Haluk T. Canatay
Kriz kapıda diyorlar, bankalar da güvenli değil. Evde saklayıverin Euroları, dolarları ama bir gece evinize girerler diye de korkuyorsunuz değil mi? Kasa alsanız, çelik kapı yaptırsanız, pencereye çelik panjurlar, bir de günlüğü 1 dolara bir alarm şirketi. Hepsi var zaten öyle mi? Gene de korkuyorsunuz, kalın yağlı boynunuza, irice bir bıçak dayanıverirse bir akşam.
Düzenli okurlarım bilirler, yazın ve basın dünyasından kimi dostlarımla hasbihal etmeye düşkünümdür. Ankara gecelerinin soğukluğunu atabilmek, gün boyu o gri binaların kahverengi koridorlarından üzerinize sinen ciddiyet duygusundan arınabilmek için iyi bir dostla birkaç tek atmak, atarken de o anda huzurumuzda bulunmayan bir diğer iyi dostun kulaklarını ve birkaç muhtelif yerini çınlatmak kadar güzel bir yöntem yoktur. Velhasıl, o akşam biraz geç saatte Yarınlar Dergisi’nden çıkmış, yanımdaki genç arkadaşıma kıymetli hayat dersleri vererek ilerliyordum. Mülkiyelilerde oturan bir yazar arkadaşın daveti üzerine masasına misafir olduk. Kendisi biz yanına geldiğimizde zaten yükünü almış olduğu için bizim ona yetişmemizi beklemeden anlatmaya başladı. Belli ki, az önce masadan kaçarcasına kalkan kurban bu konuda uzun bir nutuk dinlemişti. Biz daha konunun nasıl oraya geldiğini anlamadan eski kurbanın yerini almıştık bile. Eski solcu kalem arkadaşım, “ah” diyordu; “Halukçuğum biz ne eşeklikler yapmışız. İnsanları korku yollarına, cinnet yıllarına mahkum etmişiz. Bizim mücadelesini verdiğimiz diktatorya korkudan başka şey bilmiyormuş. Bak Soljenitsin Sibirya’da ne zorluklar çekmiş. İnsanlar korkudan ağızlarını açamamışlar ama Sovyet tankları, Polonya’da, Afganistan’da nice canlar almışlar”.
Bendeniz bu tür sohbetlere rahat adapte olurum ancak genç arkadaşım kıpırdanmaya başlamıştı. Yaşı dolayısıyla bu tür sohbetlerde en rahat pozisyonun “gelişine oynamak” olduğunu, o akşam esen anasonlu rüzgar konuyu nereden açmışsa, masa arkadaşımız bize pası nereden uzattıysa oradan devam etmek olduğunu bilmiyordu tabi, ben de sesimi çıkarmadım. Biraz daha alkol tüm sorunları çözer dedim, ikimize de votkası bol tutulmuş birer kadeh doldurdum. Daha pek az yıl önce şu masalarda devrim ve devrim sonrası toplumun sorunlarını tartışan insanlardan, AKP’nin darbe karşıtı politikalarının önemini tartışan insanlar haline gelmemizde bay alkolün beyin hücrelerimize yaptığı etkinin katkılarını kim inkar edebilir ki.
Korku diktatörleri
“Şuna bakın, şu halimize bakın” diyordu sevgili kadehdaşım, “ardımızda kalan tüm günlerden sonra şu yaşadığımız sorunlar, solcuların ırkçı, milliyetçilik sevdalısı olmasından kaynaklanmıyor mu?” Biz henüz yeterince içmemiş olduğumuzdan, cümlelerin arasına serpiştirilen şiirsel tınılar henüz kulaklarımızı okşamaya başlamamıştı ama o bunun farkında olmadan pırlantalarla süslü bir taç gibi teşbihlerle bezenmiş nutkunu söylüyordu. “Bir çocuğu ele alın, onun kafasındaki saflıktan masumluktan, şu kapkara ırkçıları çıkaranlar hep bu kafada. Hala kendilerini soğuk savaş zamanında sanıyorlar, üretim diyorlar, proletarya diyorlar. Biz de söyledik aynı sözleri ama korku diktatörlerine hizmet ettiğimizi bilemeyecek kadar gençtik. İnsanların istediklerini özgürce savunması, diledikleri biçimde ticaret yapmaları ve inançlarının gereğini istedikleri gibi yerine getirmeleri, yani liberalizm. Korkulardan uzak bir dünya için savaşmamız gereken fikir budur. Bugüne dek korku içinde yaşamaktan bıkmadık mı? Gizli gizli ibadet etmekten, Ergenekon bizi evden alıverecek diye uykularımızın bölünmesinden, en güzel hayallerimiz postalların altında kalmasın diye AKP’yi desteklemekten bıkmadık mı?”
Artık korktuğum olmuştu, ben kalemşor kardeşimi, “liberalizm, Taraf, anti-militarizm, AB, global, AİHS, AKP, Hocaefendi, diyalog, uzlaşma” sözlerinin anlamlı bir bütün oluşturmasına dikkat etmeden bir cümle içerisinde mümkün olduğunca çok geçmesini sağlayacak bir cevap vererek oyalayacak, bu akşamın hayaleti, “solcuların yarattığı korkular” olacak iken ... yanımdaki Yarınlarcı arkadaşım kıpırdanmaktan Karadeniz yöremizden nadide bir horon gösterisi sergileyen, amatör bir folklor oyuncusuna dönmüştü. Bir yandan misafir olmak, diğer yandan Canatay gibi bir ustanın sofrasında söze karşımama isteği diğer yanda ise konuşmadan duramayacağı gerçekler. Az sonra lafa karışacağından emin olduğum halde, biraz daha bastırayım diye ben lafa girdim. “Bunlar bir korku imparatorluğu kurmuşlar, üstüne de kendileri oturmuşlar. Üçüncü köprü olursa İstanbul’un son yeşili de biter. Nükleer santral yapılırsa Sinop ölür. Termik santral yapılırsa Akkuyu komaya girer. Her yerine köprülü kavşak yapılırsa Ankara kanamalı bir hasta olur. ABD’ye peşkeş çekilirse bölgede iç savaş bitmez. Daha ne tumturaklı laflar. Yahu bakın hiçbir şey olduğu yok. Tuzla’dan birkaç bin kişi ekmek, birkaç on kişi de pasta yiyor, tutturmuşlar işçiler ölüyor diye. Yahu siz ortalığı korkuya vermeseniz hiçbir sorun yok.” Ne yazık ki, verdiğim paslar yerini bulmadı. Kalemşah kardeşim, en önemli şeyin özgürlük olduğu konusundaki üst-tezine öyle sıkı sarılmıştı ki, kendi aklını sevmekten başka birini dinleyecek durumda değildi. Sadece sözlerimi bitirmem için bakıyordu gözlerimin içine. Sıra yeniden ona geçsin de, üstün görüşlerini anlatsın. Yerkürenin bu bölümünde iktidardan en uzak olanlar, özgürlüklerin yaşanamamasında ne de çok suç sahibiymiş sıralayıvereyim de, aklımın akıllardan en üstün olan akıl olduğunu gösterivereyim diye bekliyordu.
Korkular bu kadar mı?
Heyhat gençlik ne şişede duruyor, ne de nezaket dinliyordu. “Korkularınız, bu kadar mı?” diye araya giriverdi genç adam. “İşten çıkarılmaktan korkmuyor musunuz? İşyerinizi satmalarından, Mısır’a veya Romanya’ya taşınacak da diyorlar ya da Hindistan’a. Birikimlerinizin kayboluvermesinden korkmuyor musunuz? Kriz kapıda diyorlar, bankalar da güvenli değil. Evde saklayıverin Euroları, dolarları ama bir gece evinize girerler diye de korkuyorsunuz değil mi? Kasa alsanız, çelik kapı yaptırsanız, pencereye çelik panjurlar, bir de günlüğü 1 dolara bir alarm şirketi. Hepsi var zaten öyle mi? Gene de korkuyorsunuz, kalın yağlı boynunuza, irice bir bıçak dayanıverirse bir akşam. Ölümü bir tinercinin pis, yağlı elleri mi getirecek dersiniz. Olur mu olur. Kapınızın önünde bir tinerci yatmıyor muydu geçen hafta, hemen evden site yöneticisini aradınız o da güvenlik şirketini. Böyle rezalet olur mu diye sordunuz mu? ‘Ben bu siteye her ay 600 lira aidat vermek için patronumun kıçında öpmedik nokta bırakmıyorum ama sitemin içinde gym salonundan evime kadar huzurla yürüyemiyorum’ ilk cümleyi içinizden, ikinci cümleyi bağırarak söylediniz değil mi? Bütün gün klavyemden mikrop aksın da; holdingler et, tekeller yağ bağlasın diye masanın başından kalkmıyorsunuz, hem kendi geçmişinize hem de emeğiyle geçinen milyonlarca insana her allahın günü tekrar tekrar küfür etmek ne zor değil mi? Bir gün yazmayıverseniz hiçbir şeyin değişmeyeceğinin fark edilmesinden korkuyorsunuz. Aynaya baktığınızda gördüğünüz o göbekli, ensesi kat kat olmuş kodamandan tiksinmek dışında sizi hayata bağlayan hiçbir şey yok aslında. Sizi yaşama bağlayan tek şey korkularınız. Ölmekten korkmasanız, hayatta olmanızı izah edecek hiçbir şey bulunamaz.
“Hastalıktan korkuyorsun, yaşlanmaktan korkuyorsun. Bunları anlamak kolay, aslında yalnızlıktan korkuyorsun. Etrafındaki birkaç kemik yalayıcının senin işinin bittiğini; yaşlandığını, hastalandığını, kolay para kazanamaz hale geldiğini görüp başka kemiklere yürümesi ödünü patlatıyor senin. Masanın başında büyüyen yerlerini küçültmek için gittiğin gym’e kadar yürürken önüne çıkan 9 yaşında bir oğlan çocuğu senin ödünü patlatıyor.”
Bu ani çıkış bir şok etkisi yaratmıştı. Kalemşah bir an boş bulundu; “beni bırak canım, benim tabiatım böyle. Hem ben yaşını başını almış adamım. Önemli olan halk. Onların korkusuz yaşaması” dedi.
Aman efendim, Yusuf beyciğim
Genç adam “hay hay” dedi. “Seni bir tarafa bırakalım, adam olanlara bakalım. Etrafındaki herkes korkuyor. Sendikadan istifa ettirilirken patronun anasına söven işçi, çocuklarının aç kalmasından korkuyor. Bir siyasi partinin bir kenarından hasbelkader tutmuş olan emekli, il yöneticilerinin zenginleşmesini seyrederken hayatından endişe ediyor. Evlerinde oturan milyonlar geleceklerinden endişe ediyor. Borsanın b’sinden anlamayan Hacer teyze krizden korkuyor. ‘Bir evim var, o elimden gider mi?’ Oğlu okusun diye çırpınan Mustafa amca krizden korkuyor; ‘Dersane taksidini ödeyemezsek, serseri olur bu oğlan.’ Adam kendi çocuğundan korkuyor. ‘okulda yürüyüşlere falan gidiyorlarmış, hapislere düşer mi?’ Kadıncağız elinden gelse oğlunu sokağa salmayacak. ‘Köyümüzü yaktılar buralara geldik. Akşam eve döner mi? Ölüsünü mü bulurlar?”
“Aman efendim, Yusuf beyciğim” diye atıldım korkuyla, “K... yazınca katur kutur olunan günler gördük biz. Bak korkmak filan diye konuşup da konuyu buralara getirme. Yusuf diyorum hatta İbraam diyorum lütfen yane” diye arkadaşı güzelce ikaz ettim. Baktım anlamıyor, “Türkiye hala 68 kuşağı kafaların elinde, soğuk savaş zihniyetiyle çarpışıyor AKP. Senin bu dediklerin de hep o yüzden oluyor” diye kızgın kumlardan serin sular tarafına seğirttiriverdim.{jcomments on}