Hakan Gülseven
Hemen bir ayrıştırma yapalım. Bugün sermaye medyasının ‘pop’laştırdığı ‘düşün’ alanında emperyalizmden söz etmek ‘demode’ sayılmaktadır ve, bizim memlekete has ayrı bir enteresanlık olarak, emperyalizm vurgusu ‘pop düşün’ cemaati tarafından bir biçimde ‘milliyetçilik’le özdeşleştirilmektedir.
Sermaye hareketlerinin baş döndürücü bir hızla ülke ekonomilerini yerle bir ettiği, ülke sakinlerinin şaşkın bakışlarla kendilerine yabancı bu ‘rakamsal’ iktisadi çöküşleri izlediği ve yaşamlarına yansıyan hakiki yıkımları idrak ettiklerinde çaresizlikle hayatta kalmaya çalıştıkları bir acayip çağı yaşıyoruz. Tahribatın gerçek fotoğrafı, yine sermayenin denetimindeki medyadan yükselen yaygaranın arasında belirsizleşiyor. Misal, Türkiye’de kendilerini utanmazca ‘solda’ tarif eden liberaller tarafından bir çeşit ‘demokrasi finansörü’ gibi takdim edilen George Soros, 1997’de Güneydoğu Asya’dan fonlarını çekiverdiğinde ve bir gecede koskoca ülke ekonomilerini çökerttiğinde, kimse Endonezya’da küçük çocuklarını fuhuş sektöründe kullanılmak üzere insan tacirlerine satan şaşkın ve biçare yoksullardan söz etmemişti!.. Birleşmiş Milletler’e bağlı UNICEF ve UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) gibi ‘insaniyet’ kurumlarının istatistiklerine, ‘Güneydoğu Asya ülkelerinde okullara kaydı yaptırılan çocuk sayısındaki dramatik düşüş’ olarak yansıyan şeyin bu korkunç gerçekle yakından ilintili olduğunu kim bilecekti ki?
Ya da, Türkiye’de artık ‘vaka-ı adiye’den sayılan kredi kartı cinnetleri, intiharları neden büyük fotoğrafın içindeki gerçek yerine yerleştirilmez? Doğru ya, öz babasının fuhuşa zorladığı kız çocuklarının, kocası tarafından pavyona satılan kadınların dramı da, zamandan, mekandan ve en önemlisi iktisadi vaziyetten tamamen bağımsız bir ‘ahlaki çöküntü’nün neticesidir! Ve bir banliyö treninde elinden cep telefonu alındıktan sonra bıçak zoruyla raylara itilen gencin ölümü ‘takdiri ilahi’ ile gayet rahat izah edilebilir!
Böyle değildir… Sefaletin, insani ve doğal yıkımın sırrı, dizginlerinden boşanan emperyalist dünya egemenliğinde ve onun iflah olmaz karakterinde gizlidir.
Zaruri bir ayrıştırma
Hemen bir ayrıştırma yapalım. Bugün sermaye medyasının ‘pop’laştırdığı ‘düşün’ alanında emperyalizmden söz etmek ‘demode’ sayılmaktadır ve, bizim memlekete has ayrı bir enteresanlık olarak, emperyalizm vurgusu ‘pop düşün’ cemaati tarafından bir biçimde ‘milliyetçilik’le özdeşleştirilmektedir. Halbuki, emperyalizm hayli ‘enternasyonal’ bir vakadır ve emperyalizme karşı savaş her geçen gün daha fazla uluslararası bir nitelik kazanmak zorundadır. En azından, emperyalizm iç savaşlardan olduğu kadar bölgesel savaşlardan da beslenmektedir ve bu birden fazla ülkeyi alakadar etmektedir. Bu tespit, emperyalizmi sadece kendi ülkesinin başına musallat olmuş özel bir tip kötülük olarak algılayan, dolayısıyla ‘milli değerler’e sarılmayı marifet belleyen, o ‘milli değerler’i ‘yabancı’ sömürgenlere karşı kendi burjuvalarıyla birlikte kucaklayabileceğini sanan ‘ulusalcı’ zer/zevatla ayrışmayı da doğal olarak beraberinde getirir.
Şimdi devam edebiliriz…
Ezberi hatırlayalım
Bir kere, emperyalizmin Lenin tarafından tarif edilen niteliklerinden hiçbiri geçersizleşmedi. Aksine, her biri daha da kuvvetlendi. ‘Ezber’e fazla salvo geldiğinden, bu nitelikleri bir kez daha hatırlamakta yarar var:
- Bankacılık ve sanayi sermayesinin bir araya gelmesiyle mali sermayenin inanılmaz bir etkiye ulaşması.
- Sadece ürünlerin değil sermayenin de ihracı.
- Dünyanın oligopoller (ulusötesi şirketler) arasında paylaşılması.
- Pazarları ve hammaddeleri denetim altında tutmak üzere dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması.
- Tüm dünya halklarının giderek kötüleşen koşullara mahkum olması, gezegenin savaş tehdidi altında yaşaması ve insanlık açısından tüm yaşam koşullarının bozulması eğilimi…
Evet, emperyalizmi salt bir askeri işgale ya da yayılmacı eğilime indirgeyen ‘bozuk ezber’den farklı olarak, emperyalizmin Leninist kavranışı işin iktisadi boyutunu temel bir mesele olarak ortaya koyar. Yoksa, dünyadaki bütün ahmak diktatörlerin, hatta ‘demokratik’ diye tabir edilen rejimlerin yayılmacı niyetleri vardır ve yayılmacı eğilim esas alındığında, tüm ülkeleri emperyalist ilan etmek mümkün hale gelir. Ama mesela ABD destekli Etiyopya ordusunun Somali’ye karşı giriştiği işgal Etiyopya’yı emperyalist yapmamaktadır. Etiyopya emperyalizme göbekten bağlı bir kukla rejim tarafından yönetilmektedir.
Yayılmacı eğilim ve askeri zorbalıkla iktisadi temel arasındaki bu ilişkinin tersi de geçerlidir: Emperyalizm salt iktisadi bir vakaya, sıradan bir sermaye ihracı operasyonuna indirgenemez. Misal, Hindistanlı Ratan Naval Tata dünyanın çeşitli ülkelerinde otomotiv yatırımı yapıyor diye Hindistan emperyalist bir ülke haline gelmez. Otomotiv devi Tata dünyanın sayılı şirketleri arasında yerini alsa da, Hindistan korkunç bir sefaletin hüküm sürdüğü, emperyalizme bağımlı, aşırı emperyalist sömürünün hüküm sürdüğü bir ülkedir.
Buradan hareketle, emperyalizmin, iktisadi bir sistem olmanın ötesinde, siyasi ve askeri bir dünya egemenliğini ifade ettiğini tekrar vurgulamak gerekir. Ama yetmez. Emperyalizmin Lenin tarafından tarif edilen niteliklerinin değişmediğini, aksine daha kuvvetlendiğini ve derinleştiğini söylerken, yeni evreyi de tanımlamalıyız…
Dizginlerinden boşanmış emperyalizm
II. büyük emperyalist savaş sonrasında, esas olarak bu savaşın yıkıntıları üzerinde yükselen kapitalist genişleme dönemi -hiç kuşkusuz bu ‘istikrarlı’ genişlemede, savaşın ardından Sovyet bürokrasisi ile emperyalist Batı’nın hakimiyet alanlarının paylaşılmasına dayanan uzlaşmasının da etkisi büyüktür- 1970’lerin ortasında son buldu. ‘Petrol krizi’ olarak patlak veren ama aslında daha derin ve yapısal nedenlere dayanan bu kriz, savaş sonrası kapitalist genişlemenin mümkün kıldığı Keynesçi iktisadi politikaların da terk edilmesi anlamına geliyordu. Yıldızı parlayan neo-liberalizmle birlikte, ‘refah devleti’ yalan oluyor, işçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların büyük mücadeleler sonunda elde ettikleri kazanımlar hedef tahtasına konuyordu. Ancak bu sürecin dizginlerinden boşanması için Doğu Bloğu ve Sovyetler Birliği’nin çökmesine kadar beklemek gerekiyordu.
‘Büyük çöküş’ ve kökenleri üzerine çok şey yazılıp çizildi, bir o kadar daha yazılabilir. 1917 Ekim Devrimi nasıl yenildi, Sovyetler Birliği nasıl bürokratikleşti, o bürokratik devletin niteliği neydi?.. Sorular çoğaltılabilir… Ancak bu yazının sınırları dahilinde vurgulanması gereken, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu’nun –hiç kuşkusuz Çin’in de- II. Dünya Savaşı ertesinde Batı’yla giderek daha fazla ticari bağ tesis ettiği ve aslında dünya kapitalizminin 1970’lerde girdiği iktisadi krizi bu yolla kendi içine transfer ettiğidir. Kriz, altyapısal olarak birer işçi devleti olan ancak iktidarlarını ayrıcalıklı bürokratik kastların gasp ettiği bu ülkeleri hızla kemirdi ve neticede kapitalizm farklı mecralardan ilerleyen süreçler sonucunda yeniden tesis edildi. Üstelik de başlangıçta korkunç bir yağma ve mafya ekonomisi yaratarak…
Bu süreç, uluslararası kapitalizm açısından, yağmalanacak yeni kaynakların ve devasa bir pazarın doğması kadar, ucuz emek cennetlerinin ortaya çıkması anlamına da geliyordu. Kimi iktisatçılara göre, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve ondan türeyen devletlerde kapitalizmin restorasyonu, II. Dünya Savaşı’nın yol açtığından daha büyük bir insani tahribatı da beraberinde getirmişti. Ortalama yaşam beklentisinin keskin bir biçimde düşmesi, suç oranının inanılmaz bir hızla yükselmesi, eğitim ve sağlıktaki çöküş, işsizlik ve hızlı yoksullaşma bu tespiti destekliyordu.
Elbette uluslararası kapitalizm, insanlığın bu büyük bölümünde yarattığı sömürü imkanlarıyla geçici ferahlamalar sağlayabildi. Ne var ki, emperyalist çağda mutlu son yoktur. Emperyalist çağ, kapitalizmin çürüme ve çöküş çağıdır; sürekli krizler ancak sürekli yıkımlarla, o da ancak geçici olarak aşılabilmektedir. Yıkımların boyutu her seferinde büyümekte, neticede gezegendeki canlı hayatı yok oluş tehdidiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle, Doğu Bloğu’nun yağması yeterli olmamış, yeni ve daha güçlü krizler ortaya çıkmıştır.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü esas etkisini de bu kriz dönemlerinde gösterdi. Sovyetler’in başına çöreklenen bürokrasinin yıkılması tek başına ele alındığında olumlu bir gelişme olsa da, bürokratik rejimler yerine gerçek işçi demokrasilerinin inşa edilememesi ve kapitalizmin restorasyonu, emperyalizmin karşısındaki diğer kutbu ortadan kaldırdı ve dünya ölçeğinde ABD’nin mutlak egemen olduğu, diğer emperyalist devletleri de kendi arkasında hizaya dizdiği yeni bir emperyalist ‘dünya düzeni’nin oluşmasına imkan sağladı.
Yeniden sömürgeleştirme hamlesi
Bu yeni düzen, emperyalizmin iyiden iyiye pervasızlaştığı bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Öyle ki, ABD’de merkezileşen emperyalist dünya egemenliği, artık ülkelerin biçimsel bağımsızlıklarını bile dikkate alma ihtiyacı duymuyor; alenen kukla rejimler talep ettiğini gösteriyor, ABD Başkanı George W. Bush’un ağzından, ‘itaatsiz’ rejimlerin her türlü yöntemle devrileceğini açıklayabiliyor. Bu yeni aşama, emperyalizmin tüm dünyada bir yeniden sömürgeleştirme saldırısı başlatması anlamına geliyor. Latin Amerika’dan Asya’ya kadar tüm bir emperyalizme bağımlı dünyada, elbette klasik sömürgecilikten farklılıklar taşıyan, fakat sözde ‘egemen’ kurumları birer sömürge kurumuna dönüştüren rejimler hakim oluyor.
Söz konusu sömürgeleştirme saldırısı, askeri, siyasal ve ekonomik yönler taşıyor. Ekonomik bakımdan birçok ülkenin ekonomisi bütünüyle emperyalizmin denetimine girdi. Özelleştirmeler yoluyla emperyalist şirketler, en stratejik sektörler de dahil olmak üzere, ülkelerin ana üretim ve değişim araçlarına doğrudan sahip oldu. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası mali kuruluşlar, verdikleri dış borçlar sayesinde ülkelerin ekonomisinde söz ve karar hakkı elde etti. Hatta, Türkiye de dahil olmak üzere, kimi ülke ekonomilerinin başına, doğrudan IMF ve Dünya Bankası memurları tayin edildi.
Bu süreç ‘milli’ burjuvazilerden, yani tek tek ülkelerdeki yerel patronlardan pek de direnç görmedi. Adına ‘küreselleşme’ denen iktisadi politikalar bütünü, mali sermayenin hızla yer değiştirmesine imkan tanıyor, dünya ekonomisini bir bütün haline getiriyor, şirket evlilikleri ve küresel ortaklıklar vasıtasıyla yerel sermayenin küresel sermayeye entegrasyonunu hızlandırıyordu. Böylelikle, yerel burjuvaziler, ulusötesi şirketlerin küçük ortakları olarak dünya pazarına açılıyor, daha küçük sermaye ve işletme sahiplerini de birer lojistik ve yan sanayi işleviyle ya da tedarikçi olarak kendine bağlıyordu. Böylelikle, sermayenin ciddiye alınır herhangi bir kesiminin ‘ulusal bağımsızlık’ gibi bir derdi kalmıyordu… Bu işin iktisadi boyutu…
Politik alanda ise ülkelerin temel yasalarına müdahale edildi, ediliyor; emperyalist şirketlerin yararına yasalar ve gümrük düzenlemeleri yaşama geçiriliyor. Dünya Bankası sosyal politikalar konusunda önerilerde bulunmak için ulusal hükümetlere ‘danışmanlık’ yapıyor ve yoksulların kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik saldırıların (sosyal güvenlik eğitim sağlık tarım) sonuçlarını takip ediyor. Siyasi alanda da sahneye çıkan IMF heyetleri parlamentolara ve hükümetlere müdahale ediyor, siyasi tedbirleri bizzat belirliyor.
Sömürgeleştirme saldırısının yansımalarından bir diğeri de emperyalizmin dünya ölçeğinde artan askeri müdahaleleridir. Yugoslavya, Somali, Haiti, Afganistan ve Irak… Dünyanın dört bir tarafında ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ adına yapılan askeri müdahalelerle dünya halkları tehdit ediliyor, katlediliyor, doğrudan askeri denetim altında bu ülke kaynaklarına emperyalistler tarafından el konuyor.
Bir diğer müdahale biçimi ise, dünyanın farklı bölgesel kaynaklarını emperyalist şirketlerin sömürüsüne açmak üzere, söz konusu bölge halklarını, farklı din ve mezhepleri birbirine düşürme, farklı kimlikler arasında süre giden bir çatışma yaratma planlarıdır. Bu aynı zamanda Yugoslavya, Irak gibi örneklerde ya da Bolivya’ya yönelik komplo girişimlerinde görüldüğü üzere, farklı coğrafyaları emperyalist denetim altındaki ‘mini devletler’e bölmeyi; birbiriyle çatışan nüfus içindeki çelişkiler üzerinden, direnişleri ve muhtemel isyanları kontrol altında tutmayı da içerebiliyor.
Türkiye’nin kaderi de aynı
Türkiye, sahiplendiği Osmanlı tarihi itibarıyla da ele alındığında, tarihin hiçbir döneminde sömürge olmadı. Dolayısıyla, 20. Yüzyıl’da bağımsızlığını kazanan neredeyse tüm eski sömürgeler için geçerli olan ‘yeniden sömürgeleştirme’ tabirini Türkiye’de yaşanan süreç için kullanmak doğru olmaz. Ne var ki, Türkiye’nin, kendi sınırları dahilindeki bütün kepazeliklerden ve ulus devletin niteliğinden bağımsız olarak, bir sömürgeleşme süreci yaşadığını tespit etmek gerekir.
Uluslararası ekonomiyi emperyalist çıkarlar doğrultusunda düzenleyen Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar tüm emperyalizme bağımlı ülkeler gibi Türkiye’yi de hakimiyeti altına aldı. İşsizlik oranı giderek arttı, sefalet genelleşti. Bu süreçte, çığ gibi büyüyen dış borç, ülkenin tüm geleceğine ipotek konulmasına yol açtı. Yok pahasına yürütülen özelleştirmelerle, bütün stratejik kurumlar ve sanayi tesisleri emperyalist denetime geçti. Yolsuzluklar, hortumculuk, adam kayırma, hayali ihracat gibi sahtekârlıklarla; borsanın bir vurgun yuvası haline gelmesiyle, dev miktarda kaynak yurtdışına aktı…
Buna karşılık ülkede 35 dolar milyarderinin ortaya çıkması, gelir dağılımındaki uçurumun görülmedik biçimde derinleşmesi, kimi Türkiyeli burjuvaların bölgesel yatırımlara, yani ‘sermaye ihracı’na girişmesi, ‘sömürgeleşme’ tezini geçersizleştirmiyor; tersine, Türkiye’deki yerel sermayenin uluslararası sermayeyle ve yağma süreciyle entegrasyonuna delalet ediyor.
Önümüzdeki sayıda Türkiye’deki sömürgeleşme sürecini dünyadaki benzerleriyle karşılaştırma fırsatı bulacağımızı ve emperyalizme karşı mücadelenin niteliğini tartışmaya başlayacağımızı umuyorum…{jcomments on}