Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Korkut Boratav: “Devlet, üniversite için potansiyel bir tehdit ve tehlike ögesi olarak daima vardır.”

Üç olaydan söz etmek istiyorum, üçü de devletin ve siyasal iktidarların çeşitli dönemlerinde üniversitelerdeki aykırı seslerle nasıl baş ettiği konusunda. Devlet potansiyel bir tehdit ve tehlike öğesi olarak daima vardır, çoğu zaman da meslektaşları kullanarak yapar. Kendisini temiz çıkarmak için, arka planda kalır. Devletin bu yönüyle ilgili, birkaç örneğe değinmek istiyorum. Babam, Pertev Naili Boratav, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde Fuad Köprülü’nün asistanı iken 1932 yılında, Atatürk’ün inisiyatifiyle Türk Tarih Kongresi toplanıyor. Kongre’de bir tarih hocası, Zeki Velidi Togan, resmi tarih tezini eleştiriyor. Eleştirdikten bir iki gün sonra, Milli Eğitim Vekili Reşit Galip, iki oturumda kürsüye gelerek Zeki Velidi hocayı şiddetle tenkit ediyor. Zeki Velidi’nin asistanı olan dört kişi, ki bunlardan biri de benim babam, birkaç gün sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na bu nedenle çektikleri, eleştiri nitelikli telgraftan ötürü soruşturmaya uğruyorlar ve nihayet babam ve arkadaşları, üniversiteden çıkarılıp lise öğretmeni olarak atanıyorlar. Bu “baş etme” yöntemi dönemin bazı özelliklerini gösteriyor. Devlet aykırı gençleri bünyesinde tutmuyor ama sokağa da atmıyor, geçim kaynaklarını yok etmiyor. İkinci olay gene babamla ilgili, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne döndüğünde birkaç arkadaşıyla birlikte savaş yıllarında “Yurt ve Dünya” isminde, ana özelliği anti-nazi, anti-faşist olan bir bilimsel dergi çıkarıyorlar. Bu dergi, o sıralardaki Alman sempatizanları, ırkçı-turancı çevrelerin tepkisine yol açıyor. Savaş sonu demokrasisi gelirken demokrasiyi, solu tasfiye ederek kurma stratejisini izleyen CHP iktidarının egemen kanadı, üniversitelerde tasfiyeyi de programına alıyor. Bu arada Milli Eğitim Vekaleti bizimkilerin aleyhine inisiyatif alıyor. Buradaki mesele şu, o sırada 1946 yılında Üniversiteler Yasası kabul edilmiş, bugünkü yasadan daha demokratik bir yasa. Üniversite içindeki çetin girinti-çıkıntılara, mücadelelere rağmen, sonunda, Üniversiteler Arası Kurul, bu dört öğretim üyesinin üniversiteden uzaklaştırılması için Milli Eğitim Bakanı’nın yaptığı başvuruyu reddediyor. Üniversite, bir yıllık özerkliğini hakkıyla kullanıyor ve bir tasfiye hareketine alet olmuyor. Fakat iktidar tasfiye etmekte kararlı olduğundan 1948 Bütçesine koyduğu bin madde ile bu üç öğretim üyesine ait kadroları lağvederek onları “açık memur” statüsüne alıyor. Emeklilik hakları bakımından iki yılı bir yıla sayılan, yarım maaş ödenen bir statüde kalıyorlar. Bu ikinci olayda devletin niyeti bozuktur ancak üniversitenin tavrı sayesinde niyetini tam olarak gerçekleştiremiyor. Üçüncü olaysa benimle ilgili. 1932’deki telgraf olayından tam elli sene sonra 12 Eylül rejimine karşı çektiğimiz bir telgraf altına imza atan akademisyenlerin neredeyse tümü üniversiteden atıldılar. Tabii bu telgraf hadisesi semboliktir, o olmasa da atılmamız için zaten karar verilmiş. Birer ikişer tüm hocalara sarı zarflar gelmeye başladı. Metinler sabit, sadece isim bölümü değişen mektuplarla görevden alındık. Belli ki rektörlük makamında önceden yazılar hazırlanmış, sadece isim bölümleri dolduruluyordu. Bu tasfiye yöntem ve üslubu öteki iki olaydan farklıdır. Çünkü üniversiteden atılanların, emeklilik hakları ve kamuda çalışma hakları da ellerinden alınıyordu. İnsanlar bir tür “sivil-ölüm” konumuna sokuluyorlardı. Görüldüğü üzere tablo giderek kötüleşmektedir, üstelik metnin altında bu kez rektörün imzası vardır.

Lütfen yanlış anlamayın bu olayları “biz neler çektik” demek için anlatmadım. Benim fakülteye girdiğim tarihten bu yana kırk yılı aşkın zaman geçit, bu arada benim anlattıklarımdan çok daha ağır trajediler yaşadık.

Kuruluşunda Hirsch’in emeği olan Üniversiteler Kanunu uyarınca birer tüzel kişilik olan fakülteler kendilerine ilişkin konularda karar alabiliyorlardı. Kürsü sistemi egemendi, bir tür usta-kalfa-çırak ilişkisi vardı. Her kürsü bünyesine aldığı asistanı, yani çırağı yetiştirip olgunlaştıracak, kalfaya dönüştürecek, peştamal kuşatacak ve ideal haliyle; kürsü başkanı kendi yetiştirdiği bu çırağın kendisini geçmesini arzu edecek, sonunda boynuz kulağı geçecek. Akademik mesleğe giriş olarak kabul edilen asistanlık sınavları bu bakımdan özel önem taşırdı. Asistanlık mesleğe girişin kritik aşaması olarak görülür ve çok çetin geçerdi. 12 Eylül’den sonra, 1988’de Fakülteye dönebildiğimde bu ortam büyük ölçüde değişmişti. En ciddi aşınmayı asistanların statüsünde ve yeni hiyerarşik yapı ve ortama uyum gösteren sübjektif tavırlarında gözledim.

Korkut Boratav’ın 15 Ekim 2006 tarihinde Üniversite Konseyleri Derneği tarafından düzenlenen “Akademi ve Toplumsal Sorumluluk” başlıklı paneldeki konuşmasından alınmıştır.{jcomments on}