Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Liberal çiftliğe karşı bilim-emek hattı

 

Yarınlar

Üniversitenin sorunu, akademisyenlerin bilimsel özerklikten ve iş güvencesinden yoksun olmasına, öğrencilerin sınavlar arasında koştura koştura alacakları diplomalar için habire ve her adımda para ödemesine indirgenemez.

Başbakan Tayyip Erdoğan, üniversitelerle ilgili basmakalıp olmayan fikirlerini aktarıyor. “Sakıp Sabancı’nın bir gün bana söylediği bir şey var; ‘250 milyon dolar yatırdığım bu üniversiteye rektör atayamayacağım, böyle şey olur mu sayın Başbakanım’ dedi. Bu soruya olmaz diye cevap verilir. Çünkü 250 milyon doları yatıracak, rektörünü dahi atama şansı olmayacak. (…) Yatırıyorsa o parayı, tabii ki rektörünü kendi atayacak. Tabii ki kaliteli öğretim üyesini bulup getirip orada çalıştıracak. Çünkü bilimde rekabet esastır.”* Şimdi bu konuşmayı, çoraba adını ve görevini yazmak türünden bir ‘hamlık’ sayacak olanlar çıkabilir, hayır öyle değildir. Erdoğan hem bilinçli hem de samimidir. 25 yıldır uygulanan üniversite politikalarının mantıksal sonucunu, anlamayanlar olabileceği ihtimaline karşı, bütün berraklığıyla ortaya koymaktadır. Parayı veren düdüğü çalar ve liberal proje açısından üniversitenin düdükten pek farkı yoktur.

Üniversitenin sorunu, akademisyenlerin bilimsel özerklikten ve iş güvencesinden yoksun olmasına, öğrencilerin sınavlar arasında koştura koştura alacakları diplomalar için habire ve her adımda para ödemesine indirgenemez. Bu somut sonuçlara yol açmakla birlikte aynı zamanda üniversitenin yapısının baştan aşağıya değiştirilmesi anlamına gelen, üniversiteyi Sabancı’nın düdük dükkânına çeviren piyasacı anlayışa karşı bütünlüklü bir kavrayış ve karşı çıkış gereklidir.

Eğitimin ve sağlığın kamusal hizmet olarak kabul edildiği, bilimsel faaliyetin piyasaya karşı bir sorumluluğunun bulunmadığı dönem geride kaldı. Toplumsal ihtiyaçların kamu kaynaklarından karşılanmasını sermaye birikimi açısından ‘rasyonel’ bulmayan neo-liberalizm, üniversiteyi ‘para eder’ hale getirmeye, hem iç yapısını hem de kurumsal hedeflerini, piyasanın hedefleri ile uyumlu hale getirmeye çalışıyor. Üniversite para etmelidir demek, bilimsel faaliyetin sermayeye ar-ge desteği vermekle sınırlanması, akademisyenlerin çalışmalarının bilimsel niteliği ile değil pazarlanabilirliği ile değerlendirilmesi, öğrencilerin dükkânın müşterilerine dönüştürülmesi, ödediklerinin karşılığını alması demektir. Üniversitenin çağın koşullarına uydurulması derken bahsettikleri çağ, ‘bilmem ne üniversiteli olmak ayrıcalıktır’ cıvıklığıyla tezgâhtarlık yapan işletmeciler yönetimindeki yüksek liselerin üniversite diye yutturulduğu, kendi mezununa mezuniyet sonrası girecekleri sınav için paralı kurslar vermeyi akıl edecek kadar gözü kara müteşebbislerin akademik ünvanlarla aklandığı çağdır. Bu çağ, akademisyenlerin çalışmalarının bilimsel yeterliliğini, uluslararası indekslerdeki atıflara bakarak değerlendirildiği, bu yüzden de anadilde Bilim yapmanın bir miktar ‘banal’ bulunduğu çağdır. Üniversite, üniversite olacaksa bu çağa ayak uydurmamalıdır. Üniversitenin savunulması, neo-liberalizme karşı çıkmak demektir. Geçmişte kalanı yad etmek değil gelecek için mücadele etmek demektir. Bir üniversite programını adım adım inşa etmek, her yerel mücadeleyi bütünlüklü bir perspektifle yönlendirmek demektir. Yani üniversite hareketinin sendikal ya da akademik bir eksen yerine güçlü bir politik eksende inşa edilmesi demektir.

90’ların Mirası ve Akademik Mücadele
Gençlik hareketinin son başarılı çıkışı 95-96 öğretim yılında başlayan ve ertesi yıla sarkan kitle eylemleriydi. Bu dönemde harçlara yapılan zamlar ve özelleştirme uygulamalarına karşı üniversite gençliği, ülkenin tüm önemli üniversite merkezlerini etkileyen ve ülke gündemine giren eylemler gerçekleştirdi. Eylemlerin başarısı, özelleştirme saldırısını püskürtmek değildi, püskürtemedi de zaten. Ama birincisi öğrenci kitlesi içinde kayda değer bir kesimi hareketlendirdi ve öğrenci kitlesinin genel olarak sempatisini kazandı, ikincisi halkın içinde önemli bir moral destek yarattı. Bu dönemin kimi slogan ve şarkıları, üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen hala kullanılıyor.

Bu hareket, özelleştirme saldırısına karşı başarı kazanamasa bile (bu türden bir başarı öğrenci kitlesinin çapını ve olanaklarını aşıyordu, öğrenci hareketinin de içinde olduğu genel politik bir halk hareketi olmaksızın özelleştirme saldırısının püskürtülmesi olanaksızdı) en azından öğrenci kitlesinin harekete kazanılması gibi geleceğe ait bir başarı elde edebilirdi. Ancak bu da sağlanamadı. Harekete geçen öğrencilerin, dernek vs olanakları yaratamaması, polis şiddetiyle engellenen son merkezi eylemlerin ardından geri çekilmeye başladı. Üniversite hareketi uzun soluklu mücadele araçlarından yoksun olarak alanlara çıkmış ve geri çekileceği mevzileri oluşturamadan da alandan çekilmişti. Üniversite içindeki kimi politik çevrelerin o dönemden beri üzerinde durduğu ve tekrarlamaya çalıştığı, “son çıkış”ın durumu genel olarak buydu.

Gerileme ve tekrar çıkamayışın, dar anlamda üniversite hareketinin hatalarından kaynaklanan kimi taktik gerekçeleri bulunabilir. Ancak asıl mesele, yığınağın yapıldığı alanın beklenen gençlik hareketini üretmedeki kısırlığıdır. 95-96 tipi bir akademik-demokratik mücadelenin zorunlu koşulları şunlardı:

1) Öğrenci kitlesinin çoğunluğunu ilgilendiren ve değişik alanları bütünleştiren problemler: Hem 12 Eylül sonrasındaki YÖK karşıtı demokratik mücadele hem de 90’ların ilk yarısında sürdürülen özelleştirme karşıtı mücadele, iki bakımdan üniversite kitlesini bütünleştiriyordu. Bunlardan birincisi hükümetler ve YÖK eliyle getirilen her yeni düzenleme (harçlar, eğitimin adım adım paralı hale getirilmesi, üniversitede söz ve eylem olanaklarının gaspı vs) tüm üniversite kitlesini doğrudan hedef alıyordu. Dolayısıyla bu uygulamalara karşı tüm üniversite kesimleri birlikte mücadeleye girişebiliyordu. İkincisi üniversiteye giren öğrenci kitlesinin geldikleri toplumsal kesimler arasındaki mesafe bugünkü kadar açılmamıştı. Üniversitede esas olarak gerçekten halkın çocukları öğrenim görüyordu, bir iki özel üniversitenin öğrencileri dışında öğrenci çoğunluğu genel sıkıntıları paylaşıyordu.

2) Akademik-ekonomik mücadelenin genel meşruiyeti: 12 Eylül sonrasında işçi hareketinin çıkışı ve elde edilen kısmi kazanımlar, 90’lı yılların başında hak arama mücadelesini güçlendirdi. Bu dönemde gündeme gelen kamu çalışanı sendikacılığı, en azından kamu çalışanlarının sendikalaşmasının yasallığı meclis tarafından onaylanana kadar giderek büyüyen bir hareket olarak ortaya çıktı. Gençlik hareketi de bu iki dinamiğin yarattığı politik iklimden beslendi ve destek aldı. Ekonomik-akademik mücadele ile kısmi de olsa bazı kazanımlar elde edilebileceği fikri, öğrenci hareketi dışında da gösterildiği ölçüde, gençlik hareketi daha az emekle daha çok inanç üretme olanağına kavuştu.

3) Solun gençlik içindeki durumu: Solun gençlik içindeki durumu ile kastettiğimiz iki olgu vardır. Birincisi üniversitelerdeki faal kuvvetin nicel düzeyi, ikincisi ise bu kuvvetin gerçek gündemi ile genel öğrenci kitlesinin gündemi arasındaki ilişki. Bunlardan ilkinin yani nicel durumun gençlik kitlesi ile gündem ortaklığına doğrudan bağlı olduğunu belirtmeliyiz. Solun eylemlilik sürecini başlatabilecek düzeydeki fiili kuvveti, solun dışına taşan bir gençlik hareketinin en önemli koşuludur. Bu koşul esas olarak sağlanabildiği sürece gençlik hareketinden söz edebiliyorduk. Öte yandan bu birikim yıldönümleri (6 Kasım) dışında da faaliyetini akademik-demokratik mücadele zemininde yürütüyordu. Yani 6 Kasım’lar kapıya dayanmadan yürütülen faaliyetler üzerinden tarif ediliyor, ve o dönem ne kadar kazanım sağlandıysa o ölçüde bir kuvvet alanlara çıkıyordu.

Gençliğin hangi kesimi?
Bugün üniversite hareketine kafa yoranlar, öncelikle artık homojenliğinden söz edilemen öğrenci kitlesini analiz etmek zorundadır. Üniversite eğitimini giderek bir ayrıcalık haline getiren eğitim sistemi, arkada bıraktığımız dönemde en azından yerel eylemlere yol açan kimi gelişmeleri (öğrencilerden saçma sapan gerekçelerle toplanan paralar, yemekhane zammı vs) umursamayan bir öğrenci kitlesinin üniversitede birikmesine yol açmıştır.

Dersanelere ödenen milyarlarla terbiye edilen bir nesil, 30-40 milyon kimlik parasına karşı çıkmayı anlamlı bulmuyor, en azından bunu protesto etmeye değecek kadar anlamlı bulmuyor. İyi bazı üniversite ve bölümlere kapağı atan dar bir kesim ne pahasına olursa olsun diplomayı elde etmekle ilgilenirken, KPSS’ye başvurma hakkı dışında bir şey kazandırmayacak üniversitelerdeki geniş çoğunluk yenilmişliğini kabul etmektedir. Gençlik hareketinin bir dönem merkezi olmuş ODTÜ, Siyasal gibi üniversite merkezleri geriye çekilirken, Beytepe ve DTCF gibi alanların öne çıkmasının arkasındaki etken, üniversiteler arasındaki bölünmüşlükten başkası değildir.

O halde üniversite hareketinin öğrenci ayağı açısından, “tüm gençlik kitlesinin” sorunları temelinde “bütün üniversite bileşenlerinin” hareketinin hedeflemenin nesnel bir zemini kalmadığı kabul edilmelidir. Bu zeminin ortadan kalkması taktik hatalarla açıklanamaz, açıklansa da inandırıcılığı olmaz. Kendisini “gençlik kitlesi” yerine koyan hareketlilikler de aslında başka etkenlerle bir araya getirdiği kuvveti rol yapmaya iter nitekim öyle oluyor.

Akademik mücadele mi politik mücadele mi?
Üniversite kitlesinin tümünün çağrılacağı bir zemin kalmamıştır ancak “hapı yutmuşların” üniversitelerinde de akademik mücadele anlamında etkili bir çıkış yaşanmıyor, çünkü genel olarak ülkede “hak arama” mücadelesi geri çekilmiştir. Özelleştirme-ticarileştirme saldırısına karşı çıkacak gençlik, yanında işçi ve kamu çalışanı sendikalarını bulacağı konjonktürün oldukça uzağında bulunuyor. Elbette özelleştirme saldırısı tüm hızıyla sürüyor, ancak bu mücadelenin önemli ölçüde kaybedildiğini ve bu nedenle öğrenciler tarafından kanıksandığını bilmek zorundayız. Eğer gerçek bir kazanım elde edilemeyecek ise öğrenci gençlik neden rahatını bozsun ki? Ortalama bilincin önünde durduğu soru budur, beğenelim beğenmeyelim. Ama diyelim ki bu geri bir bilincin sorunu, peki üniversite hareketinin özneleri bu soruya olumlu bir cevap vermiyor ise muhatabı olan insanlardan gerçekte neyi talep ediyor?

Ülkenin genel durumu, tüm toplumsal kuvvetleri politik eksenlerde bölmektedir. Politik eksenlerdeki bölünme belirleyicidir. Bunun yerine akademik vs mevzilenme koymaya çalışmak, bizzat üniversite hareketini politikanın dışına itmektir. Başta hükümet olmak üzere farklı gerekçelerle de olsa bu ülkede YÖK’e hayır demeyen tek bir politik kuvvet gösterilebilir mi? “YÖK’e Hayır” sloganı günümüzün en apolitik ifadelerinden birisidir. Peki bu koşulda üniversite hareketi “YÖK’e Hayır” demenin dışında politik bir çıkışı dile getiremezse ülkenin politik gündemine girmeyi nasıl umabilir? Gerçek saflaşma ne ise gerçek siyaset de o saflaşmayı bir tarafa bükmeye çalışmaktır. Üniversite hareketinin politik yaşamı tekrar etkilemesi, yönünü politik dünyaya çevirmesi ve kitleler içinde asıl olarak bunun propagandasını yapmasıyla mümkün olacaktır.

Politik mücadele, gelecek seçimlerde kime oy verileceği sorunu değildir. Politik mücadele üniversitenin, öğrenciler ve akademisyenler tarafından adım adım örülecek bir hatla liberal projenin karşısına dikilmesi demektir. Akademisyenlerin ek ders ücretlerini, öğrencilerden bir bahaneyle toplanacak parayla ödenmesine karşı çıkması demektir. Üniversite öğrencilerinin sadece daha az para ödemeyi değil aynı zamanda bilim talep etmesi, akademisyenlere seçenek olarak ticaret yapmayı öğütleyen üniversite yönetimlerine karşı çıkması demektir. Üniversite açısından politik mücadelenin anlamı liberal çiftliğe karşı çıkmak ve bir bilim-emek hattını yaratmak demektir.

Neo-liberalizmin defnettiği eski üniversiteyle beraber, akademisyenlerin toplumun seçkin kafa emekçilerini oluşturduğu ve öğrencileri parlak geleceğin beklediği sistem de tarihe karıştı. Eski ve yeni mezunları ile beraber üniversite, emekçi olmadıklarına inandırılmış yeni kuşak emekçileri barındırmaktadır. Bilim-emek hattı öncelikle, üniversite kesimlerini, emekçilerin bir unsuru oldukları gerçeğiyle yüz yüze getirmelidir. Ruh çağırmak değil üniversiteyi savunmaksa derdimiz, razı olmadığımız gidişatın karşısına anılarla değil gerçeklerle dikilmeliyiz.

* http://www.egitimgazetesi.com/read_news.php?nID=86734{jcomments on}