Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Sol Kemalizmin çıkmazı: Burjuvazinin isminden kaçarken cismine tutulmak

 

Orhun Demir

Başka hiçbir şekilde, M. Kemal’in –kendi sözleriyle- ‘kendisini yok etmek isteyen emperyalizme ve yutmak isteyen kapitalizm’e karşı, yine kendi tercihiyle 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde aynı kapitalizmden yana irade beyan etmesini açıklayamazsınız; bu bir çelişki değil, temsil ettiği burjuva kliğinin sınıfsal karakterini yansıtan siyasi eğilimdir.

kadroKemalizm’in ve Kemalistlerin sol ile ilişkisi dünden bugüne hep tartışmalı olmuştur. Kemalistler bir yandan anti-emperyalist bir bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş kadrolar olarak karşımıza çıkarlarken, diğer yandan Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmelerinin sorumluları olarak tarih sahnesinde boy gösterirler. Lenin ile mektuplaşıp Rus ve Türk halklarının emperyalizme karşı kader birliği ettiğini söyleyip Bolşeviklerden mali ve askeri yardım alan da M. Kemal’dir; ‘kendisini yutmak isteyen’ kapitalizmin serbest piyasa ekonomisini 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde -bir zorlama olmaksızın- kendi iradesiyle benimseyen de… Yani, sadece olgulara bakıldığında Kemalizm’in politik konumlanışını net olarak ortaya koymak pek mümkün görünmemektedir. Kısmen birbiriyle çelişen somut olguların varlığından, kısmen de kendi milliyetçi-özcü perspektiflerinden ötürü Kemalistler, Kemalizm’i ‘ne kapitalist ne de sosyalist’ olan ‘üçüncü bir yol’ olarak tanımlamışlardır.

Üçüncü yoldan devlet sosyalizmine Kemalist hayaller
Kemalizm’i üçüncü bir yol olarak niteleyenlerin liberal düşünceye olduğu kadar Marksizm’e de mesafeli duran bir kesime tekabül ettiğini ve 1930’lu yılların Kemalist hükümetleri ile bu yıllarda yayınlanan ‘Kadro’ dergisi çevresinin siyasi çizgisinin bu kapsamda değerlendirilebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Günümüzde ise ADD çevresi bu çizginin devamı olarak görülebilir. Diğer yandan ‘üçüncü yol’ düşüncesine paralel olarak, Kemalizm’in ‘kapitalist olmayan yol’ ya da ‘milli devrimci kalkınma yolu’ olduğunu ileri sürüp bir tür ‘devlet sosyalizmi’ olarak görmeye ve göstermeye çabalayan bir iddianın daha var olduğu söylenebilir. 1960’ların sola çeken konjonktürüne uygun olarak, Yön dergisinin siyasi çizgisinde ve Doğan Avcıoğlu’nda temsil edilen bu düşünce, bugün ağırlıklı olarak Doğu Perinçek liderliğindeki İşçi Partisi’nde cisimleşmiştir. Bu kesim, Kemalizm’i bir tür üçüncü yol olmaktan çıkartıp sosyalizme doğru terfi ettirmeye özel gayret sarf eder. ‘Gerçek Kemalizm’i 1930’lu yıllarda arayan bu kesim, yani günümüzün ulusalcıları, 1923-30 arasını neredeyse yaşanmamış kabul ederler. 1930’lu yıllardaki uygulamaları ise bu uygulamaların hangi konjonktürde ve nasıl ortaya çıktıklarına bakmaksızın, M. Kemal ve arkadaşlarının –sadece kendi gözlerine görünen-kamucu hatta yarı-sosyalist kimlikleriyle açıklamaya çalışırlar. Savlarını o kadar ileriye götürürler ki Kemalizm’i bir tür devlet kapitalizmi olarak bile nitelemek istemezler, onlar için Kemalizm bir tür devlet sosyalizmidir.

Kemalizm’in sınıf karakteri
Gerek ‘üçüncü yol’cu Kemalistler ve gerekse sosyalizmle harmanlanmış bir Kemalizm’den yana olan sol-Kemalistler, olguları kendi idealist bakış açılarından değerlendirirler ve tarihte olanı değil kendi görmek istediklerini görmeye çabalarlar. Asıl mesele olmamış olguların varmış gibi sunulması, ya da olguların bir kısmının görmezden gelinmesi de değildir. Mesele, sözkonusu olguların temellendirileceği bir maddi zeminden ve sınıfsal tercihlerden hiç bahsedilmemesidir. Başka bir ifadeyle, olguların nasıl bir maddi zemin üzerine inşa edildiğine ve iktidarın sınıfsal tercihlerine bakmak ve bunları değerlendirmeye katmak hayati derecede önemlidir. Kemalist iktidarlar sözkonusu olduğunda ise maddi zemin kapitalizm, sınıfsal tercih de burjuvazinin sınıfsal tercihidir. Çünkü başka hiçbir şekilde, M. Kemal’in –kendi sözleriyle- ‘kendisini yok etmek isteyen emperyalizme ve yutmak isteyen kapitalizm’e karşı, yine kendi tercihiyle 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde aynı kapitalizmden yana irade beyan etmesini açıklayamazsınız; bu bir çelişki değil, temsil ettiği burjuva kliğinin sınıfsal karakterini yansıtan siyasi eğilimdir. Emperyalizmle sınıfsal değil ulusal bir hesaplaşmaya girişilmesi, yüzünü kapitalizme dönen bir siyasi iktidarla birleşince de; geriye, emperyalizmle uzlaşmak ve dünya kapitalizminin içerisinde saygın bir yer edinmek amacıyla verilmiş bir anti-emperyalist mücadele kalır. Bu durum, Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist niteliğini ortadan kaldırmadığı gibi bu savaşa Kemalistlerin önderlik ettiği gerçeğini de değiştirmez. Fakat diğer yandan da, Kemalizm’in ne üçüncü bir yol ne de devlet sosyalizmi olabileceğini bize gösterir.

Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olmadığı ve kapitalist olmayan bir kalkınma yolunu temsil ettiği yolundaki iddialar hem fazlasıyla zorlamadır hem de gülünçtür. Zira tarih M. Kemal ve arkadaşlarına ne zaman siyasi bir irade koyma fırsatı tanısa, onlar hep burjuvazinin sınıfsal çıkarı lehine irade koydular. 1923’te İzmir’de Cumhuriyet’in iktisadi programını belirlerken yaptıkları buydu; Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılırken hedef kendi ayakları üzerinde durabilecek bir sanayi burjuvazisi yaratabilmekti ve kapitalist Türkiye’nin en önemli finans kuruluşlarından biri olan İş Bankası o sanayi burjuvazisini yaratabilmek için gerekli olan krediyi sağlamak amacıyla kuruldu.  Bütün bu adımlar burjuvazinin sınıfsal çıkarına uygun olarak atılmışlardır ve bir üretim biçiminden başka bir üretim biçimine geçmek için yapılmış hamleler olarak devrimci olarak da nitelenebilir ama başına ‘burjuva’ sıfatı eklenmek şartıyla… 1930’lu yıllar ise -1929 krizinden ötürü- dünya kapitalizminin yeniden yapılandırıldığı yıllardır ki, o yıllar sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada devletçi –kapitalist-uygulamaların devreye sokulduğu sosyal devletin inşa süreçleridir. Kemalist iktidarların o yıllardaki devletçi ekonomik uygulamalarını bir tür ‘devlet sosyalizmi’ olarak sunmak ise başta zamanın ABD başkanı Roosevelt olmak üzere birçok kapitalist ülke yöneticisinin ‘sosyalist’ olduğunu ileri sürmekle eş değerdir ki, sanırız aşırı derece iyimser hatta gülünç olan da budur.

Üçüncü bir sınıf yoksa üçüncü bir yol da olmaz
Sol-Kemalistlerin devletçi ekonomik müdahalelerle şekillenen ulusal-kalkınmacı ekonomik modeli kapitalizm ve sosyalizm dışında bir üçüncü yol olarak tanımladıklarını, oysaki bunun kapitalizm dışı değil olsa olsa kapitalizm içi bir alternatif olabileceğini yukarıda açıklamaya çalıştık. Tam da bu noktada 1960’lı yıllara damgasını vuran ulusal-kalkınmacı/anti-emperyalist ve fakat aynı zamanda –milli- de olsa kapitalist olan Mısır ve Hindistan gibi ülke liderliklerinin siyasi konumlanışı önem kazanmaktadır.  Bu ülke liderlikleriyle Kemalist iktidarlar arasında sınıfsal konumları açısından önemli bir fark da yoktur. Kendilerini sosyalist olarak gören Nehru (Hindistan) ve Nasır (Mısır) ile hiçbir zaman sosyalist olduğunu iddia etmeyen –böyle bir söz vermediği için de bu yüzden suçlanamayacak olan- M. Kemal arasındaki fark, uygulamaların tercihlerden mi yoksa zorunluluklardan mı kaynaklandığı noktasında kendini gösterir. Örneklerle somutlamak gerekirse; M. Kemal, liberal-kapitalizmin tüm dünya ölçeğinde iflas ettiği ilan edildiğinde ve emperyalist ülkeler de dahil olmak üzere dünyanın bütün kapitalist ülkeleri devletçi uygulamalara yöneldiğinde devletçiliği bir ilke olarak benimsemiştir. Hâlbuki Nasır, Süveyş Kanalı’nı devletleştirirken İngiliz emperyalizmine karşı verilecek bir savaşı göze alabilmiştir. Bu iki olgu özelinde bir burjuva iktidarının anti-emperyalist konumlanışı da budur, yoksa diğeri –yani Kemalistlerinki- değil.

Sonuç itibariyle, kapitalizm ve sosyalizm dışında bir üçüncü yoldan bahsedebilmek için burjuvazi ve proletarya dışında başka bir ana sınıfın varlığı sözkonusu olmalıdır. Kastettiğimiz Marksist literatürde orta sınıflar olarak kavramsallaştırılan ara sınıflar (küçük üretici, zanaatkar, köylülük vb...) değil, kendi başına kutup olabilecek ana bir sınıftır, tıpkı burjuvazi ya da proletarya gibi… Kapitalist ilişkiler böyle bir toplumsal sınıfın varlığını olanaksız kıldığı için de, herhangi bir iktidarın veya ideolojinin tarihsel olarak hangi sınıfın tarafında olduğunu eski ama kapitalizmin varlık koşullarında her daim geçerli bir soruyu kıstas alarak belirlemeliyiz. O soru, Bolşevikler tarafından örgütlenmiş bir işçinin kendisini ikna etmek için çabalayan Menşevik öğrenciye yönelttiği ve son derece basit olan bir sorudur: “…siz kimden yanasınız, burjuvaziden mi yoksa proletaryadan mı?”{jcomments on}