Ulaş Karakul
Emperyalizmin bölge çapındaki planlarına teslim olan her hâkim sınıf, emperyalizmin rızasıyla kendi Kürdünü ezme hakkı kazanır. Ne kadar ileriye gidilebileceği uzlaşmanın kapsamı ve sınırları tarafından belirlenir. Bu çerçevede emperyalizm eliyle ne Kürtlerin ne de başka bir halkın eline özgürlük geçmez. Ancak bir koz olarak kullanılmak ve zamanı geldiğinde ateşe atılmak geçer.
Türkiye sosyalistlerinin Kürt sorununun anti-emperyalist bir perspektifle ele alınmadıkça Kürt hareketinin devrimci, halklara özgürlük getirebilecek bir dinamik olma şansını yitireceğini söylemesi, çoğu kez bir tür bilgiçlik olarak değerlendirilmiştir. En çok da kendisini sosyalist olarak görmekle birlikte, Kürt hareketine bu tür önerilerin yapılmasını gereksiz görenler tarafından… Oysa sadece son bir ayın gelişmelerine bakılırsa, anti-emperyalizmin seçeneklerden birisi değil bir zorunluluk olduğu görülecektir, bizzat Kürt hareketi açısından. Türkiye sosyalist hareketi anti-emperyalizmin zorunluğundan dem vurdukça, bunu ‘kaymaklı ekmek kadayıfı’ gibi bir lüks olarak değerlendirenler, ‘devletle mücadele eden bir hareket var, buna şükredin ve yerinize oturun’ teziyle solu susturmaya çalışanlar, hele ki AKP ile kurulan örtük bir ittifakın TSK merkezli derin devleti gerileteceğini uman ve öğütleyenler şimdi ya susmak ya da tükürdüğünü yalamak zorundadır.
Sosyalistlerin söyledikleri şunlardı: 1. Kürt sorununun bir değil iki çözümü vardır, bu çözümlerden birisi emekçilerin lehine diğeri aleyhinedir. 2. Emperyalizm bölge çapında inisiyatifi, halkların milliyetler ve mezhepler temelinde bölünmüş olmasına dayanarak elde etmektedir. 3. Bölgedeki değişik milliyetlerden hâkim sınıflar, bu emperyalist plan içerisinde ihaleyi kapma mücadelesi içindedir ve istisnaî konjonktürler dışında emperyalizmle bir sorunları yoktur. 4. Emperyalizm bölgeyi denetlemek için devletleri parçalamak zorunda değildir ancak Kürt sorunu başta olmak üzere her türlü ulusal sorunu, devletlere diz çöktürmek ya da teslim almak için kullanabilir. 5. Her emperyalist çözüm, bir halk lehine diğerinin fedasını içermektedir. Hangi durumda kimin feda edileceğine emperyalizm karar verir. 6. Emperyalizmin bölge çapındaki planlarına teslim olan her hâkim sınıf, emperyalizmin rızasıyla kendi Kürdünü ezme hakkı kazanır. Ne kadar ileriye gidilebileceği uzlaşmanın kapsamı ve sınırları tarafından belirlenir. 7. Bu çerçevede emperyalizm eliyle ne Kürtlerin ne de başka bir halkın eline özgürlük geçmez. Ancak bir koz olarak kullanılmak ve zamanı geldiğinde ateşe atılmak geçer. Emperyalist çözüm bir ‘koz’ olmaktır ve bu durum herkesten önce Kürt emekçisinin aleyhinedir. 8. Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler’e karşı bir koz olarak kullanıldığında Türkiye emekçilerinin başına ne geldiyse, Kürt emekçisinin başına da aynı şey gelecektir. Bu hakim sınıflar için çözüm ve palazlanma olanağı; emekçiler içinse daha fazla sefalet demektir. Hele ki iç içe yaşayan iki halkın birbirini boğazlaması ile sağlanmış çözümün ne anlama geldiğini açıklamak bile gereksizdir.
ABD’nin Kürdüne çiçekle, kendi Kürdüne tankla gitmek
Devletin içinde bulunduğu yönelim bellidir ve tartışmaya yer bırakmıyor: ABD’yle yürütülen pazarlıklar sonucu, Barzani’nin egemenliğini kabulü karşılığında Türkiye’deki Kürt hareketini ezmek... Barzani’yi bir çözüm mercii olarak görerek onunla ilişkiyi geliştirmek öte yandan Türkiye’deki Kürt hareketinin tüm kanallarına karşı bastırmaya, etkisizleştirmeye girişmek… ABD’nin Kürdüne çiçekle, kendi Kürdüne tankla gitmek…
Düne kadar Türkiye’de farklı iktidar odakları Barzani’yle ilişki kurmak konusunda ortak bir çekingenlik içindeyken bugün bu eşik aşılmış durumdadır. ABD’nin egemenliğine sadakat göstermeden adım atamayacaklarını kabullenmeyen bir odak yok. AKP bu ilişkileri yer yer ABD üzerinden layıkıyla yürütüyor. Önce Kuzey Irak’ta özel heyetle yapılan görüşme ve arkasından Barzani’nin ABD gezisi, temelde ABD eliyle sağlanan Türkiye-Barzani mutabakatını sağlamlaştırmaya dönük adımlardır. Böylelikle Türkiye devletinin Irak’ın işgalinden bu yana Barzani konusundaki tutumu nihayet arzu edilen kıvama getirilmiştir. Irak’ta bir Kürt devleti oluşumunu savaş nedeni saymaktan işgal sonrası suskunluğa, ABD’yle pazarlık masasına tekrar oturmaktan cesaret alarak Barzani’ye efelenmeye, efelenmenin yine ABD etkisiyle bir kenara bırakılması ve Barzani’yle birlikte ‘terör’ü bitirme anlaşması… Bu süreç aynı zamanda hakim sınıfların iki adım ötesini görmekte yaşadıkları kronik sıkıntının, politik beceriksizliğin ve teslimiyetin, gerçekte hiçbir karar alamayışlarının ve tamamen ABD’nin avucuna sıkışmışlıklarının göstergesidir. Osmanlının torunları bu kadar acz içinde mi kalacaklardı? Elbette, Osmanlının kendisi ne yaptı ki vârisleri ne yapsın?
Kürt hareketinin önündeki fatura
Bu mutabakatın faturası şimdi Türkiye’de Kürt hareketinin önüne konmuştur. Buyrun bakalım. ‘Mesut Amca’ hiç de amca gibi davranmıyor şu sıralar. Irak’ta Barzani’nin Türkiye’de ise AKP’nin ABD’ye tam teslimiyetinin bir ‘olanak’ yarattığını düşünerek yüzünü bu olanağa çeviren Kürt hareketi, bu kısa baharın ardından kendi gerçeğine dönmüştür, dönmek zorundadır. Türkiye gibi 60 yıllık bir müttefikin kolayca gözden çıkarılacağına kim inanırdı? Eğer inanan varsa şimdi ABD’nin fahri basın ataşesi Cengiz Çandar’ı dikkatle dinlemelidir: “İçinde bulunduğumuz sürecin, ‘anahtar’ kavramı, ‘PKK’nın tasfiyesi süreci’ne Washington’da ‘start’ verilmiş olması. Bu böyle kavranmadıkça, bu ‘olgu’ üzerine inşa edilecek politikalar üretilmedikçe, ‘çıkmaz sokaklar’a sapılması, beyhude yere zaman yitirilmesi ve ‘enerji tüketilmesi’ de kaçınılmazdır.” O Cengiz Çandar ki, temsil ettiği eğilimin Türkiye’de Kürt hareketi ile dolaylı müttefik olduğu varsayılmıştır. Bu Amerikancılığın ‘TC’nin inkar/imha politikası’na karşı bir olanak yarattığı kabul edilmiştir. Kürt sorununu anti-emperyalizm temelinde çözmek yerine Pax-Americana’ya meyletmenin faturası budur işte, Pax-Americana içinde Barzani-Talabani’nin işgal ettiği dışında bir alan yoktur ve o alan sahibini çoktan bulmuştur.
Ahmet Türk’ün Abdullah Öcalan’ın İmralı’da karşılaştığı muamele üzerine yaptığı açıklamayı da dikkatli okumak gerekir. Ne diyor Ahmet Türk? “Devlet nezdinde gerçekleştirilen bütün ilişki ve düzenlemeler bu kaosu aşmaya değil, derinleştirmeye dönüktür. (…) Yeni bir düzenlemeyle, yeni savaşlara, hatta bölge düzeyinde bir savaşı yürütecek bir derin devlet düzenlemesine gidilmektedir. ABD-İsrail-İngiltere eksenli geliştirilen bu düzenlemeden oldukça tedirginiz.” Dahası devam ediyor: “Bu uygulamalar ile amaçlanan nedir? Bunda ABD’nin, İsrail’in, Türkiye’nin çıkarları nedir? Türkiye’yi teslim alma, iç karışıklık yaratarak Kürt-Türk çatışmasıyla güçsüz düşürme ve bölgesel savaşta etkin bir müttefik haline getirme uluslararası stratejisiyle bağı nedir? Bu tür uygulamalardan vazgeçilmelidir.” Elbette Ahmet Türk tarafından ifade edilen ve örgütlü karşılığını DTP’de bulan siyasal tutumun bu kadar berraklaştığını ifade etmek gerçekçi değildir. Aynı Ahmet Türk bu açıklamalardan birkaç gün sonra şunu söylemiştir: “Devletin ve ordunun AKP’ye biçtiği rol Kürtleri denetim altına alma görevidir. AKP’nin kapatılmamasının nedeni de açıkça budur. Ancak Sayın Başbakan şimdi Kürtlerin desteğini önemli ölçüde kaybettiğini görünce paniklemeye başlamıştır. (…) Kürtleri kontrol altında tutmak AKP’nin varlık, yokluk gerekçesidir. Ama şimdiden Sayın Başbakan’a geçmiş olsun diyelim. Siz tercihinizi çözümden yana koyarak halkın desteğini almak yerine, statükocu güçleri arkanıza alarak güçlü olacağınızı sandınız ancak yanıldınız.” Bir yandan görmezden gelinemeyen çıplak bir gerçek bir yandan da bahar dönemine duyulan özlemle AKP’nin çözümün bir parçası olabileceği iddiası… Anti-emperyalizmi bir kenara bırakarak yapılan siyasette bu kadar tutarlılık bile başarıdır.
‘Halkların kardeşliği ancak emperyalizme karşı mücadele ederek sağlanır’ derken kimse size ‘ekmek kadayıfının üzerine kaymak ister misiniz’ diye sormuyor. Hayır bu bir lüks değildir. Sosyalistler anti-emperyalizmi, o olmaksızın hiçbir halk özgür olamayacağı için dile getiriyorlar. Emperyalizme karşı konumlanmadan bırakalım Türk-Kürt, Kürt-Arap, Kürt-Fars halkları arasında kardeşlik sağlamayı, Kürtler arasında bile kardeşlik sağlanamaz. Bugünkü mutabakatın sonuçları arasında peşmerge eliyle PKK’ye yönelik askeri operasyon düzenlenmesi bile gündeme gelebilir. Bu ihtimal, son 15 yılda defalarca yaşanmıştır. ABD sadece Türklerle Kürtleri değil, Kürtlerle Kürtleri birbirinin üzerine sürmüştür. Sadece Türkiye Kürtleri ile Irak Kürtlerini bile değil, Barzani’yle Talabani’yi de birbirinin üzerine sürmüştür. Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olmazdan evvel, Irak’tan yaka paça kaçmak zorunda kalmışlığı, Talabani’ye bağlı peşmergelerin ABD uçaklarıyla Guam adasına kaçırılmışlığı vardır. Yani son 10-15 yılı hatırlamak bile emperyalizmden medet ummanın Kürt halkına ne fatura çıkaracağının örnekleriyle doludur.
İsterseniz bunları hatırda tutar ve bu bilinçle kendinize bir yol çizersiniz. Ya da kuzey rüzgârının yine sizden yana esmesini bekler, ‘amca’nın dönüş yollarına gözünüzü dikersiniz. Ya siz Kürt ve Türk halklarının lehine bir çözüm için ABD’ye karşı konumlanırsınız ya da AKP-Barzani ittifakının Türkiye’deki etkisinin tesis edilmesini izlersiniz… Verili Kürt önderliğinin önündeki seçenekler, onların dile getirdiği siyasetler kadar değişken ve karmaşık değil aslında. Sosyalistler içinse ilkesel tutumlarının doğrulanmasından başka bir gelişme yok bu konjonktürde. O yüzden ısrarla ve daha da güçlü olarak: Anti-emperyalizm.{jcomments on}