Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Türkiye’nin burjuva demokratik devrim serüveni

 

Çağlar Kılınç

Tarih, onu yazan sınıflar tarafından her türlü çarpıtmaya maruz kalır. İşte bu çarpık tarih öğretisi de her dönem kitlelerin gündelik hareketlerini belirlenmesi için hazır tutulur. Ülkemiz tarihinin doğru bir şekilde ele alınması, tarihsel olayların ve kişiliklerin yerli yerine oturtulması devrimcilik iddiası taşıyan herkes için önemli bir görevdir. Bu görev ise ancak tarihsel süreçlere emekçi sınıfların penceresinden bakarak yerine getirilebilir. Zira çarpıtmanın en aza indirilmesi, tarihi yapanlar ile yazanlar arasında olumlu bir ilişkinin varlığı ile mümkündür. Ne var ki yaygın tarih yazımı, söz konusu tarihsel süreçlerin gerçek öznelerini sömürenlerin elinden çıkmış bulunuyor.

mustafa_kemal_onuncu_yl_kutlamalarnda2Günümüz Türkiye’sinden söz ederken, burjuvazinin egemenliğindeki kapitalist bir ülke olduğu fikri genellikle itirazla karşılaşmaz. Ancak Türkiye’nin burjuva demokratik devriminin hangi dönemi kapsadığı, bu döneme kimlerin önderlik ettiği, bu önderliklerin ve süreçlerin niteliği söz konusu olduğunda önemli görüş ayrılıkları belirir. Öyle ki Türkiye’de burjuva demokratik bir devrimin yaşanmamış olduğu fikri de bu görüş ayrılıklarının içinde kendisine bir yer bulabilir.

Bugüne ilişkin yapılan birçok tartışma, çoğunlukla doğal olarak kendisini geçtiğimiz yüz yılın başında yaşanan olaylar üzerinden yeniden tarif ediyor. Söz gelimi, en son güncel örnek olan Ergenekon tartışmaları bir anda Teşkilat-ı Mahsusa’ya kadar uzanabiliyor. Bazen de, Ermeni soykırımı tartışmalarında olduğu gibi tarihte yaşanan olayların doğrudan kendisi günümüzün politik gündemini belirliyor. AKP’nin devletle yaşadığı bütünleşme süreci de onun karşısında sendeleyerek de olsa durmaya çalışan Kemalistler de belirgin tarih yorumlarına ve hatta tarihsel geleneklere yaslanıyorlar.

Tarih, onu yazan sınıflar tarafından her türlü çarpıtmaya maruz kalır. İşte bu çarpık tarih öğretisi de her dönem kitlelerin gündelik hareketlerini belirlenmesi için hazır tutulur. Ülkemiz tarihinin doğru bir şekilde ele alınması, tarihsel olayların ve kişiliklerin yerli yerine oturtulması devrimcilik iddiası taşıyan herkes için önemli bir görevdir. Bu görev ise ancak tarihsel süreçlere emekçi sınıfların penceresinden bakarak yerine getirilebilir. Zira çarpıtmanın en aza indirilmesi, tarihi yapanlar ile yazanlar arasında olumlu bir ilişkinin varlığı ile mümkündür. Ne var ki yaygın tarih yazımı, söz konusu tarihsel süreçlerin gerçek öznelerini sömürenlerin elinden çıkmış bulunuyor.

Kemalizm Türkiye tarihinin kırılma dönemlerinden birine önderlik etmiş bir ideoloji olması nedeniyle olduğu kadar, ülkenin tarihi boyunca içine girdiği her yapısal kriz karşısında burjuvazinin sarıldığı bir can simidi olması nedeniyle de önemlidir. 1960, 1971, 1980 ile başlayan ara rejimlerin tümünün iddiası Kemalizme dönmektir. İster iktidarda olsun ister muhalefette, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ideoloji olması nedeniyle her zaman gündemdedir.

Bu konudaki temel anlayışlardan birine göre Türkiye’deki burjuva demokratik devrim, Mustafa Kemal tarafından planlanmış ve uygulanmış bir süreç olup, Kemalizm ile başlar ve sona erer. Diğer bir anlayış ise ‘Kemalist devrim’ gibi bir olgudan söz edilemeyeceğini savlayarak, Kurtuluş Savaşının anti-emperyalist bir savaş olmadığını ve Kemalizmin gerçekte faşizm olduğunu iddia eder. Bu iki anlayışın savladığı tezlerin çeşitli çevrelerce çeşitli kombinasyonlarla ifade edilmesi mümkündür. Ancak burjuva demokratik atılım dönemine ilişkin en kararlı iki anlayış bu şekilde özetlenebilir.

Kemalist tarih yorumu sadece kendisini görüyor
Kemalist tarih yorumu, Türkiye’nin yaşadığı burjuva demokratik atılımın her başarısının altına sadece kendi imzasının atılması konusunda son derece ısrarlıdır. Bu yoruma göre karanlık bir kuyunun dibinden gelen ilk ışık belirtisi Mustafa Kemal ve Kemalist kadrolardır. Özetle ilk olarak Atatürk gelip düşmanı kovmuştur. Sonra da sırasıyla saltanat ve halifeliği de aynı işlem uygulanmıştır. Bu fazlaca kabalaştırılmış özete göre Kemalistler modern Türkiye’nin hem mimarı hem de mühendisidirler. Oysa Kemalistlerin önderlik ettiği Kurtuluş Savaşı ve sürdürdükleri burjuva devrimleri, çok daha öncesinden gelen büyük mücadele ve atılımların bir tür devamıdır. Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bağımsızlığı, ulusal sorun, saltanata karşı demokrasi mücadelesi ve buna benzer onlarca sorunun çözümü yolunda işe koyulan ilk kişi elbette Mustafa Kemal değildir. Kemalist tarih yazımının ilk kez yaşanıyormuş gibi sunduğu birçok gelişme 1908 öncesinde başlayan halk hareketinin kazanımları arasında bulunabilir. Temmuz 1908’detüm dünyada yankı uyandıracak şekilde Abdülhamit’i, meclisi yeniden açmaya zorlayan kalkışmanın önderliğini yapan İttihat ve Terakki Cemiyeti, sonradan Mustafa Kemal ve Kemalistlerin çokça karşılaşacağı sorunlarla daha o yıllarda yüz yüze geldi. Kemalist tarih yazımı Türkiye’de demokrasinin ilk adımını kendi eseri olarak anlatırken gerçekte büyük bir çarpıtmanın altına imza atmaktadır. 23 Nisan 1920’den yaklaşık 50 yıl önce, her en kadar 1908 gibi bir halk hareketine dayanmıyorsa da, 1876’da Osmanlı’da ilk anayasa ve onu takiben ilk meclis çalışmaya başlamıştı. Anayasanın yürürlüğe girmesinden iki, meclisin açılmasından yalnızca bir yıl sonra ortadan kaldırılan bu kazanımların kısa ömürlülüğü ve uzunca bir dönem kesintiye uğramış olması, Kemalistlerin tezini haklı çıkarmaya yetmez. Çünkü 1908 devrimi ile yeniden yürürlüğe giren anayasa ve açılan meclis 1920 yılına kadar kesintiye uğramaksızın varlığını sürdürmüştür. Kemalist yorum kendisinden önceki mücadele ve kazanımları daha çok bir girişim olarak görme eğilimindedir. Ancak 1908’in demokrasiye geçiş (meclis ve anayasa) anlamında 1920’den geri kalır bir yanı olmadığı açıktır. İstanbul’da saltanatın varlığını sürdürmesi, bu karşılaştırmada Büyük Millet Meclisi’ne bir ayrıcalık kazandırmaz. Zira BMM’nin açılışı da İstanbul’daki makam sahiplerine saygı ve bağlılıkların sunumuyla gerçekleşmişti.

Osmanlının içinde olduğu mali bunalım ve Avrupa kapitalizmine yüksek bağımlılık İTC tarafından da ciddi bir sorun olarak ele alındı. Ekonomideki gelişmenin ancak köylülüğün durumunun düzeltilmesi ile mümkün olacağını düşünen İTC yönetimi, gümrükleri %11’den %15’e çekerek bu yönde bir adım attı. Gümrüklerin yükseltilmesi ile hedeflenen bir tür devlet tekeliydi. Yine yerli üretimin korunması için ithal mallara (konserve sebzeye %100) ağır vergiler getirildi. Dönemin gazeteleri ve tartışmaları incelendiğinde İTC kadrolarının özellikle 1908 – 1912 yılları arasında ekonomik bağımsızlığın sağlanması konusunu en az Kemalistler kadar ciddi bir şekilde ele aldıkları görülür. Ancak ekonomik bağımsızlığın sağlanması yine Kemalistlerin döneminde olduğu gibi bir temenni olmaktan ileri gidemedi.

Ulus devlet yolunda önemli bir adım olarak görülebilecek olan yönetimin merkezileştirilmesi sorunu da İTC tarafından Kemalistlerden farklı değerlendirilmedi. 1908 yılının dünya savaşının sona erdiği bir döneme denk gelen 1919 yılına göre ulusal sorun konusunda çok daha esnek bir formülü dayatmasına rağmen, iktidara gelmesinden çok kısa süre sonra İTC Osmanlı içindeki azınlıkların hak ve taleplerini şiddetle bastırmayı tercih etti. Kemalistler de bu konuda aynı yolu benimsemiş olmalarına rağmen, eğer konuyu uluslaşma ve merkezileşme düzeyinde ele alacaksak, ülkedeki sermaye birikiminin neredeyse tamamının yabancıların elinde bulunduğu bir ortamda azınlıkları ezme politikasını seçebilmenin daha büyük bir ‘cesaret’ işi olduğu kesindir.

Bir burjuva demokratik atılımdan söz ederken, gözden kaçırmanın ahmaklık olacağı konu burjuvazinin kendisidir. Kemalistlerin ülkede sermaye biriminin sağlanması ve biriken sermayenin az sayıda elde toplanması için önemli çabalar harcadığını biliyoruz. Ancak benzer önemdeki çabaların onlardan daha önce İTC tarafından harcandığı da kabul edilmelidir. 19. yüzyıl öncesi Osmanlıda bankacılık, ticaret ve sanayi gibi burjuva faaliyetlerini sürdüren insanlar vardı. Osmanlının Avrupa kapitalizminin bir pazarı haline gelmesi ile birlikte bu kişiler de kaderlerini Avrupa ile birleştirdiler. Böylece kapitülasyonlar gibi Osmanlıyı zor durumda bırakan anlaşmaları kendi lehine kullanan ve Avrupa ile Osmanlı ekonomik ilişkilerine aracılık eden bir komprador sınıf oluşmaya başladı. İTC yaratmaya koyulana kadar Osmanlı içinde milli karakteri olan bir burjuva sınıfından söz edemeyiz. Oysa gerçek bir burjuva sınıfından söz edebilmek için devlet ile onun arasında olumlu bir ilişkiden söz edilebilmesi gerekir. Burjuvazinin yaratılması için bile bunun nüvelerinin bulunması gerekir. İTC’nin bu konuda attığı adımlar Kemalistler tarafından genellikle yok sayılır. 1911 yılında vilayetler arası hareketin serbest bırakılması, iç pazarın olgunlaşması bakımından kritik bir önemdedir. İstanbul’dan başlayarak evlere tapu ve numara verilmesi de iş çevrelerini memnun eden, onların önünü açan gelişmeler olmuştur. 1913 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi kanunu ile yatırımlar için imtiyaz ve teşvik sağlandı. Bu kanun Çanakkale savaşına kadar ciddi bir katkısı olmasa da İTC’nin eğilimini belirginleştiren bir girişimdir. Dünya Savaşının patlak vermesi, sermaye birikiminin sağlanması bakımından oldukça elverişli bir ortam yarattı. Başta tarım ürünleri olmak üzere Türkiye’de üretilen mallara karşılanması olanaksız bir talep doğdu. İTC içinde yer alanlardan başlayarak karaborsaya düşen mallar üzerinden büyük vurgunlar yapıldı. Bu dönemde Osmanlı tarımının dünya ekonomisiyle bütünleştiği söylenebilir. 1916’da ticari işlemlerde Türkçe kullanımı zorunlu hale getirildi.

Tüm bu gelişmeler, Kemalistlerin ekonomi politikaların yeni ve kendine has değil, yaklaşık 20 yıldır bir biçimde uygulanmaya çalışılan ve ondan çok daha önceleri tartışılmaya başlanmış çizginin kararlılıkla sürdürülmesi şeklinde yorumlanmasının daha doğru olacağını gösteriyor. İTC hareketinin özellikle savaş dönemi kadrolarının tamamen tasfiye edilmiş olması, Kemalist politikaların bu hareketin ruhundan arınmış yeni bir proje olduğunu kanıtlamaya yetmiyor.

Kurtuluş Savaşı’nın tek öznesi Mustafa Kemal mi?
Kemalistlerin dönemin tek ilerici öznesi olma iddiası, en berrak şekilde Kurtuluş Savaşı örneğinde görülür. Yoruma göre kurtuluş savaşı başta Mustafa Kemal olmak üzere Kemalistler tarafından verilmiş, daha önemlisi planlanmıştır. Bu yorum yaşanan tarihsel sürecin ardından gelen bir çarpıtma olmaktan çok, bizzat sürecin yürütücüleri ve Mustafa Kemal’in kendisini referans almaktadır. Kemalist tarih yazımının Kurtuluş Savaşı’nı 19 Mayıs 1919’da başlatması bir tesadüf değildir. Mustafa Kemal de 10. yıl nutkuna “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” diyerek başlar. Oysa Mondros mütarekesinin şartları karşısında gösterilecek direnişin kıvılcımları çoktan çakmaya başlamıştır. Anadolu’da 800 kadar silahlı Kuvvayi Milliye müfrezesi kurulmuştur. İzmir’i işgale gelen ordulara ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin yaktığı meşaleyi taşıyan egeliler, işgal kuvvetlerine silahla karşılık verdiler. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmesinin Kurtuluş Savaşı bakımından önemsiz olduğu elbette iddia edilemez. Bunun önemini ileride yeniden tartışacağız. Ancak Kemalist tarih yazımı, Türkiye halklarının direnmek konusundaki kararlılığını teslim etmekle birlikte, Kemalistleri sürecin belirleyici unsuru olarak öne çıkarırken onların bizzat önderlik etmedikleri önemli hamlelere hak ettiklerinden daha az değer biçiyor. Balıkesir kongresi incelendiğinde işgale direnme konusunda yakınmanın ötesine geçen bir kararlılığın varlığı kolayca görülebilir. 1919 Haziran’ından Kasım ayına kadar 4 kez toplanan kongre, işgal bölgelerine mal satımının durdurulması türünden yerel de olsa iktidar gerektiren kararların altına imza atmıştır. Kongre, İngiliz, Amerika, Fransa ve İtalya siyasi temsilcilerine verilmek üzere hazırladığı bildiride söyle demektedir: “Anadolu Türkleri yurtlarının temiz ufuklarını… kurtarıncaya kadar milli muharebeye katiyen azmetmişlerdir. Bu gayeye ulaşmak için her türlü güçlük ve engelleri yerle bir edecekler ve hiçbir tavsiye ve ihtarı kabul etmeyeceklerdir.” Verdiği siyasi mesaj ve meydan okumanın dozu bakımından Erzurum ve Sivas kongrelerinden aşağı kalır tarafı olmayan Balıkesir kongresi, Kemalist tarih yazımında pek dikkate alınmaz. Kongrenin üçüncü toplantısında Alaşehir kongresinin direnişin örgütlenmesine ilişkin kararlarının Balıkesir’de aynen uygulanmasını tartışması, direnişin merkezileşmesi sorununun da üzerinden atlanmadığını göstermektedir. Açıkça ifade etmek gerekir ki Kurtuluş Savaşı’nın gerçek kahramanı kitlelerdir. Bu kendiliğinden hareketin sınırlılıkları ve yaratacağı sorunlar elbette vardır. Mustafa Kemal ve Kemalist kadrolar, kendiliğinden olanı merkezi bir siyasetin etrafında örgütleyerek tarihsel bir görevi üstlenmişlerdir. Ancak söylenmesi gereken, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı değil, Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal’i yarattığıdır.

İttihatçıların Dünya Savaşı nedeniyle tüm itibarlarını yitirdikleri bir durumda Anadolu’da başlayan direniş hareketine İTC’nin önderlik etmesi mümkün değildi. Ancak Dünya Savaşı sırasında en kötü olasılık düşünülerek İTC tarafından merkezi bir şekilde Anadolu’ya çekilerek örgütlenecek bir direnişin planları yapılmıştı. Savaşın başarısızlıkla biteceğinin belirginleşmesiyle birlikte, bu plan Anadolu’nun çeşitli yerlerinde cephane yığınakları yapma noktasına kadar gitti. Ne var ki ülkeyi Dünya Savaşı’na sokan İttihatçıların ve artık bir bütün olarak İttihatçılığın böyle bir planı hayata geçirecek güçleri ve itibarlı kalmamıştı. Mustafa Kemal ise gerek Almanya’nın yanında savaşa girme siyasetine muhalefeti, gerekse Çanakkale’de gösterdiği başarılı yönetim nedeniyle, İTC’nin etkisinden tamamen uzakta duran Anadolu’daki devlet bürokrasisine önderlik edebilecek az sayıdaki kişiden biriydi. Ancak savaşın kaybedilmesi durumunda Anadolu’da bir direniş örgütlenmesi planı, Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu bir dönemde İTC tarafından merkezi düzeyde ele alınmıştır. Diğer bir deyişle, sıkça söylendiği gibi Kurtuluş Savaşı Kemalistler tarafından planlanan değil, onlar tarafından önderlik edilen bir süreç olarak okunmalıdır.

Mustafa Kemal’in tarihsel kişiliğinin önemi yadsınamaz. Bahsedilen, Türkiye’nin burjuva demokratik devriminin ikinci büyük halkasının önderidir. Sosyalistler tarafından sayısız haklı eleştiriye maruz kalması, temsil ettiği sınıf düşünüldüğünde kaçınılmaz olan Mustafa Kemal, önderlik ettiği tarihsel süreç ve bu sürecin toplumun ilerleyişinde açtığı yollar düşünüldüğünde mesafeli de olsa saygıyla anılmalıdır. Ancak bu saygı tarihe ve onu yapan kitlelere olan bağlılığımızın önüne geçmemelidir. Mustafa kemal bir siyaset adamıdır ve her dönemde siyasi rakipleri bulunmaktadır. Nutuk da dahil olmak üzere onun döneme ilişkin sonradan yaptığı değerlendirmelerin ve dönemin içinde aldığı tutumların, burjuva siyasetinin doğasında var olan çarpıtmaları sıkça barındırması bundandır. Nutuk’un okunduğu dönemin tartışmaları düşünüldüğünde, o dönem siyasi rakibi olan insanların milli mücadele içinde gerçekte önemli roller oynamalarına rağmen Nutuk’ta isimlerinin geçmemesi böyle bir siyasi hamleye örnektir. Böyle siyasi hamleler, Mustafa Kemal’in ardıllarınca ve temsil ettiği sınıfın güncel çıkarları gereğince büyük çarpıtmalara dönüştürülmüştür. Bizim açımızdan o dönemin tartışılması, hakkı yenen burjuva şahsiyetlerin itibarlarının iadesi bakımından değil, toplumun yarattığı bir mücadele pratiğinden doğru dersleri çıkarabilmek için önemlidir.

Kemalist devrim gerçekleşmedi mi?
Türkiye’nin burjuva demokratik serüveninin başlıca parçalarından biri olan İttihatçılar, Ermeni soykırımı iddiaları ve benzeri güncel konularla zaman zaman gündeme gelseler de, esas olarak Kemalistler tarafından tasfiye edildikleri ve siyasal varlıkları fiilen bitirildiği için daha çok tarih biliminin ilgi alanına giriyor. Oysa Kemalizm, Kemalistlerin bugünkü siyasal etkinliklerinin hayli geniş olması nedeniyle Türkiye tarihinin her aşamasında sıkça tartışılan başlıklardan biri olmuştur. Çok uzun bir dönem resmi ideoloji olarak işlev görmesi, Kemalizm eleştirisinin de uçlara çekilmesine ve tarihsel gerçekler üzerinde tersinden bir çarpıtmanın yaratılmasıyla sonuçlanmıştır. Kemalizm eleştirisi yer yer hiçbir zaman bir Kemalist devrimin yaşanmamış olduğu iddiasına kadar ulaşır. Bu tartışmada Kemalist devrimin siyasal hedefleri arasında yer alan ve onun karşısında geriyi temsil eden İslamcıların fikirlerinden çok, o dönem içinde de Kemalistlere göre ileriyi temsil eden sosyalistlerin eleştirileriyle ilgilenmek daha sonuç alıcı olur.

Kemalist devrimin hiç yaşanmamış olduğu iddiası, gerçekte tam karşısında konumlandığı tüm burjuva demokratik atılımların Kemalistler tarafından yapıldığı tezi ile ilginç biçimde örtüşür. Hesaplaşmaya davet edilenlerin Kemalistler olması, onların dışında da gelişmekte olan burjuva devrimci atılımının görmezden gelinmesine yol açıyor. Özellikle sol içinden gelen bu fikirlerin altında Kemalistlerin dönemin komünistlerine yönelik politikalarının yarattığı bir psikolojik duvarın varlığından da söz etmek gerekir. Bunun yanında devrim fikrinin kendisinin steril ve bugünün sosyalistlerinin bilincinde şekillenen ideale yakın bir şekilde ifade bulması da Kemalist devrimin gerçek bir devrim sayılmaması yönündeki iddiaların nedenlerindendir. Oysa Kemalistlerin önderlik ettikleri dönem incelenirken, yaşanan sürecin bir devrim olup olmadığını söyleyebilmek için ülkenin sınıfsal yapısının ve burjuva devrimlerinin evrensel görevlerinin hangi ölçüde uygulandığına bakmak gerekir.

Kurtuluş Savaşı’nın başladığı dönemle birlikte Türkiye’de kendi çıkarları için mücadele edecek bir burjuva sınıfının varlığından söz edilebilir. Bu sınıfının varlığının tartışmalı olduğu dönem 1908 ve öncesidir. Buna rağmen Türkiye burjuvazisinin sermaye birikimi, Pazar hakimiyeti gibi bir çok konuda zayıf ve yetersiz olduğu söylenebilir. Ancak Kurtuluş Savaşı, çıkarı devlet ile örtüşen bir burjuva sınıfının önderliğinde verilmiştir. Eğer demokratik devrime önderlik edecek bir burjuva sınıfının varlığından söz edemeyeceksek ve bunu Kemalist devrimin olmadığına ilişkin bir kanıt olarak göstereceksek, kurtuluş savaşına hangi sınıfların önderlik ettiğine yanıt vermek zorundayız. Kurtuluş Savaşı’nın önderi köylülük müdür? Değilse Anadolu’nun kadıları mıdır? Bu toplumsal kesimlerin böyle bir savaşa önderlik etme yetenekleri var mıdır? Bu sorulara olumlu yanıt verilemeyeceğine göre Kurtuluş Savaşı’na milli burjuvazinin önderlik ettiğini ve sonrasında bu burjuva sınıfın kendi devletinin adını koyarak eksikli de olsa bir burjuva devrimine imza attığı kabul edilmelidir. Kemalist devrimin varlığını kabul etmek, onu eleştirilemez bir yerde tutmak anlamına gelmez. Ancak bunun var olmadığı tezi kendisine iki seçenek bırakır. Hakim üretim ve bölüşüm ilişkilerinin kapitalist olduğunu günümüz Türkiye’sine ya bir devrim olmadan, emperyalizmin müdahaleleri ile gelinmiştir ya da bu devrim Kemalistlerden önce başka bir önderlik tarafından gerçekleştirilmiştir. Birinci olasılığın, yani Türkiye kapitalizminin tamamen bir dış dinamik ürünü olduğunun kabulü, günümüz sosyalistleri açısından hala karşımızda duran kimi görevlerin emperyalizme havalesi anlamına geleceği için zaten geçerli görülemez. İkinci olasılık 1908’i Türkiye devriminin tarihi olarak belirlemeyi gerektirir. Bu tezin önemli savunucularından Aykut Kansu, “1908 Devrimi’yle birlikte ekonomik alanda kapitalist üretim ilişkilerini destekleyen ve bunun önündeki engelleri ortadan kaldırmaya kararlı, siyasal alanda ise meclis üstünlüğü ilkesini ön plana çıkaran ve liberal demokratik bir yönetimi yerleştirmeye azimli modern ve merkezi bir devlet, adı II. Abdülhamid’le özdeşleşmiş olan ‘keyfi’ ve mutlakiyetçi devletin yerini aldı” derken, yaşamaya devam eden eski kurumların varlığını görmezden gelerek, eğilim ve yönelimleri olgu düzeyinde ele alır. Siyasal alanda meclisin üstünlüğü ilkesi kadar, saltanatın ve halifeliğin kaldırılması da aynı yönde atılmış adımlar olarak önemsenmelidir. Kapitalist üretim ilişkilerinin desteklenmesi ve önündeki engellerin kaldırılması konusunda da Kemalistlerin İttihatçılardan aşağı kalır yan yoktur. Bu destek, hali hazırda gerçekleşmiş bir devrimin ardından gelen bir tür sürdürme olarak da görülemez.

Türkiye tarihinde Kemalistlerin iktidar oldukları dönem, burjuvazi ile devlet arasında olumlu bir ilişkinin var olduğu ve burjuvazinin gelişimi için radikal önlemlerin alındığı bir dönemdir. Bu dönem Türkiye burjuva demokratik devriminin tamamını olmasa da önemli bir bölümünü kapsamaktadır.

Kurtuluş Savaşı’nın niteliği
Kemalist devrimin gerçekleşmemiş olduğu fikri genellikle Kurtuluş Savaşı için de geçerlidir. Bu tez nasıl kendisini Kemalist devrimin burjuva demokratik görevlerini eksikli yerine getirmiş olduğu gerçeğine dayanıyorsa, Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist bir savaş olmadığı tezi de kaynağını Kemalistlerin kimi abartı ve çarpıtmalarının haklı eleştirisinden alıyor. Kurtuluş Savaşı dönemi politikalarının ve dönemin günümüze gelen anlatımının eleştiriye açık çok noktası vardır. Ancak bu abartma ve efsaneleştirmelerin bize has bir sorun olmadığını bilmek gerekir.

Kurtuluş Savaşı’nın karakteri sorunu, dönemin ulusal ve uluslararası koşullarının gerçekçi biz analizi ile ele alınmalıdır. Uluslararası koşulların ulusal güç dengeleri ve politikalar üzerinde büyük etkisinin olduğu bir dönemden söz edildiğinin farına varılmalıdır. Emperyalizm en yüksek aşamada en son seçenek olan savaş terciğini topyekun benimsemiş, savaşın sona ermesiyle birlikte en az savaş dönemindeki kadar hareketli bir süreç başlamıştır. Kurtuluş Savaşı için yapılan hazırlıklar da dahil edildiğinde, milli mücadelenin siyasal hedefi ile Dünya Savaşı’ndan galip çıkan emperyalist devletlerin hedefleri karşılaştırıldığında, arada açık bir çelişkinin olduğu görülebilir. Bu çelişki öyle derin ve keskindir ki, çözümü için savaş gerekmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist bir savaş olmadığını söyleyenler, emperyalistlerin Anadolu’yu işgal konusunda çok da hevesli olmadıklarını iddia ediyorlar. Buna göre Mondros Mütarekesi herhalde laf olsun diye yapılmıştır. Ancak sorun heves ya da istek sorunu olarak görülemez. Yine Mondros’a bakıldığında, emperyalizmin şartlarının, güllük gülistanlık bir yağma tezgahının sağlanmasından geçtiği ve Osmanlı adına buraya imza atanların niyetleri her ne kadar bu tezgahı hazırlamak olsa da ortaya onlardan bağımsız pürüzler çıkacağı kolayca görülür. İşgal işte bu pek muhtemel pürüzler karşısında başvurulacak ilk yol olarak anlaşmaya eklenmiştir. Bu şartlar altında bir heves ya da istek tartışması değil, koşul ve irade tartışması yapmak gerekir. Kemalizm fobisine kapılmadan bakıldığında, yoksul Türkiye halkının emperyalizmin işgali karşısında silaha sarıldığı görülecektir. Fikret Başkaya gibileri İngiliz ordularının Anadolu’ya bizzat girmemiş olmalarını ve savaşın esasının da batı cephesinin oluşturmasını yaşananın bir Türk Yunan savaşı olarak görmenin gerekçesi sayabilir. Ancak dönemin Türkiyeli komünistleri, süreci Başkaya gibi değerlendirmediler. Mustafa Suphi’nin ifadesiyle “Türkiye Komünist Fırkası’na düşen vazife, yağmacı emperyalizmin bütün baskısına rağmen, ayaklanıp varlıklarını ispat eden Anadolu isyancılarına ve isyancıları temsil eden BMM Hükümetine yardım etmek ve Anadolu’daki bu hareketi, şarkın diğer mazlum ve medeni millet ve hükümetlerine bir örnek olarak göstermektir.” Günümüzün teorisyenlerinin bakıp da göremedikleri yağmacı emperyalizm, dönemin komünistlerince tartışma konusu değildir. Rusya’daki esir Türklerden oluşan 1200 kişilik bir “Türk Bolşevik Kıtası” hazırlayan TKP ile birlikte yüzlerce komünist Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Başkaya,  “Kime karşı kurtuluş mücadelesi” diye soruyor. Dövüşenler, kime karşı dövüştüklerini biliyorlar. Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası, “Asker Arkadaşlar” diye başlayan bildiride Yunan askerine şöyle sesleniyordu: “Siz, muharebe uğrunda kendi ocaklarınızı perişan bırakarak, kanlarınızı dökerek, canlarınıza kıyarak, çocuklarınızı öksüz bırakarak ancak generallerinizin ve büyük zabitlerinizin derece-i rütbelerinin yükselmesine, sandalyelerinin çoğalmasına, maaşlarının artmasına ve zenginlerinizin muharebe esnasında harp ticaretiyle milyonlar kazanmasına hizmet ediyorsunuz. Bu sizin zararınızadır. (…) Anadolu ordusu da sizin gibi köylü ve amelelerden mürekkeptir. Sizler bu orduya kurşun atmakla yalnız kendinizin kardeşleri olan Anadolu köylü ve amelelerine karşı değil, aynı zamanda bütün cihan emekçilerinin inkılap erkan-ı harbiyesi olan Komünist Enternasyonal’e karşı da silah kullanmış oluyorsunuz. Arkadaşlar! Haydi vazife başına! Ordularımızı kardeşleştirelim! Kahrolsun istilacılık siyaseti! Kahrolsun diğer milletlere tahakküm siyaseti! Kahrolsun sermayedarların zalim harbi! Yaşasın kardeşlik! Yaşasın köylü, asker, amele inkılabı!”

Kurtuluş Savaşı, anti-emperyalist niteliği nedeniyle Sovyetler Birliği ve Komünist Enternasyonal tarafından da büyük destek gördü. Moskova Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte 1921 yılı içinde Sovyetler Birliği’nden 33275 tüfek, 58 milyon tüfek mermisi, 327 makineli tüfek, 54 top, 130 bin top mermisi, 1500 kılıç, 20 bin gaz maskesi ve iki destroyerden oluşan destek alındı. Eğer bu destek zulada tutulmayıp kullanıldıysa ortada gerçek bir savaşın var olduğuna ikna olmak kolaylaşır. Gelen malzemeyi gönderen Sovyetler Birliği’nin henüz iç savaş koşullarında olduğu hatırlanırsa, bunun bir nezaket gösterisi olmadığı da görülecektir. Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Cebesoy, hatıralarında Lenin ile yaptıkları görüşmeyi şöyle anlatıyor: “14 Ağustos 1920’de Türk heyetiyle görüşmesinde Lenin, mazlum milletlere yardımın Sovyet hükümetinin esas prensiplerine dayandığını, emperyalistlere ve bilhassa İngiltere’ye karşı metanetle savaşa devam eden Türk milleti hakkında pek samimi hisler beslediklerini, yardımdan geri durmayacaklarını, bütün İslam aleminin esaret boyunduruğundan kurtulmasının kendileri için bir siyaset ilkesi olduğunu belirtmişti.”

Kurtuluş Savaşı’nın yedi düvele karşı yazılmış bir Türk destanı olduğu, Kemalist tarih yorumunun çarpıtmalarından biridir. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinin işgali tüm güçleriyle gerçekleştirdikleri söylenemez. Dünya Savaşı sırasında muhtemel bir galibiyet düşünülerek yapılan paylaşım planları, Ekim devrimi ile Rusya’nın devreden çıkması sonucu yeniden planlandı. İngiltere, Fransa ve İtalya gibi emperyalist devletler arasında ganimetin paylaşımı konusunda çıkan sorunlar, birbirleriyle girdikleri mücadele Kurtuluş Savaşı’nın başarısında önemli bir paya sahiptir. Gelgelelim emperyalizme karşı mücadele sırasında, emperyalistlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarının işi kolaylaştırdığı durumlar, mücadelenin kendisini anti-emperyalist olmaktan çıkarmaz. Aynı durum ulusal çapta yürüyen sınıf mücadelesi için de geçerlidir. Hakim sınıflar arasın yaşanan çatışmaların bir devrimin olanaklarını yarattığı koşullarda, bu çatışmadan da yararlanan işçi sınıfının iktidarı alması bir devrim sayılmayacak mıdır? Bu steril solculuk dünyanın neresinde bir devrime önderlik edebilir?  Sürece önderlik eden Kemalistlere duyulan mesafe nedeniyle, sürecin niteliğini bulandırma yolu kişiyi Marksist değil olsa olsa anti-Kemalist yapar.

Halkalar halinde demokratik devrim
Türkiye’nin burjuva demokratik devrim süreci, tarihsel bir olgu olarak yukarıda sıraladığımız iki anlayış tarafından çarpıtılıyor. Kemalist yorum Türkiye halkının mücadele tarihinin önemli bir parçasını oluşturan Kurtuluş Savaşını ve burjuva devrimlerini sadece kendi eseri olarak görerek çarpıtıyor. Anti-Kemalist yorum ise Kurtuluş Savaşının anti-emperyalist bir savaş olmadığını iddia ederek yoksul Türkiye halkının mücadelesini küçümsüyor ve Kemalist devrimi de bir devrim saymayarak adeta tarihle alay ediyor.

Marksist bir tarih yorumu, Kemalistlerle kurulan ilişki üzerinden oluşturulamaz. Yani Kemalistlere duyulan saygı onların önderlik etmedikleri süreçlerin görmezden gelinmesine neden olamayacağı gibi, Kemalistlerden duyulan rahatsızlık da onların önderlik ettikleri süreçlerin görmezden gelinmesiyle sonuçlanamaz.

Türkiye’nin burjuva demokratik devrim sürecinin tek bir önderi yoktur. 1908’den 1919’a kadar uzanan dönem boyunca İttihatçılar, 1919’dan 1920’lerin sonuna kadar devam eden dönem boyunca da Kemalistler tarafından yürütüldü. Her iki dönem kendi içinde birçok iniş ve çıkış barındırır. Her ikisinin de başlangıç dönemleri iktisadi ve siyasal bakımdan hızlı ve yırtıcı olup sonlara doğru giderek artan bir ivme ile tutuculaşmışlardır. Burjuvazinin iktidarı altında devrimcilikten tutuculuğa giden yol her zaman beklenenden kısa olmuştur. Her iki dönem de iktidarın ele geçirilmesinden önce işçi sınıfı ve köylülüğün kitle desteğine dayanmış, iktidarın alınması ile temsil ettikleri sınıfın hizmetine girerek ilk iş olarak işçi ve köylüleri ezmeye yönelmiştir. 1908’in hemen ardından çıkarılan Tatil-i Eşgal kanunu ile burjuva iktidarı ilk hamleyi yapmakta gecikmemiştir. Kemalistler de süreçteki önderliklerini sağlamlaştırmalarının hemen ardından komünistleri imha etmeye yönelmişlerdir. Komünistler Kurtuluş Savaşını desteklemekle birlikte bağımsız siyasal varlıklarını her şart altında sürdürmekte kararlı davrandılar. THİF’nin kapatılmasının ardından yayınladıkları bildiride burjuva siyasetinin iki yüzlülüğünü teşhir ederek “Bir zamanlar hepinizin bir resmi Komünist Fırkası bile yaparak kalpaklarınıza kırmızı tepelik geçirdiğiniz de henüz gözümüzün önünde canlı bir hatıradır.” dediler. Burjuva devrimleri adı üzerinde burjuva devrimleridir. Bu tür hareketlerin işçi sınıfının çıkarlarının bekçiliğini yapmasını beklemek açık bir burjuva ahmaklığı olmasına rağmen nedense bu tutum çoğunlukla sert Marksistlere nasip olmuştur. Burjuva devrimleri doğal olarak işçi sınıfı ve köylülüğe yaslanıp, ilk fırsatta bu sınıfların tepesine çökerler. Türkiye tarihi de bu ilkeyi her defasında doğrulamıştır. Burjuva devrimlerini “neden işçileri ezdiniz” diye eleştirmek bizim işimiz değil.

1908 ile 1919 arasında siyasal ve ekonomik çizgi bakımından köklü bir kopuştan söz edilemez. Bu iki dönem ve bu iki önderlik arasından bir kopuştan çok süreklilik vardır. Kemalistlerin iktidarı almalarıyla birlikte İttihatçılıktan vazgeçmemiş eski İttihatçı kadroları tamamen tasfiye etmesi de bu sürekliliği bozmaya yetmez. Türkiye burjuva demokratik devrimi, İttihatçılıktan Kemalizme, 1908’den 1923’e uzanan bir süreç içinde ulusal bir pazar ve burjuvazinin yaratılması, siyasal ve ekonomik bağımsızlığı sağlanması, devlet yönetiminin merkezileştirilmesi ve demokratikleştirilmesi gibi çeşitli sorunlarla uğraşmış ve elbette bu sorunlarının hepsini başlangıçtaki iddiası yönünde çözmeyi başaramamıştır. Bu başarısızlık içinde bulunduğumuz döneme bakıldığında daha kolay görülebilir. Tıpkı 1908 gibi Kemalist iktidar da işin başlarında, daha 1921’den başlayarak emperyalizmle bir yandan savaşırken bir yandan büyük ekonomik imtiyazlar vermekte sakınca görmedi. Ancak burjuva devrimlerinin ufku ve çapı burjuva sınıfının o tarihsel andaki ufku ve ihtiyaçları ile sınırlıdır. Hem İttihatçıların hem de Kemalistlerin örneğin toprak reformu gibi bir soruna yönelmemiş olmaları da bu sınırlara bir örnektir. Kemalistlerin devrimci barutunun tükenmesi ile birlikte Türkiye tarihinde devrime benzeyen tek bir atılım dönemi gerçekleşmemiş olduğundan Türkiye burjuvazisinin devrimci olduğu kısa dönem içinde çözemediği kimi sorunlar bugünün devrimcileri tarafından üstlenilmek zorundadır.

Türkiye’nin burjuva demokratik devrimi, ona önderlik eden sınıf düşünüldüğünde elbette günümüz sosyalistlerinin mirası olarak kabul edilemez. Çünkü miras, saygının ötesinde bir sahiplenmeyi gerektirir. Ancak burjuva demokratik devrimi, bu ülkede devrimcilik yapmak, onu aşmak iddiasında olanlar tarafından saygı görmelidir. Bu dönem Türkiye’nin yoksul halkının fedakar mücadelesinin üzerinden yükselmektedir. Önderliğin işçi ve köylüler yerine milli burjuvazide tarafından ele geçirilmiş olması bu dönemin kitlelerin mücadele tarihinden çıkarılması anlamına gelmemelidir.

Kaynaklar:
1- TİİKP Savunma
2- Modern Türkiye’nin Oluşumu, Feroz Ahmad
3- 1908 Devrimi, Aykut Kansu
4- Paradigma’nın İflası, Fikret Başkaya{jcomments on}