K. Deniz Öğüt
Ekip güzel. Türkiye işbirlikçi kapitalizminin üst kesimlerinden ve bunların entelektüel hizmetlilerinden bir buket yapılmış. Basında TESEV’in Avrupa Birliği yandaşlığına çokça vurgu yapıldı ama böyle söylemek eksik olduğundan dolayı yanlıştır. Doğrusu, emperyalizmin, Batı’nın has elemanları olduklarıdır. TSK üst komuta kademesinin dilinde tüy bitti kendilerinin AB yandaşı olduğunu söylemekten. Bu uğurda “tersini söyleyeni Allah taş eder” gibisine ikna yollarına başvurmak zorunda kalanlar bile olmuştu. Peki TESEV’e neden içleniyorsunuz şimdi?
Harp Akademileri öğrencilerinin komutanlarından dinledikleri yüzünden onulmaz kafa karışıklıklarına düşmelerinden veya ilkesel, stratejik bir hat belirlemeden her dalda gezilebileceği, bedeline katlanmadan her tür ilişkiye girilebileceği gibi bir anlayışa kapılacaklarından endişe ediyorum.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın 2 Ekim günü yaptığı Harp Akademileri eğitim ve öğretim yılı açış konuşması bu tedirginliğimi güçlendirdi. Hatırlayalım: Sayın Büyükanıt konuşmasının önemli bir bölümünü, sayfa atıflarıyla alıntılar yaptığı TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) raporunda TSK hakkında yapılan değerlendirmelere ayırmıştı. Kendi ifadesiyle, Sayın Büyükanıt “Bu tür raporların kimlerin desteği ile hazırlandığını bilmiyor”, “bir kısmını sadece tahmin ediyor” ve tahminlerinin gerçeğe dönüştüğünü gördükçe “bundan ziyadesiyle rahatsız oluyor”du.
Hizmetlilerinden hoş bir buket
Rapordaki TSK’ya ilişkin değerlendirmeler, genel olarak bildik Avrupa Birliği yanlısı retorik çerçevesinde ordunun “demokratik sınırlara çekilmesi, gücünün sınırlanması” yolundaki fikirlerin entelektüel sosa bulanıp, bilimsel hava verilmeye çalışılmış bir türünden ibaretti. Peki Sayın Büyükanıt’ın gizemli bir biçimde karanlıkta bıraktığı, “Almanak Türkiye 2005 Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” başlıklı raporu hazırlayan bu TESEV’i destekleyenler kim ola? Uzun boylu tahlile gerek yok; Vakfın yönetim kurulu üyelerinin isim ve özgeçmişlerine bakmak bile yeterince fikir veriyor, kısa kısa geçelim: TÜSİAD ve Sabancı Holding yönetim kurulu üyesi Can Paker; ayrıca tarif edilmeye ihtiyacı olmayan İshak Alaton; TEMA, Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi yerlerde bulunmuş, Açık Toplum Enstitüsü (yani Soros Vakıflar Ağı’nın Türkiye ayağı) Türkiye irtibat ofisinin danışma kurulunda bulunan işadamı Osman Kavala (hani şu İletişim Yayınları’nın finansörü olan kişi); Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili ve Petrol Ofisi A.Ş. (POAŞ) Yönetim Kurulu Başkanı Vural Akışık; Türkiye Müteşebbisler Klubünü kurmuş ve ard arda 10 yıl başkanlığını yürütmüş Selim Alguadiş; Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı, Açık Radyo’nun Kurucu Ortağı , Açık Toplum Vakfı (Open Society Foundation; yani Soros Vakfı) Danışma Kurulu Üyesi.
Ekip güzel. Türkiye işbirlikçi kapitalizminin üst kesimlerinden ve bunların entelektüel hizmetlilerinden bir buket yapılmış. Basında TESEV’in Avrupa Birliği yandaşlığına çokça vurgu yapıldı ama böyle söylemek eksik olduğundan dolayı yanlıştır. Doğrusu, emperyalizmin, Batı’nın has elemanları olduklarıdır. ABD bağlantıları yukarıdaki kısa özette bile bas bas bağırıyor zaten. “Türkiye hakim sınıflarının acenta kesiminin en üst dilimini temsilen bir grup oluşturun” dense, bu bileşimden iyisini bulmakta zorluk çekilir.
Zaten durum bu olduğu içindir ki, “Sayın Büyükanıt bunların durumunu biliyor, ‘Batı işbirlikçileri’ diyecek ama nezaketinden diyemiyor” demeye dilim varmıyor. Sanırım beyanında samimi. Gerçekten bilemiyor, ordunun bazı hukuki ve fiili yetkilerini kısmaya çalışanların kimler olduğunu, ordu kurumunun bu güçlerle ilişkisinin niteliğini ve ne yapması gerektiğini. Kişisel bilincin bu konularda pek de önemi yoktur zaten, ilişkilerin doğası hükmünü yürütür, çok gerekiyorsa süreç içinde bilmeyip de yakınan yerine bir bakmışsınız bilip de yakınmayan gelivermiş. Kurumun kendisi bir tutukluğa yol açıyor ister istemez. Baksanıza, Türkiye emekli olduktan sonra zihni berraklaşan subay ve generaller diyarı oldu.
Sayın Genelkurmay Başkanı’nın bilme değil de tahmin aşamasında olduğunu söylerken samimi olduğunu nereden mi çıkarıyorum? Sayın Orgeneralin aynı konuşmasındaki başka açık beyanlarından ve yakın geçmişte Harp Akademileri çatısı altında yapılan başka konuşmalardan. Akademi öğrencilerinin kafası karışacak diye çekinmem de bunlara dayanıyor zaten.
Orgeneral Büyükanıt aynı konuşmasında şöyle diyor: “Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülkemizin Avrupa Birliği üyeliğini tamamen desteklediği daha önce müteaddit defalar beyan edilmiştir. Bu nedenle bu açıklamamın Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği ile ilişkilendirilmesi yanlış olur.” Çok doğru ve bizi tozlu arşivlerden belge aramak uğraşından kurtarıyor. Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Hilmi Özkök başta olmak üzere nicelerinin nice açıklamaları var. TSK üst komuta kademesinin dilinde tüy bitti kendilerinin AB yandaşı olduğunu söylemekten. Bu uğurda “tersini söyleyeni Allah taş eder” gibisine ikna yollarına başvurmak zorunda kalanlar bile olmuştu.
Duvarların dili olmasa da...
Demek ki, Sayın Büyükanıt’ın tahmin ve şüpheleri AB’nin kendisine yönelik değil. O yörelerden birilerine, “Avrupa Birliği paravanası arkasına gizlenerek” iş çevirenlere kızıyor; belki satır aralarında Avrupa’ya sitem ediyor ama zaten denmemiş midir ki “sitem sevgiden doğar”.
Peki ABD olabilir mi? Hayır; katiyen. PKK konusu üzerinden ABD’nin tavırlarını Avrupa cenahından kimilerine yaptığı kadarıyla bile olsa eleştirmesi için her türlü zemin hazırken, Sayın Orgeneral bu ülkeden tek kelimeyle bile söz etmiyor. Genelkurmay Başkanı’na göre, ABD sitemi bile hak etmiyor!
Harp Akademileri çatısı altında konuyla ilişkilendirebileceğimiz başka konuşmalar da yapıldı yakın geçmişte. “Akademi duvarlarının dili olsa da konuşsa” demeye gerek yok, TSK ve Cumhurbaşkanlığı web sitelerinden bulunabiliyor aktaracaklarımız.
Tarih, 14 Nisan 2004. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer -ki kendisi barış zamanında TSK’nın başkomutanıdır- Harp Akademileri Komutanlığı’nda verdiği konferansta, Büyük Ortadoğu Projesi, NATO, Türkiye-AB ilişkileri konularında değerlendirmelerde bulunuyor. AB’nin Büyük Ortadoğu Projesi konusunda ABD’den farklı ancak onu tamamlayıcı politikaları olduğundan söz eden Sayın Sezer, diplomatik lisanın incelikleriyle bazı çekinceler belirtilirmiş gibi dursa da, “NATO’nun en eski üyelerinden biri olan, Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan ve aynı zamanda Ortadoğu’ya da komşu konumundaki Türkiye, eğer içten amaç Ortadoğu’da demokratikleşmenin özendirilmesi ise, bu konuda kendi payına düşeni yapmaya ve amaçlanan tarihsel dönüşümü kolaylaştırıcı katkıda bulunmaya hazırdır” demekte bir sakınca görmüyor. Zaten önerdiği yolu detayıyla da temellendiriyor: “Türkiye, 11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’nde, geçtiğimiz Kasım ayında İstanbul’da ve son olarak 11 Mart 2004’te İspanya’da gerçekleşen terörist saldırılarla ortaya çıkan tehdide karşın, başta insan hakları olmak üzere temel hak ve özgürlükler ile hukukun üstünlüğü ilkelerinden ve demokrasisinden vazgeçmeksizin Avrupa Birliği yolunda hızla ilerlemeyi sürdürmüştür. Daha önce de vurguladığımız gibi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği, farklı kültürlerin Avrupa Birliği çatısı altında, ortak değerler ve yararlar temelinde, birlikte yaşayabileceklerini anlamlı bir biçimde ortaya koyacaktır.”
Yetmiyor. Sayın Cumhurbaşkanı 12 Nisan 2006 günü yine aynı çatı altında verdiği konferansta pekiştiriyor: “Bu çizgi doğrultusunda, Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarıyla ilişkilerimiz Türk dış politikasının temel boyutunu oluşturmaktadır. Bu çerçevede, Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, ABD ile ilişkiler ve NATO ittifakı içindeki yerimiz dış politika gündemimizin ilk sıralarında yeralmayı sürdürmektedir.”
Cumhurbaşkanının bu konuşmasından bir ay kadar önce, 9-10 Mart 2006’da Harp Akademileri Atatürk Harp Oyunu ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Türkiye’nin Çevresinde Meydana Gelen Gelişmelerin, Türkiye’nin Güvenlik Politikasına Etkileri” konulu sempozyumda da tebliğ sunanlardan Emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu sözlerine “ABD, Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) olarak bilinen bir proje geliştirmiş ve uygulayacağı politikalar çerçevesinde, gerektiğinde askerî güç kullanmak da dahil olmak üzere, demokrasinin oluşturulması ve geliştirilmesi adı altında çeşitli yöntemlerle bu bölgelerde hakimiyet kurmayı ve hegemonyasını pekiştirmeyi amaçlamıştır”diye başlamıştı, ama devamında -BOP’un adının sonrasında Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne evrildiğini açıkladıktan sonra- şöyle diyebilmişti: “Bu açıklamaların ışığında, ABD ile Türkiye arasında, Türkiye’nin ulusal ve uluslararası çıkarlarını ön plana aldığı yeni bir stratejik diyalogun kurulması gerekmektedir. Türkiye, sınırlarını ve içeriğini, yapılacak müzakereler sonucunda tayin edeceği bir perspektif oluşturduğu takdirde bölgesel etkinliğini artırabilecek ve GOKAP kapsamında bölgenin geleceğinde aktif bir rol almaya hazır hale gelecektir.” Akademi öğrencileri bağımsızlıkçı, anti-emperyalist bir çözüm duyma fırsatını bir kez daha kaçıyordu.
Bu sempozyumun tebliğcilerinden Emekli Hava Korgeneral Şadi Güvenç ise konuya Sayın Kuloğlu’dan daha geniş açıyla yaklaşıyor, ABD yanında Avrupa Birliği’ni de ihmal etmiyordu. “Günümüzün güvenlik sorunları ve endişeleri devletlerarası harp olasılıklarından değil toplumlararası çatışmalardan, hukuk dışı örgütsel etkinliklerden, kitle tahrip silahlarının yayılmasından, çevre ve doğal kaynakların tahrip edilmesinden ve bağnazca uzlaşmazlıklar gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bunlar ancak uluslararası işbirliği ve dayanışma ile çözümlenebilir ve giderilebilir niteliktedir” tahliliyle Batı merkezleri ile işbirliğinin zeminini hazırlayan tebliğci devamla şöyle diyordu: “AB üyeliği yukarda sözü edilen bağımlılıkları dengeleyebilecek stratejik bir seçenektir. Ancak, bu yönde karşılaşılan zorluklar, uyumsuzluklar veya terslikler Türk toplumunu duraksamalara yöneltirken tepkisel olarak AB veya Batı karşıtlığını beslemektedir. AB ile Türkiye arasında arada sırada böylece parlayıveren güven bunalımları Türkiye’nin konumunda adeta bir belirsizlik yaratarak dinci ve etnik milliyetçi eğilimleri tahrik etmektedir. Bu bağlamda Türkiye, derin bir uluslar arası fay hattı kenarında ve tek demokratik laik Müslüman ülke oluşu nedeniyle İslam alemindeki radikal hareketlerin asli hedeflerinden biri olduğunu varsaymak zorundadır.” Böylelikle iki iş birden halledilmiş oluyor, bir yandan AB’ye Türkiye’ye nasıl yaklaşması gerektiği konusunda akıl öğretilirken diğer yandan “büyük müttefiklerin” düşman ilan ettikleri, Türkiye’nin de düşmanları arasına sokuluveriyordu.
Harp Akademileri turumuz bu kadar.
ABD’nin peşinden ayrılmayacaksınız, AB’nin peşinden ayrılmayacaksınız ama bu emperyalist odakların politikalarını mantıki sınırlarına götürerek açıkça dillendiren TESEV’e ateş püsküreceksiniz, sizin konumunuzu da sarsacak yollar öneriyorlar diye. Akıllar pazara çıkmış, herkes yine kendi aklını beğenmiş; biraz da bu yolu deneyin çok istiyorsanız.{jcomments on}