Haluk T. Canatay
Yapması gereken hiçbir işi bir kere de yapmadı, atması gereken hiçbir imzayı bir kerede atmadı ve dahi bir kez bile sorumluluk almadı, sümme haşa hiçbir konuda inisiyatif göstermedi. En sonunda sabrı meyvesini verdi, yüceler yücesi iradesini gösterdi; seni göreve uygun buldum ya hatun dedi. O gün gelende, Gül hatun mabadını koltuğa koydu ve tam kırk makamda tava gelen bölge koltuğa değer değmez eridi, görmeyi bilmeyen gözler için kayboldu.
Televizyonda ünlü iktisatçının programını izliyorum, karşısında kendisinden de ünlü bir başkası oturuyor, “Sizin gibi” diyor, “makroekonomik konulardaki analiz yeteneği ve yakın geleceğe dair öngörüleri ile çok ünlenmiş birisini konuk etmek benim için onurdur”, öteki durur mu, “Aman efendim asıl sizin gibi ünü yurtdışına taşmış, yurtdışındaki üniversitelerin ve konferansların aranan bir isminin konuğu olmak bir onurudur.” Bendeniz ekran karşısında şaşkın, zira analiz yeteneğiyle ünlenmiş olan kişinin ünlü olduğu doğru olmasına doğruydu ama ününü, son ekonomik kriz başladıktan sonra bile “Bu bir kriz değildir, dalgalanmadır. Bu fiyattan döviz alanlar bir hafta sonra çok ağlayacaklar” demesine borçlu olduğu unutul-muş gibiydi. Hazretin ününe sahip bir insanın değil televizyonda konuşmak, mahalle kahvesinde konuşmaya başladığında bile, “Vasıf Barış, gene üfürmeye başladın” diyerek kibarca ikaz edilmesi gerekirken. karşısına yurtdışında dersler veren büyük hocayı almış; -niyetim aşağılamak değil ama- KKTC’de ders veren adama yurtdışında ders veriyor denilince, Edirne’de düğünlerde çalan Roman şarkıcının ben Avrupa’da haftada bir konser veriyorum deyişine neden güldüğümüzü bir türlü anlayamıyorum. Körler sağırlar birbirini ağırlar deyip geçeceğim ama hangi tarafa baksam bir kütle, adam-mış gibi yaparak boşlukta yer işgal ediyor.
Gül Hatun Efsanesi
Adam-mış gibi yapan, Cumhuriyet’in en önemli fakültelerinden birinin koltuğunda oturuyor. Koltuk kendisinden büyük; oturduğu yer itibariyle o büsbüyük zata küçük gelen koltuk, ilk sahiplerine bakınca bu hanımın altında koskocaman oluyor. Ahmet İnam’ın yalancısıyım, “hayatta olmak istediği kişi ile gerçekte olduğu kişi arasındaki büyük farkı gördükçe kızgınlığı artıyor” hanımefendinin, bu nedenle kendisinden adıyla değil ünvanıyla bahsedilmesini istiyor. İvan İvanoviç bile bu biçimde yok olamamıştı. Oysa bu tipler hayatları boyunca hayalini kurudukları koltuklara; fenafillaha eren dervişler misali kuruluyorlar. Öyle ki efsaneleri yazılsa yeridir; “Gül hatun, yedi sene her gün ve her gece hazırlandı, yola çıkacak ilk adımı anca ondan kelli attı. Çıktığı yol tam kırk makam boyundaydı. Kırk makamın her birinde kırk kez arz etti, kırk bir kez dolmakalemine mürekkep çekti, her daim hazır bekledi, hiçbir makamı atlamadı. Yapması gereken hiçbir işi bir kere de yapmadı, atması gereken hiçbir imzayı bir kerede atmadı ve dahi bir kez bile sorumluluk almadı, sümme haşa hiçbir konuda inisiyatif göstermedi. En sonunda sabrı meyvesini verdi, yüceler yücesi iradesini gösterdi; seni göreve uygun buldum ya hatun dedi. O gün gelende, Gül hatun mabadını koltuğa koydu ve tam kırk makamda tava gelen bölge koltuğa değer değmez eridi, görmeyi bilmeyen gözler için kayboldu. Oysa görmeyi bilen gözler, kırılmayı bilen gerdanlar, uslu uslu sallanan başlar, o zatın ve dahi mabadının ilk kez varolduğunu, içinde eridiği ve yok olduğu koltuğun, varlığın bizatihi kendisi olduğunu bilirlerdi.”
Boş verelim biz efsanelere, yok falanca fakültenin dekanı kendisinden (arkasında hanım sıfatı olsa dahi) adıyla bahsedilmemesi gerektiğini, “dekan hanım” olarak anılmasının uygun olduğunu buyurmuşlar, vay falanca ilimizin valisi sabah makamına çıkarken yoldaki halıya kendisinden başka basanlar olduğu için sinirlenmiş, devletin kadrolu memurunu, “kırmızı halıya bastırmama memuru” olarak dikmiş, akademik unvanı da olan bir zat, “güneydoğuda kızları okula gönderme kampanyası asimilasyon planıdır” buyurmuş, vatansever-miş gibi yapan mafya anası, duruşmasına Bayrak Kanunu’na aykırı biçimde Türk Bayrağından yapılmış tişörtle gelmiş, “Bu yasaya aykırı değil mi sayın savcı” diye sormuşlar, savcıy-mış gibi yapan hazret buyurmuş; “Türk Bayrağının giysi olarak kullanılması yasak ama bu bir bayrak mı, yoksa kırmızı zemin üzerine yapılmış ay-yıldız resmimi ona bakmak lazım”. Bunlar sinirlendirmiyor aslında beni, televizyonun karşısında günde altı saat geçiren her normal Türk gibi ben de sinirlenmek konusunda biraz yavaşladığımı hissediyorum, küfür ederken bile yoruluyorum/sıkılıyorum, zap yapma ihtiyacı hissediyorum. Gül hanımdan başladığım seansı, Burhan beyde bitiriyorum, ki kendisi Gül hanımın dedesi değil, ünlü bir yazarımızdır. Kızdığım nokta insanımsıların, bu küçük adamların, adam-mış gibi yapmaları değil; bizim inanır-mış gibi yapmamız. Eskiden dobra yazarlarımız vardı, bunlara yarı-deli muamelesi yapılsa da; herkes onlardan çekinirdi. “Yahu ben insanlar inim inim inlerken sustum, dışkı yerlerken sustum, gözaltında ölümler sıradanlaşmışken sustum, şimdi herkes konuşuyorken ortaya atlayıp; ‘kimse konuşmuyor, o yüzden ben konuşayım’ diye lafa başlayacağım, ama Selim bey dövmekten beter etmesin beni” derlerdi, içlerinde kişilik veya namus veya vicdan bulunmadığı için korku bunların yerini tutardı. “Ben burada atıp tutuyorum ama birisi kalkıp da, ‘sen önce insan ol, karına kafa atma, sonra karşımıza çık ey homo erectus’ derse ne yaparım” derdi.
Ortak noktaları cehalet...
Şimdi -mış gibi cennetinde yaşıyoruz. Hoca soru soran çocuğa cevap veriyor, “bu konuları kavramaya çalışırken, Fraunkel’in söylediklerini izdüşümsel dravizmle kıyaslamazsanız bocalamanız elbette normaldir.” Bu hocanın yetiştirdiği adam unvan alıp, uzman diye karşınıza çıkıyor; “sorduğunuz soru çok ilginç ama Haytlanger’in yazdıklarını, bugünün dünyasında bir kalkan olarak kullanmaya çalışmak, dravist yaklaşımdan kaçınmak değildir de nedir?” Hadi bakalım, cevaplayınız kolaysa, nedir? Söylediklerinizi anlamıyorum demenin imkansızlaştığı o an, -mış gibi yapmanın tam zamanıdır. Eğer kapkara bir Türk değilseniz elbet sizin de kulağınıza üflenmiştir birkaç isim; bir kez konuşmaya başlayınca siz de kendinize şaşırırsınız, kim olduğunu bilmediğiniz isimler, anlamını bilmediğiniz kavramlara karışır. -Mış gibi yapanların ortak noktası terbiyesizlik değil cehalettir. San Bernard kolejde okumuş olmanın getirdiği bir cehalettir bu; ne anlattığını kavrayamamış hocaların ne öğrendiğini kavrayamamış öğrencilerinin ortak noktasıdır. Cehaletinizi gidermek zor ve tehlikeli olduğu için, başka bir şey öğretir hocalarınız size; biliyor-muş gibi yapmayı.
Siz yeter ki üst perdeden konuşun, bolca sayı verin, yabancı isimler söyleyin, kimse gelip de suratınıza tükürmez korkmayın. Bir de etrafınızdakileri aşağılayın, “dünyanın hiçbir ülkesinde çöpler böyle bırakılmaz”, “bizden başka hiçbir yerde kaldırımda böyle çukur olmaz”, “Ortadoğu coğrafyası dışına çıktığınızı, insanların kokup kokmadığına bakarak anlayabilirsiniz.” Kara kara Türkler, ne bilsinler Paris’in kaldırımlarını, Avustralyalının kokusunu. Bilenler beyazdır, akça pakçadır ve suç ortağıdır. Okuduğu kolejde Batı edebiyatının en önemli eserlerini okumuştur, ama “insan hakları aktivisti ve büyük yazar” yeni bir kitap çıkardığında hemen kitapçıya koşar. “New York Times eleştiri yayınlamış hayatım, hemen aldım” der. Kimse sormaz merak etmeyin, “Serdal, sen yıllarca NY’da kaldın, Pazar sabahlarını Central Park’ın 43. cadde yönündeki girişinin sağ tarafındaki bankta gazete okuyarak geçirdiğini onbeş kere yazdın. NYT’de o yazıyı yazan adamın edebiyatçı değil, halkla ilişkiler uzmanlarına köşesini kiralayan, kimsenin ciddiye almadığı bir kalem olduğunu nasıl bilmezsin” diyen çıkmaz. Dedim ya, bunu bilen adam beyazdır, akça pakçadır ve suç ortağıdır, inanır-mış gibi yapar.
İnanmak bir muhasebe işidir çünkü, yeterli bilgiyle aydınlanmış olmak gerekir ve söylediğimiz gibi çok tehlikelidir. Cahil insanın iç huzurunu, eğitimli insanın geliriyle birleştirdiğiniz zaman mutluluğa giden bir yol çıkar ortaya. Bilen insanlar acı çekerken, cahil ama fakir insanlar acı çekerken, siz cehaletiniz bozulmadan eğitilmiş olmanın haklı gururuyla mutluluk içinde yaşarsınız. Bu San Bernard kolejinin farkıdır işte. Mutluluğun; deri koltuk takımı, yeni bir araba ve 84 ekran bir TV almaktan geçtiğine, samimiyetle inanacak derecede geri zekalı bir adamı; onun naif iç dünyasına zarar vermeden toplum için önemli makamları dolduruyor-muş gibi yapacağı, önemli işleri yapıyor-muş gibi davranacağı düzeyde eğitmek, gerçek bir sanattır.{jcomments on}