Arif Pembe
Bembeyaz bir neslin simsiyahlarıyız. Baktık ki öncüllerle ardıllar birbirine girmiş. Herkes ve her şey alt-üstlerin son haddinde. Etrafta kimseler kalmamış. Baktık ki şeytan sızmış ruhumuza tüket baba tüket der durmadan. Diyoruz ki birey unutur, toplum unutmaz. İnandık ki hepimizin bilinç altında inanılası şeyler kalır. Zaman almış yürümüş ne çıkar. Kahramanların zamanları elbet hatırlanır. Biz de fillerin peşine düştük, mezarlıklar arasında gün yüzü görmeden güzelden iyiden yana ne kaldıysa hepimizin bilinç altında izini sürdük. Unuttuklarımız unutturulduklarımız ne çokmuş dedikçe sarıldık kaleme. Buyurun; Filler Mezarlığındayız. Zamanın dili kurumuş, denizler deliye dönmüş olsa da...
Korsan Jenny ve Diğerleri…
Dönüp etrafımıza baktığımızda kimseyi bulamadığımız, seslenip duyuramadığımız kabusun geliş haberini 1928’de Üç Kuruşluk Roman’ı yazarak vermişti Brecht. İnsanın insandan çalınışını, yabancılaşmasını anlatmıştı bize gettolardan, otel odalarından, karanlık sokaklardan. O zamanlarda da küçük çeteler küçük devletler kuruyordu, küçük çetelerin kulağını şirket abiler çekiyordu, onlara eşlik eden sazları resimli medya çalıyordu, emekçiler aç, çocuklar aç, sokak köpekleri hastaydı. Burjuvazi araya bi yere durup daldan dökülenleri toplama peşinde, dökülmezse kafalara basa basa tırmanıyor ağaca. Bugünkü fotoğrafı okumak isteyene önerilecek istikametlerden biri Bertolt Brecht ve onun Üç Kuruşluk Roman’ı. Brecht’in durmadan “dünyayı değiştir!” demesine cevap veriyor kitabın kahramanı Korsan Jenny; “bir canavar düdüğü duyulacak uzaklardan. Ve ölüm sessizliğinde, tam zamanı diyeceğim onlara. İşte şimdi tam zamanı!”
Ah Güzel İstanbul!
Atıf Yılmaz'ın yönettiği, Sadri Alışık, Ayla Algan, Feridun Çölgeçen’in rol aldığı Gümüş Ağaç Bordighera Güldürü Filmleri Festivali ödüllü Ah Güzel İstanbul, köyünden kaçıp 'artiz' olmak için İstanbul'a gelen saf bir köylü kızıyla, köhne makinesiyle insan suretlerini çeken gün görmüş yaşlı bir sokak fotoğrafçısının zoraki birlikteliklerinden doğan dostluğun acı güldürüsü. Kapitalin ana vatanı şehirle o yaşına kadar yumurtaya para vermemiş köylünün karşılaşması. Fotoğrafçı Haşmet (Sadri Alışık)’le canlanan , adamın teninden ruhunu çalan hırsızlara inat kahramanlığımız. Ayşe (Ayla Algan) ile gülümseyiveren toprak, gökyüzü ve bütün kuşlar. Ve o fotoğraf makinasının arkasından bakınca, aslında ne de güzeldir İstanbul.
Akustik Gitardan Kaşık Havaları
Türkiye'de blues yapan grupların sayısı yok denecek kadar az. Adını duyurup, küçük de olsa bir izleyici kitlesi olan tek grubun ise "İstanbul Blues Kumpanyası" olduğunu ve tanışılacak albümlerinin de “Kökler” olduğunu söyleyebiliriz. Sarp Keskiner'in kurup, öncülüğünü yaptığı İstanbul Blues Kumpanyası, blues'u merkez yapsa da, Siyah Müzik'in birçok dalıyla da müzikal köprüler kurmuş. Grup, müziğinde, arkaik blues enstrümanlarını kullanırken, bağlama, cura, bendir gibi Türk halk müziği enstrümanlarına da başvurmuş. Çoğu grubun "sentez" kompleksine de pek yüz vermiyorlar. Belirleyici olanın kendi ruhani atmosferleri olduğuna inanmışlar. Kendi hallerinde çalıp söylerlerken biz de bi yerden duyuvermişiz gibiler, düğüne giden “çalgıcı”lar gibi. Dinleyelim, dinletelim deriz.
Kızıl Senfonilerin Büyük Bestecisi
Dimitri Şostakoviç bu yıl 100 yaşında. İlk eserini 1917 Devrimi için yazmış, 20. yüzyılın senfonik müziğinin devi. Devrimle olan ilişkisine biraz bakarsak, bu aşkın ona hem eserlerini hediye ettiğini hem de devrimin onun eserleriyle coşkusunu dillendirdiğini söyleyebiliriz. Her ne kadar emperyalist mirasını kendine düstur bilmiş bazı batılı sanat tarihçilerine göre çağının ilerisine geçemediği ve ideolojisiyle esir olduğu söylense de biz onlara kulak asmayalım. 2. Dünya Savaşı sırasında kuşatılan Leningrad’da bestelenen 7. Senfoniyi dinleyelim, Şostakoviç’in doğum gününü kutlayıp nar çiçeklerini hatırlayalım.
Sinemada “kitle” nin Sahneye Çıkışı
Sinemanın tüm sanatların sentezi olduğunu düşünen ve onu iç monologlarıyla bir şölene dönüştüren Rus yönetmen Sergei Ayzenşıtayn ve onun 1924 tarihli büyük eseri “Grev” duruyor Filler Mezarlığının son köşesinde. Ve bakın ne diyor; “ortaklaşa değeri olan filmler yapmak gereksinimi, Fransızların olduğu kadar Amerikalıların da kullanmaya alıştığı koca, karı ve sevgiliden kurulu üçgeni parçalamamıza yardımcı oldu. Biz, yaşama girmek istiyoruz. Denizci yaşamına değinen bir film yapıyorsak, Odesa’ya, Sivastapol’a gider, gemicilerin ortasına girer, bu insanların duygusunu doğrulukla verebilmeyi başarırız…”
Tabi bu saydıklarımızla bitmez mezarlıktakiler. Ve iskeletlerden haberdar olmak yerimizden kaldırır bizi, onları bilincimizin üst raflarına almaya çağırır. Hatırlamak bizi aynı olmaktan çıkarır ve bu başkalaşma belki bir sahafta başladığımız arayışın ilk adımından kanımıza girer.
Her şey, “yaşama girmek isteyen” bir iskeletin peşindeyken kaybolmak için…{jcomments on}