Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Yedikleri yoksul eti içtikleri yoksul kanı


Yarınlar

Herhangi bir biçimde ‘seçkinler’e karşı olduğu iddia edilemeyecek olan Demirel bu işi “benim işçim benim köylüm” diyerek çözebilirken daha zor zamanların adamı Erdoğan, laftan fazlasını vermek zorunda kalıyor. Adil olmak gerekirse, makarna ve kömür dağıtma ağını kullanan bir neo-liberal hükümetin, “makarna bulamıyorsanız palavra yiyin” diyen bir hükümete göre yoksulları ikna etmeye daha çok hakkı vardır.

dilenci2Deniz Feneri davası gündeme geldiğinde ortaya çıkanlara şaşıran kimse var mı? “Nasıl böyle şeyler yapabilirler” diyen birisi? Hayır. Deniz Feneri davası ve ardından yaşananlar eğer AKP-Aydın Doğan çatışmasının fonunu oluşturuyorsa, bu konunun özel olarak ele alınmasına gerek yoktur. Bu ülke Deniz Feneri’nden çok daha büyük vurgunları görmüştür, bunlara alışıktır. Özel olarak Milli Görüş geleneğinde, herhangi bir vesileyle (örneğin Bosna) para toplanıp başka işler için kullanılması, büyük bir haber değeri taşımaz.
Önemli olan utanmazlığın, AKP’nin değil onu yoksulların temsilcisi payesine yükselterek yaldızlayan liberallerin utanmazlığının açığa çıkmasıdır. AKP’nin ‘seçkinler’e karşı ‘mazlumlar’ tarafında olduğunu ileri süren her türlü gerici iddianın, tıpkı piyasanın gizli elinin ekonominin tüm sorunlarını kendiliğinden çözdüğü iddiası gibi tuzla buz olmasıdır. 2008, liberallerin tümü için tam bir ızdırap yılı oluyor. Geçmiş olsun diyemeyiz. Sol açısından ise Deniz Feneri olayının önemi, en acımasız neo-liberal programın uygulayıcısı olan AKP ile yoksullar arasındaki ilişkinin niteliğini bir kez daha ortaya çıkarmasında yatıyor. Bir gerici iktidarın kitle tabanını yoksullara doğru genişletmesi karşısında paniğe kapılan, kendisinden kuşkuya düşen ve kimi zaman bu ruh halini, kitlelerle bağ kurabilmek için gerici bir fraksiyonla açık/örtük ittifaklara girişmeye kadar vardıran sol için açık bir uyarıdır. Eğer derdiniz gericiliğin peşine takılan kitleleri kazanmaksa bunu birleşerek değil ayrışarak yapacaksınız.

Sürdürülebilir neo-liberalizm
James Petras’ın neo-liberalizmin üçüncü dalgası olarak adlandırdığı dönemde, Türkiye ve Latin Amerika’da iktidara gelen hükümetler, öncekilerden farklı olarak halk kesimlerine erişebilen parti örgütlerine ve yoksulların oylarını satın almaya dönük sosyal programlara sahipler. Peki neden? Bu, 3. dalga hükümetlerin ve siyasal kadroların daha hayırsever olmasından mı kaynaklanıyor? Petras’a göre neo-liberalizmin ilk aşaması bütün bağımlı ülkelerde bir askeri darbeyle birlikte uygulandı. İşçi sınıfı ve emekçi kesimlerin askeri güçle ezilmesinin ardından gözü dönmüş bir yağmaya girişildi. Büyük çaplı özelleştirmeler ve kamu zenginliklerinin yağmalanmasına, devlet gücünü de kullanarak hesap vermeyen burjuvazinin büyük piyasa vurgunları eşlik etti. Çürüme ve bir önceki aşamanın çöküşünden ortaya çıkan ikinci neo-liberal dalga, yabancı sermayenin büyük çaplı uzun vadeli istilasına zemin yaratmaya yönelik istikrar programları yoluyla özelleştirmeleri hızlandırma girişimleri ve IMF ve Dünya Bankası’na daha fazla bağımlılıkla karakterize oldu. Bu iki dönemin bilançosu, vurguncu yerli burjuvaziye ve ekonominin yabancı sermaye tarafından ele geçirilmesine karşı güçlenen ve alanı genişleyen bir halk hareketi oldu. Neo-liberalizmin üçüncü dalgası, bir tercih değil zorunluluk olarak bu halk muhalefetini etkisizleştirmeye yönelik ‘yoksulluk programları’nı gündeme getirdi. (1)

Sermayenin sınır tanımayan saldırısı olarak tarif edebileceğimiz neo-liberalizm, karşısına aldığı toplumsal güçleri parçalamadan ve bir kısmının rızasını almadan ayakta kalamaz hale geldiğinde, imdada ‘Kasımpaşalı’ taşeronlar yetişiyor. Bunun yepyeni, daha önce akla hayale gelmemiş bir yöntem olduğunu düşünmek de mümkün değil. Bütün sermaye iktidarları, savunduğu sınıf çıkarlarından çok daha geniş bir toplumsal tabanın rızasını ve desteğini almak durumundadır. Herhangi bir biçimde ‘seçkinler’e karşı olduğu iddia edilemeyecek olan Demirel bu işi “benim işçim benim köylüm” diyerek çözebilirken daha zor zamanların adamı Erdoğan, laftan fazlasını vermek zorunda kalıyor. Adil olmak gerekirse, makarna ve kömür dağıtma ağını kullanan bir neo-liberal hükümetin, “makarna bulamıyorsanız palavra yiyin” diyen bir hükümete göre yoksulları ikna etmeye daha çok hakkı vardır.

Yine de hayırsever sermayenin, kapitalizmin yasalarını esnettiği ve ona insani bir çehre kazandırdığını düşünmek olanaksızdır. Bir sermaye iktidarı, ister sosyal güvenlik sistemini güçlendirerek kamu kaynakları yoluyla olsun isterse iyice çirkefe bulanarak hayırseverlik çağrıları yoluyla olsun, toplumun alt kesimlerini bir biçimde desteklemek, ayakta tutmak yoluna gidiyorsa bunun tek amacı iktidarın sürdürülebilir hale getirilmesidir. Her iki durumda da bu eğilim kendisini bir zorunluluk olarak ortaya koyar. Büyük vurgunun sürdürülmesi, büyük şovlar eşliğinde kırıntıların dağıtılmasını gerektirir. Bu gereklilik olmasa kırıntı bile vermezler. Yüzyılın iyilik hareketine bakar mısınız? 7 gün 24 saat boyunca televizyonlarda propaganda edilen bu hareket, bir mahalleye 140 ton gıda yardımı yapmış. Talihsizlik şu ki yardımın yapıldığı ileri sürülen mahalle, 80 haneden ibaret olduğu için bu miktarda bir yardım fazla geleceği gibi, zaten muhtar gerçekte bu yardımın yapılmadığını açıkladı. Peki gerçekten bir yere 140 ton gıda malzemesi gönderilmiş olsaydı bile işin niteliğinde değişiklik olur muydu? Hayır. İddiamız Deniz Feneri ya da benzer aygıtlarla yardım yapılmadığı değildir. İddiamız bütün bu araçlarla sürdürülen faaliyetin amacının, neo-liberalizmin toplumsal maliyetini hayırseverlik gösterileriyle bastırmak ve neo-liberal yağmayla sefalete itilen yoksulların kırıntılarla tekrar bu yağmanın uygulayıcılarının arkasına takılmasını sağlamak olduğudur. Deniz Feneri tayfasının kendini tutamayıp biraz gayrimenkul ya da gemi edinmiş olması ise sadece açgözlülüğün göstergesidir. Kafayı açgözlülüğe takmamak gerekir.

Neo-liberal bir olanak olarak yoksulluk
Yoksulluğun genişlemesi kendi başına neo-liberalizmin başını belaya sokmaz. Zenginliğin belirli ellerde toparlanmasına dönük her girişim, bu işi diğer kesimlerin yoksullaşması pahasına yaptığının bilincindedir. Örgütlü bir meydan okumayla karşılaşmadığı sürece neo-liberalizmi yoksulluğun tehdit ettiği söylenemez. Neo-liberalizm yoksulların çoğalması nedeniyle değil, artık yoksullarda emilecek kan kalmadığı için krize giriyor. Bu krizi, toplumun neo-liberalizmden zarar gören tüm kesimlerini arkasında birleştiren bir işçi sınıfı hareketiyle değerlendirecek bir önderlik yoksa, kapitalizmin devlet müdahalesi gibi (lafta pek haz etmediği) yöntemlerle kendini restore etmesi mümkündür.

İçinden geçtiğimiz kriz dönemi dışında yoksulluk, neo-liberalizm için bir sorun değil olanak olarak görünmektedir. Kamunun elindeki üretim alanlarının özelleştirilmesi ve tasfiyesi, sermayenin ucuz emek alanlarına yönelmesi ve üretim birimlerinin küçülerek atomize olması hem emek maliyetini düşürerek sermayenin karını arttırır. Hem de parçalanmış ve devasa bir işsiz kitlesinin gölgesinde pazarlık olanakları daralan işçi sınıfının direnişi kolaylıkla bastırılabilir. Ortaya çıkan büyük yoksulluk ise sermayenin kontrolünde yeniden örgütlenmeye çalışılır. Yoksullar temel ihtiyaçlarının karşılanmasını sermayenin hayırseverliğine bırakırken siyasal olarak da bu süreci örgütleyen yapıların arkasına itilir. Bu operasyonun hedefi, sadece yardım ve desteklerden faydalanarak ekonomik ya da siyasal olarak borçlandırılan insanlarla sınırlı da değildir. ‘Kendini daha şanslı hisseden’ geniş bir kesimin bilincinde neo-liberal bir iktidar, iyilikseverliğin örgütleyicisi olarak ak’lanır. Bu partiye boşu boşuna “AKP değil AK Parti” demiyorlar.

Emekçiler ya da yoksulların sorunlarının çözümünü kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarıp hayırseverlerin yardımlarına bel bağlamayı öneren AKP, toplumda neo-liberal ideolojinin etkisini genişletiyor. Birer işsiz, geçici işçi ya da yarı zamanlı çalışan olarak varlıklarıyla bile sermaye birikimin hizmetine koşulan insanlar, verili durumlarıyla sermayenin hareketi arasındaki bağları tamamen gözden kaçırıyor. AKP halka durumu şöyle izah ediyor: Zenginler gasp ettikleri için zengin değiller. Hak ettikleri için zenginler. ‘Halk ise bok yemek istiyor çünkü bu hoşuna gidiyor’. Eğer zenginlerden yoksullara bir yardım gelirse, yoksullar şükretmesini bilmelidir.

AKP’nin yoksullarla ilişkisinin, onların yaralarının sarılması değil kanının emilmesi olarak ortaya konulması, Türkiye’de siyasal mücadelenin sınıf içeriğini berraklaştırmak için zorunludur. Siyasal analizden, sınıflar, üretim ve bölüşüm ilişkileri, sermaye hareketinin karakteri çıkarıldığında elimizde laik Aydın Doğan’la dinci Erdoğan kalır. AKP’yi, bütün bir toplumsal yapı ve kurumların sermaye lehine düzenlenmesiyle değil devlet ihalelerinin sadece AKP çevresine verilmesinin eleştirilmesiyle yetinmemiz gerekir. Devlet ihalelerinden pay kapmaya çalışanlar AKP’yi böyle eleştirebilirler. Emekçiler ise hayırseverleri ve hayırsevmezleriyle bir bütün olarak neo-liberalizmi alt etmek zorundadır.

(1) James Petras, Türkiye ve Latin Amerika: Gericilik ve Devrim, Yarınlar sayı 11, Ekim 2007{jcomments on}