Uğur Erözkan
Eskiden beri ezberlenen reçetede yer alan ilaç ‘Atatürk’ün fikirlerini yeterince iyi kavramak ve uygulamak’ olunca, baş gösteren en ufak bir hastalık belirtisinde reçetenin doğru tatbik edilmediği yeniden ve yeniden keşfediliyor. Oysa prospektüsü okumayı akıl eden herkesin fark edebileceği gibi reçetede yazan ilaç bu hastalıklardan hiçbirini iyileştirmeye yaramayacaktır.
Bu slogan tek başına okunduğunda itici gelebilir. Yazıyı okumadan yorum yapanlar muhtemelen Kemalizm’e saldırmayı kafasına koymuş birinin yazdığını düşünebilirler bu yazıyı. Oysa içinde bulunduğumuz dönemde Kemalizm’in siyasi iktidarı neden elde etmekten uzak olduğunu açıklayan bir tespittir bu. Yani aslında herkes tarafından bilinen fakat Kemalistler tarafından kabul edilmek istenmeyen bir gerçeği ifade etmektedir. Siyasi parti düzeyinde Kemalizm’in önde gelen temsilcisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) başta olmak üzere çeşitli dernek ve sivil toplum kuruluşları bünyesinde kendini ifade eden Kemalistler altı yıldır hükümette olan AKP’nin politikalarına karşı biriktirdikleri tepkinin bu partiyi hükümetten uzaklaştırmaya yetmemesini gitgide büyüyen bir öfke ve çaresizlikle karşılıyorlar. Doruk noktasına 22 Temmuz seçimlerinin ardından CHP Genel Merkezi önündeki protestolarda ulaşan ve Deniz Baykal’a yönelen bu öfkenin ardında başlıkta ifade edilen gerçeği kabul etmek istememek yer alıyor. Eskiden beri ezberlenen reçetede yer alan ilaç ‘Atatürk’ün fikirlerini yeterince iyi kavramak ve uygulamak’ olunca, baş gösteren en ufak bir hastalık belirtisinde reçetenin doğru tatbik edilmediği yeniden ve yeniden keşfediliyor. Oysa prospektüsü okumayı akıl eden herkesin fark edebileceği gibi reçetede yazan ilaç bu hastalıklardan hiçbirini iyileştirmeye yaramayacaktır. Belli başlı birkaç sorun karşısında Kemalizm’in düştüğü duruma bakıldığında neden çözümsüzlüğün bir türlü aşılamadığı ortaya çıkacaktır.
Kemalizm gericiliğe karşı mücadele edebilir mi?
Kemalistlerin AKP hükümetine karşı yürüttükleri muhalefetin birinci sırasında AKP’nin İslamcı olması geliyor. Bu konuda Kemalistler haklı bir kaygı duyuyor. AKP’nin hem toplumda hem de devlet içerisinde İslamcı ağırlığı artırma yönünde hareket ettiği gerçek. Toplumda dinci gericiliğin kök salmasının önüne geçmek gereklidir. Ancak gericiliğe karşı mücadele etmek Kemalistlerin yapabileceği bir şey değil. Bunun en açık delili Cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıktı. “Abdullah Gül’ün, eşinin türbanlı olması sebebiyle Cumhurbaşkanı seçilmesini istemeyen Kemalistlerin tepkisi” olarak algılanan bu mitingler, her ne kadar yer yer antiemperyalist sloganlar duyulsa da, son tahlilde “türban muhalefeti” olarak hatırlanmaktan kurtulamadı. Aslında bu adlandırma yersiz de değildir. Cumhuriyet mitinglerinde yaygın olan söylem laikliğin elden gittiği şeklindeydi. Halkının çok büyük bir bölümünün Müslüman olduğu ve kadınların çok önemli bir kısmının başörtülü olduğu bir ülkede, bir türbanlının Cumhurbaşkanlığı köşküne girmesini önlemek için, sadece laiklik söylemiyle halkın sokağa dökülmesini bekleyemezsiniz. Nitekim sokağa dökülenlerin çok büyük bir bölümü türban takmak zorunda kalmadan sokakta yürüyebilmesini borçlu olduğu Atatürk devrimlerine bağlılığı nedeniyle sokaktaydı. Bu yüzden, başörtülü olan bir kadın için Gül’ün eşinin türbanlı olması sorun değilse ondan sokağa çıkması beklenemezdi. Oysa başörtülü olan kadınların da AKP gericiliğine karşı çıkmasını sağlayamadan gericiliği alt etmek mümkün değildir. Kemalistlerin ise bunu başaracak siyasetleri üretemedikleri bu dönemde net bir şekilde ortaya çıktı. Benzer bir durum üniversiteye türbanlı girilebilmesini mümkün kılacak olan yasa tasarısının mecliste görüşüldüğü dönemde de ortaya çıktı. Deniz Baykal’ın mecliste yaptığı konuşmada “Kuran’da türban olmadığı”, bu yüzden çıkarılmaya çalışılan yasanın Kuran hükümleriyle ilgisi olmayacağını söylediğini hatırlayalım. Kemalistlerin gericiliğe karşı yaptığı hamlelerde şeriat hükümlerini referans göstermesi bu hareketin gericilikle mücadele edemeyeceğini tek başına kanıtlamaya yetmez mi?
Kemalizm yoksulluğa karşı mücadele edebilir mi?
Bir başka önemli sorun ise yoksulluk. Bu konuda AKP’nin uyguladığı politikalar Kemalistlerin eleştirilerine hedef olmaktan kurtulamıyor. Özellikle 22 Temmuz seçimlerinin ardından Kemalistlerce sıkça dile getirilen, AKP’nin kömür, patates dağıtarak halkın oyunu satın aldığı yönündeki iddia iyi bir örnek. Bu da, tıpkı gericilik başlığında olduğu gibi, haklı bir kaygıdan hareket edilip haksız konuma gelindiği örneklerden biri. Bu Cumhuriyet kadar eski yöntemle AKP’nin oylarının bir kısmını topladığı doğrudur. Hatta AKP şimdiye kadar diğer partilerin yaptığı gibi seçimden seçime halka kömür dağıtmakla yetinmiyor. Milli Görüş hareketinin belediyelerle büyüdüğünü, belediyeler aracılığıyla yoksullara düzenli olarak erzak, kömür, vs. dağıtarak yoksulların desteğini kazandığı bilinen bir gerçek. Yoksullara sadaka dağıtmak ve dağıtacak sadakaları zenginlerden toplamak için kurulan Deniz Feneri gibi derneklerin bu hareket ile olan bağları da bilinmektedir. Böyle bir durumda Kemalistlerin tepkisi ise verilmesi gereken son tepki olabilir. Çünkü AKP’nin oylarını kömür ve patates dağıtarak topladığı suçlaması iki yönlüdür. Suçlananın biri AKP ise diğeri de kömür ve patates karşılığında oyunu “satan” yoksuldur. Yoksulluk sorunu halkın her gün karşı karşıya kaldığı somut ve yakıcı bir sorunken, bu soruna çözüm üretmek yerine hali hazırda üretilmiş, etik olmayan fakat yoksulların fayda sağladığı bir çözüme saldırmak Kemalistlere hiçbir şey kazandırmaz. Yiyecek yemeği ve yakacak kömürü olmayanlar için seçimde kime oy vereceğine “özgür iradesiyle” karar vermek lükstür. Kemalistlerin söylemi ise bu lüksü kullanabilecek kadar iyi durumdakilerde yankısını bulur ancak. Öyle de oldu zaten. 22 Temmuz seçimlerinde CHP’nin varoşlardan yok denecek kadar az oy almasının sebebi budur. Öte yandan AKP’nin uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalarının tıpatıp aynısını, iktidara gelmesi halinde CHP’nin uygulayacağı programında yazılıdır. Ne özelleştirmeleri durdurma konusunda bir kaygı vardır Kemalistlerde, ne ekonomiyi devlet kontrolüne alma ne de emekçilerin sosyal güvenlik haklarını ellerinden alan “reform”ları durdurma konusunda. Yoksullaşmanın sebebi olan IMF politikalarını AKP’den daha iyi yürüteceğini programına yazıyorsan yoksulluk sorununa sadakadan başka ne çözüm bulabilirsin? Kemalistlerin sınıfsal karakterleri gereği IMF politikalarından vazgeçmesi, yani neo-liberal ekonomi politikalarını bir kenara bırakarak emekten yana politikalar üretmeleri de söz konusu değil. İşte bu yüzden çözümsüzlüğe saplanıp kalmış durumdalar.
Kemalizm emperyalizme karşı mücadele edebilir mi?
Bir diğer önemli sorun ise emperyalizmle kurulan ilişkiler. Kemalistler, özellikle ABD Irak’ı işgal etme hazırlığında iken AKP’nin ona her türlü desteği vermeye amade olmasını, Kuzey Irak’ta PKK’ye yönelik operasyonda ABD’nin onay ve izni olmadan bir adım bile atılamamasını şiddetle eleştiriyorlar. Ancak bu eleştirilere bakıp da Kemalistlerde, antiemperyalizm şöyle dursun, Amerikan karşıtlığı bile olduğunu söylemek mümkün değil. Elbette kendini Kemalist olarak tarif eden ve antiemperyalist ya da Amerikan karşıtı olanlar vardır. Ancak bu cephenin sözcülerinden Tuncay Özkan’ın 32. Gün programında kendisine yöneltilen bu yöndeki bir soruya verdiği cevap, sanırız Kemalistlerin genel tutumunu ifade edecektir. Özkan’ın cevabı asla Amerikan karşıtı olmadığı, yalnızca Bush’un politikalarına karşı olduğu, Bush’tan sonra gelecek başka bir başkanla birlikte ABD’ye karşı olan tutumlarının da değişeceği yönündeydi. CHP’nin ise ABD karşıtı olup olmadığı tartışma konusu bile değil zaten. Öte yandan Avrupa Birliği söz konusu olduğunda CHP, AKP’nin müzakerelerde bir arpa boyu bile yol kat edemediğini, kendilerinin AB ile ilişkileri daha iyi yürüteceğini söylüyor. Peki Kemalistlerin evvel eski üzerinde durdukları programları siyasi ve ekonomik bağımsızlığı içermiyor muydu? Avrupa Birliği’ne girmek için türlü yola başvurmakla siyasi bağımsızlık aynı kefede durur mu? Ya ekonomik bağımsızlık? IMF politikalarını en iyi uygulamayı vaat etmekle ekonomik bağımsızlık mı sağlanabilir? AKP’yi emperyalizmin işbirlikçisi olmakla eleştiren Kemalistlerin emperyalizm karşıtlığı nerede kalıyor?
Kemalizm Kürt sorununu çözebilir mi?
Çözülmesi gereken bir diğer önemli sorun ise Kürt sorunu. Kemalistler Kürt sorununu hala terör sorununa indirgeme hatasını sürdürüyorlar. Kürt ulusal mücadelesini görmezden gelen Kemalist yanılgı, Kürtleri “etnik kimlik” siyaseti yapmamaya, bir üst kimlik olarak Türk vatandaşlığı kimliğini kabul etmeye çağırıyor. Oysa Kürtlerin bu çağrıya olumlu cevap vermedikleri ortadadır. Kemalistlerin Atatürk’ün yaptığı tanımla belirlenen Türk vatandaşlığı üst kimliğini kabul etmeye davet ettikleri Kürtlerin anadilde eğitim ve Kürt kimliğinin ve kültürel haklarının tanınması taleplerini görmezden gelmesi çözümsüzlüğü sürdürmekten başka bir işe yaramıyor. Bu yüzden yıllardır umutsuzca bel bağladıkları Silahlı Kuvvetlerin “terörü bitirmek” için yaptığı operasyonlara umut bağlanıyor. Her operasyon sarmala bir halka daha ekliyor. Kemalizm’in çözmekten en uzak olduğu sorun belki de Kürt sorunu. Çünkü çözüm için gerekli olan ilk adım Kürtlerin bir etnik topluluk değil, ulusal mücadele veren bir halk olduğunu kabul etmek ve buna göre davranmak. Bunu yapabilmek içinse Kemalizm’den vazgeçmek gerekiyor.
CHP’yi Baykal’dan kurtarma planlarından başka bir parti çatısında birleşme planlarına kadar Kemalistlerin umudunu bağladığı önderlik sorununu aşma hamleleri Kemalizm’i bir seçenek haline getirmez. Yukarıda da çeşitli örneklerle anlatmaya çalıştığımız gibi, sorun, çözüm üretme ihtimali olmayan Kemalizm’in kendisindedir. Kendisini Kemalist olarak tarif eden ve bu sorunların çözümünü arayanlar için ise Kemalizm’i aşmadan, yüzünü emekçilere dönmeden bu sorunları çözmenin bir yolu yoktur.{jcomments on}