Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. İzge Günal: Üniversitenin gerçek saflaşması, bilim - eğitim çatışmasıdır

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İzge Günal, Eylül ayında görevden alındı. Kararın gerekçesi “rektörü küçük düşürmek”. İzge Günal işten atılan  temizlik işçileri için toplanan imzaları rektöre vermek için bir öğretim üyesi olarak randevu alamayınca, ‘parasını ödeyerek’ hasta kontenjanından rektörle görüşmüştü. Olayın gazetelerde yer almasıyla birlikte rektör küçük düştü ve İzge Günal’ı üniversite dışına iten süreç başladı. İzge Hocamızla üniversite, Bilim ve eğitim konularında konuştuk.

Hocam, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde görevden alınmanıza kadar yaşananlar genel olarak biliniyor. Yurt çapında olay konuşuldu ve yazıldı. Sonrasında yaşananları kısaca özetleyebilir misiniz?

Bir şekilde bir destek oluştu ve çok iyi oldu, hemen herkes bir araya geldi. Hatta Yunanistan Birleşik Metal İşçileri Sendikası, Yunanistan Barış Derneği, mesajlar yayınladılar. Yurt dışından insanları inandırmada güçlük çekiyoruz. İnanmıyorlar, internet şakası zannediyorlar. Taktik açıdan burada ciddi bir hata yaptılar. 213 işçiyi işten attıktan sonra karşı çıkanı da görevden alırsanız, o zaman bütün sendikaları o kişinin arkasına veriyorsunuz. Şimdi deseniz ki mesela “Öğrenciye kötü davranıyordu”, o zaman Eğitim-Sen de bir düşünür, “Araştıralım bakalım gerçekten doğru mu?” diye. Ortaya koydukları gerekçe, hiçbir şeyi araştırmayı gerektirmeyecek bir gerekçe. Hoca, işçilerin işten atılmasını protesto etti…

Şimdi ise daha çok belden aşağı bir süreç işliyor. Bununla nasıl mücadele edebileceğimizi bilmiyoruz, gerçekten. Şimdilik duymazlıktan geliyoruz. Bunu iddia etmek çok kolay, ben de yapabilirim, “Ahmet’in Mehmet’in yurt dışında İsviçre bankalarında hesabı var” diyebilirim. “Peki Ahmet niye böyle hesabı varmış gibi durmuyor?” dendiğinde de “Çok zeki bir adam, idare ediyor” diyebilirim. Bunu, yoldan geçen herkes için söyleyebilirim. Böyle yapmaya çalışıyorlar; bir takım değerleri çürütmeye çalışıyorlar. Açıkça yazılsa, söylense sen de dersin ki, “kanıtla kardeşim”. Ama böyle olmuyor, sana birisi söylemiştir, sen de başkasına söylersin, böylece gider...

Peki Dokuz Eylül Üniversitesi’nin rektörü ve başka üniversitelerin rektörleri, ülke içindeki temel bazı politik meselelere verdikleri tepkilerle, diyelim ki Avrupa Birliği’ne karşı veya İslami harekete karşı gibi gözüküyorlar. Bu tutumlarıyla da politik olarak solda oldukları düşünülüyor, ancak üniversitede çalışanlara yönelik uygulamalarda bunun hiç de oradan göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkıyor.


Çok doğru söylüyorsun, bir kere Avrupa Birliği’ne karşı değiller. 77 üniversitenin rektörlerinin Avrupa Birliği hakkındaki görüşlerini aktaran bir kitap var. Bir tane bile karşı çıkan yok. Avrupa Birliği’ne girmek için şunu yapalım, bunu yapalım, öğrencilerimiz çatal bıçak tutmayı bilmiyor. Aynen böyle diyor rektörler. Sadece bir tanesi karşı çıkıyor Avrupa Birliği’ne, o da diyor ki, “bu kadar AB diyoruz, Amerika’yı ihmal etmeyelim”. Şeriata karşı çıkan rektörler var. Fakat emin olun bana hiç inandırıcı gelmiyor. Ben bu ayrışmanın yapay bir ayrışma olduğunu düşünüyorum. Hani düzen hep karşımıza ikilemler çıkartır ya, saçma ikilemler; CHP’ye oy vermezseniz AKP gelir. Hayır AKP’yi istemiyorum ama CHP’yi de istemiyorum. AKP’nin karşısında YÖK olduğuna göre YÖK’ü savunacağım. YÖK gibi bir şeyi, Korkut Hocayı üniversiteden atmış bir şeyi savunduramaz kimse bana. Şimdi bu rektörlere gelince, bunların bir şeye karşı olduklarını sanmıyorum. Politik savrulma içerisinde bu tarafa düştüler. “cumhuriyetçi” oldular politik savrulma içerisinde. Öyle olduklarını kabul edelim. Bu adamların gerçekten çok sıkı AKP karşıtı olduklarını kabul edelim. Neyi değiştirir bu? Nasıl anti-kapitalist olmadan anti-emperyalist nasıl olunamazsa, bu yol da milliyetçiliğe götürürse seni, sadece şeriata karşıyım dersen, hiçbir anlamı yoktur, çünkü eninde sonunda onların yanına götürür.

Peki bu bir yapay saflaşmaysa, gerçek saflaşma nedir? Üniversitedeki gerçek saflaşma
?

Üniversitenin gerçek saflaşması, bilim-eğitim çatışmasıdır. Eğitim üniversitenin gerici yönüdür. Tırnak içinde gerici yönüdür. Tabii ki mühendis yetiştireceğiz, tabii ki doktor yetiştireceğiz. Bunu kastetmiyorum, fakat eğitim egemen ideolojinin yeniden üretim mekanizmasıdır. Bu çok açıktır. Bugünün devamı için ben doktor yetiştiririm. Bilimse sorgulayandır. Tehlikeli bir noktadır. İşte bu bilim-eğitim çatışması hep gider. Temel çelişki budur, saflaşma da bu noktada olur. Günlük politikada bunun yansımasını bulabiliriz.

Şöyle bir gidişat var; üniversiteler bilim odaklı olmaktan çok meslek eğitimi odaklı kurumlara dönüşüyorlar. Aynı zamanda ÖSS sonuçlarında da bu ortaya çıkıyor, bilim alanlarından çok meslek alanları öne çıkıyor, puan olarak bir hayli öne geçiyor.

Bu yaptığın saptama çok doğru. Şunu görüyoruz değil mi? 12 Eylül üniversiteye karşı en büyük saldırıydı. Korkut Hoca anlatıyor işte, üniversite tarihi bir darbeler tarihidir. Darbeciler gelir, işini yapar gider. 80’de burjuvazi, üniversiteyi bir mücadele alanı olarak gördü, geldi ve örgütlü biçimde üniversitenin içine yerleşti. “Tasfiyemi yaparım, giderim” deseydi bu sıkıntıları yaşamazdık biz. Ama geldi ve yerleşti üniversitenin içerisine. 80 darbesinde YÖK yasasını yaparken, iki tane şeyi değiştirdiler, çok gözden kaçtı bunlar. Birincisi, 1933’ten 80’e kadar yasanın ismi “Üniversite Yasası”ydı. 80’de bu Yüksek Öğretim Yasası oldu. Çok farklıdır bu ikisi. Yüksek Öğretim büyükçe bir lisedir aslında. Meslek öğretilir burada. İkincisi, 33’den itibaren bütün yasalarda üniversitenin rolünü bilim, eğitim ve saire diye belirlerken, 80’de eğitim, bilim ve saire olarak. Bunun önemli olmadığını söylüyorlar ama bunlar yöntemdir. Eğitimi ön plana çıkardığınız sürece üniversiteye ihanet edersiniz. Şimdi bakın ben doktor yetiştiriyorum. Ne yapıyorum, biyoloji anlatıyorum, değil mi? Lise biyolojisinden biraz daha üst düzey bir biyoloji anlatıyorum. Benim biyoloji anlatmak için özerkliğe ihtiyacım var mı? Tabii ki özerkliğe ihtiyacım olur ama lise öğretmeninden daha fazla ihtiyacım olabilir mi? Rektörü seçmeme bile gerek yok, Milli Eğitim Bakanı atayabilir. Ben yine doktor yetiştiririm. Hasta bakmak için ne kadar demokrasiye ihtiyacım var? Ben niye üniversite özerk olmalıdır diyorum? Özgürlük, demokrasi gibi kavramların hepsi üniversitenin bilgiyi üretme fonksiyonu için geçerlidir. Evet, bilgi üretmek için özgür olmalıyım. Bilgi üretmek için mesai saati kabul etmiyorum. Ama doktor yetiştirmek için ya da hasta bakmak için toplumun diğer kesimlerinden daha farklı bir şeye gereksinimim yok benim.

Bilim yapmak, öyle bir şeydir ki, radikalleşirsiniz. Bilim ürettiğiniz sürece radikalleşirsiniz. Örneğin inşaat mühendisliği, bir binaya bakıyorsun, bu binanın şurasını şöyle yapıyorlar. Sen o köşenin öyle değil de böyle olması gerektiğini bulur ve kanıtlarsın. O zaman ne yapıyorsun biliyor musun? Herkesin değişmez gibi kabul ettiği bir köşe kavramını alıp değiştirmiş oluyorsun. Bu çok devrimci bir süreçtir aslında. Şimdi düşünsenize, kapının ucunu kafasına dert eden bir insan, ülkede yaşanan diğer şeyleri kafasına dert etmeden duramaz. İşte bu, radikalleşmeyi getirir bilim adamlarında. Sadece bir şeyi sorgulatabiliyorsanız bile o adamı radikalleştirirsiniz.

Bilim ve Ütopya dergisinin safsata anketini hatırlarsanız, o ankette, çocukların hepsi Ankara, İstanbul ve Kocaeli’ndendi, biyoloji okumuşlardı, son sınıf öğrencisiydiler, ama % 70-80 oranında hurafelere inanıyorlardı. Bunların hepsi evrim derslerinden geçmişti. İşte, sadece güzel ders anlatmak yerine bilimsel sürecin içine sokabilselerdi bu öğrencileri, sonuç çok farklı olurdu. Şunu ders te öğrenirsiniz. Atom parçalanır. Sınavda geçmek için yazabilirsiniz. Ama kafanda atomun parçalandığını kabul etmiyorsan eğer, hiçbir işe yaramaz bu. O yüzden bilimin eğitimle çok ciddi bir çelişkisi var.

Üniversitenin eğitim odaklı hale gelmesinin bir yönü de disiplinlerin tek başlarına birer disiplin haline gelmiş olmasıdır. Diyelim ki mühendislik eğitimi alan birinin sosyal bilimler alanından tamamıyla bihaber olması, sosyologların tarihle...

Daha uç örneklere gidelim. Sosyolog tıp da bilmelidir. Niye bütün disiplinleri tarihsel olarak tek bir çatı altında örgütlemeye çalışmışlar? Şunu da yapabilirlerdi; üniversite diye bir kavram olmazdı, hukuk fakültesi olurdu, sosyoloji fakültesi olurdu, tıp fakültesi olurdu, bunların hiçbirinin üniversitede bir rektör altında birleşmesi gerekmiyordu. Oysa gerekiyor. Çalışma araçlarımız farklı, oysa yaptığımız iş hiç de farklı değil. Şimdi bu anlamda, bir sosyologun bir tıpçıyla üniversite yaşamında karşı karşıya gelmesi lazım. Uç bir örnek vereyim: benim anlatacağım bir kırık tedavisi, belki sosyologun karşılaştığı bir sorunu çözmede yardımcı olacak. Üniversite bilgilerin birliği demektir. Son uygulamalar, üniversite girişlerindeki turnikeler, bunlar da üniversiteye ihanet demektir. Bir sosyoloji öğrencisi mühendislik fakültesi kantinine gitmeli, orada mühendis arkadaşlarıyla sohbet etmeli, canı isterse kütüphaneyi, kantini kullanmalı. Bölümleri böldüğün zaman böyle bir şey kalmıyor ortada.

Peki, eğer sorun buysa, yani öğretim görevlilerinin iş güvenliklerinin olmaması ya da üniversite öğrencilerinin alacakları eğitim için para ödemelerinden çok daha bütünlüklü bir saldırı varsa, direniş politikalarını da bu yönde şekillendirmek gerekmiyor mu?

Kesinlikle öyle. Hedefi de düzgün koymamız gerekiyor. Örneğin harçlar meselesinde amaç öğrenciden para alarak para kazanmak değildir. Alınan yüzer milyonla falan para kazanılamaz. Bu işin yapılmasında amaç tamamen ideolojik. Mesela mahalle bakkalına nasıl bakılıyor, yumurta satan adam olarak. Bana da çocuğuna tıp bilgisi satan adam olarak bakılacaktır, hoca olarak değil. Bunu oluşturmaya çalışıyorlar.

95-96 senesinde, yani harçların aşırı zamlandığı senenin ardından öğrenci hareketinin etkisiyle bir sonraki sene harç zammı yüzde elliye düşürüldü ve başvuran herkese kredi vermeye başladılar. Bu, öğrenci hareketinin bir kazanımı değil, bir kaybıydı…

Kesinlikle katılıyorum. Bir örnek; öğretim elemanları, ek ders ücretini alamıyoruz diye seslerini yükseltince, öğrencilere bilmem neyi parayla satıp bu ücretleri öğrencilere ödettiler. Demek ki sadece kendi alanında karşı çıkmak da yetmiyor. Öğrenci de benimle beraber, çalışan da emekçi de benimle beraber, öğretim üyesi de benimle beraber, daha bütünlüklü bir bakış yakalamak gerekir.

Bu bakımdan İzmir’de işten atılanlara sahip çıkmak bir aydın tutumu sergilemek, lütfetmek değil…

Tabii ki, tabii ki değil. Bunu özel kavramlarla açıklamaya bile gerek yok. Doğal olan budur. Ama şu korkunç bir şeydir. Tıp Fakültesi’nde 350 tane hoca var. Hadi diyelim ki 50 tanesi yaz döneminde izinli. Geriye kalan 300 hoca arasında tanıklık etmek için sadece ben gittim. Yani karşımızda rektörlük avukatları olduğu için insanlar çekiniyor.