimciliği rasyonel bir uğraş olmamakla suçlamaktan çekinmezler. Bu düşünce dünyası içinde döneklik söz konusu olamaz. Olsa olsa aklın başa gelmesinden söz edilebilir. Ve akılları başlarına gelmiş bu eski solcu takımı için ‘başarı’nın çok ötesinde fiyatlar biçilebilir artık. Piyasa ekonomisinin ‘rasyonel’ değerleri devreye girmiştir bir kere.
Oysa devrimcilik hiçbir zaman sadece akılla yapılmaz. Devrimciler Tuzla’da filikaya bindirilip ölüme gönderilen işçilerin gözlerinde tersane sektörüne ait rakamlardan fazlasını görürler. İsrail tankının karşısına dikilen Filistinli çocuğun elindeki taş, rasyonalizmin dünyasında açık bir yenilginin bir kare öncesindeki ‘an’ı ifade ederken devrimciler Filistin halkının zaferinden, tam da ellerinde ne varsa onunla mücadele ediyor oldukları için kuşku duymazlar. Yani devrimcilik sadece bir akıl işi değil, aynı zamanda bir vicdan işidir. Tersinden de düşünmek gerekir. Devrimciliği yeterince rasyonel bulmayanların bundan iki ay öncesine kadar neo-liberal düzene ayak uydurmanın yollarını aradıkları bir dünyada, neo-liberalizmin çöküşünü yıllar öncesinden görenler yine devrimciler olmuştur. Yani, devrimcilikle döneklik arasındaki değerlendirme yalnızca akıl kriterine göre yapıldığında dahi, döneklerin ve karşı devrimcilerin durumu içler acısıdır.
ODTÜ’lüler devrim yazısını, bir devrim ve devrimcilik tartışması açmak için belirginleştirmediler. Türkiye’nin politik saflaşmasında iki ana kutbu oluşturan ve her konuyu kendi özne konumlarıyla açıklamaya yeltenen liberalizm ve ulusalcılık için, dokunulamaz ve el atılamaz bir başlıktır devrim. Devrim bir gönül işi olmaktan çıkıp bir iddia ve bir cüret halini aldığında, ete kemiğe büründüğünde burjuva sözcülerini kendinden uzaklaştırıyor, gerçekte var olan mesafeyi açığa çıkarıyor. ODTÜ stadyumunun merdivenleri, eskiyi ve çürümüşlüğü temsil edenle yeniyi, eşitliği ve özgürlüğü temsil eden değerler arasında devasa bir duvar gibi dikiliyor. Selam olsun!
(1) http://www.taraf.com.tr/haber/19128.htm
(2) http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7060
(3) http://www.taraf.com.tr/makale/1273.htm{jcomments on}