Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

AKP ile körebe oynamak... "Nerede bu devlet?"

 

Ulaş Karakul

Devlet birbiriyle mücadele eden toplumsal sınıflardan bağımsızlaştırılınca, yapısı ve işlevi belirsizleşen soyut bir devletle baş başa kalırız. Devlet deyim yerindeyse bir gerçeklikten çok bir ‘fikir’dir. Elle tutulamayan, camı penceresi indirilemeyen, hem hiçbir yerde hem her yerde olan bir ‘şey’ olarak devlet artık tanrı katına çıkarılmıştır. Bu irtifada mücadele, ‘ruh’lar arasında sürer. Ruhunuzu devlete teslim eder ya da ruhunuzu devletten arındırırsınız.

8aAKP’yle ilgili birinci büyük çarpıtma, onun ‘seçkinler’ karşısında ‘yoksullar’ı temsil ettiği ise ikincisi, politik solun bir kısmını kolay atlatılamaz taktik hatalara sürükleyen çarpıtma, AKP’nin, ‘devlet’e karşı ‘toplum’u ya da ‘merkez’e karşı ‘çevre’yi temsil ettiği iddiasıdır. Rivayet olunur ki, AKP’ye karşı mücadele ‘devlet’in yanına düşme riski barındırdığı için AKP’yi eleştirirken ölçüyü kaçırmamak gerekir. Yoksa -Allah muhafaza- insan kendisini bir anda, ulusalcı/faşist/darbeci devletin dizinin dibinde bulabilir. Bu tezi daha ileri götürenler zaten AKP karşıtlığını ulusalcılıkla eşitleyerek AKP yanında saf tutmaktadır. Bu kesimin rolü, ibret olmaktan ibarettir: Bakın ve ibret alın.
AKP’yle devletin bu biçimde ayrıştırılması, eğlencelidir, hem liberaller hem de ulusalcılar tarafından aynı şekilde benimsenir. Liberaller AKP’nin ‘asıl devlet’le itiştiğini ileri sürerken ulusalcılar da ‘asıl devlet’le AKP’lileri birbirine bir türlü yakıştıramaz. Örneğin Bekir Coşkun, Gül’ü kendi cumhurbaşkanı olarak kabul edemez. AKP’nin bürokrasi ve devletin şiddet aygıtları üzerindeki egemenliğini pekiştirmesi, devletin yeniden yapılanması olarak değil, devletin zayıflatılması olarak okunur. Ulusalcılığın manevi önderi İşçi Partisi “Aciz devlete son, güçlü devlet!” sloganını atar. Zamanında ‘Aydınlanma 1923’ isimli bir Kemalist grubun yazıp çizdikleri, ulusalcı/kemalist paradigma içinde devletin nasıl görüldüğünü anlamak bakımından hatırlamaya değerdir. ‘Rayından çıkmış Kemalist Cumhuriyeti’ yeniden rayına oturtmaya çalışan bu grup “Bir Kemalist devlete taş atmaz çünkü devlet onun devletidir” fikrini savunuyordu. Taş atan yerlerinize zarar gelmesin…

Devlet nerede?
Hem liberal AKP yardakçılarının hem ulusalcıların hem de ‘devlet geleneği’, ‘asıl devlet partisi’ gibi kavramları elinden bırakmaya yanaşmayan Fikret Başkaya gibi Marksistlerin, ‘AKP’ye karşı devlet’ ya da ‘devlete karşı AKP’ varsayımlarını paylaşmaları, aynı yöntemi kullanıyor olmaları ile ilişkilidir. Bu üç ekip de devletin sınıf mücadelesi ile ilişkisini görmezden gelir, statik ya da kendi içinde devinen bir devlet imgesine sarılarak onu sahiplenir ya da karşısına alır. Devlet birbiriyle mücadele eden toplumsal sınıflardan bağımsızlaştırılınca, yapısı ve işlevi belirsizleşen soyut bir devletle baş başa kalırız. Bu devlet; hükümet, ona bağlı emniyet teşkilatı, meclisin temsil ettiği yasama aygıtı, mahkemeler ve cezaevleriyle somutlanan yargılama ve cezalandırma örgütleri ve elbette devletin en sıkı örgütü olan silahlı kuvvetlerin herhangi birine ya da toplamına indirgenemez. Devlet deyim yerindeyse bir gerçeklikten çok bir ‘fikir’dir. Elle tutulamayan, camı penceresi indirilemeyen, hem hiçbir yerde hem her yerde olan bir ‘şey’ olarak devlet artık tanrı katına çıkarılmıştır. Bu irtifada mücadele, ‘ruh’lar arasında sürer. Ruhunuzu devlete teslim eder ya da ruhunuzu devletten arındırırsınız.

Böyle semavî bir kurguyu benimseyince, bir kitaba ve silaha el basarak devleti kurtarmaya yemin eden emekli bir astsubay ve onun mehdiliğine biat eden birkaç işsiz güçsüz insan ‘devlet’; onları önce medyada rezil edip sonra da paketleyen polis, yargı vs devlet değilmiş gibi düşünülebilir. Aslında neo-liberalizm, bir yandan ‘fikir olarak devlet’i topa tutarken diğer yandan sopa olarak devletin emekçiler üzerindeki şiddetini azamileştirir. ‘Devlet fikri’ni sermaye dolaşımının önüne dikilen bir hantallık olarak kınarken sermayenin her tökezlemesinde bağırarak devlet aygıtını yardıma çağırır.

Elbette bir sınıf egemenliği olan devlet, bu egemenliğin bekasını gözeten şiddet/yaptırım aygıtlarına indirgenemez. Bir sınıf egemenliği hem zor aygıtlarına hem de ideolojik aygıtlara dayanarak varlığını sürdürür. Ancak bunlar arasında belirleyici olan zor aygıtıdır. Bir sınıf egemenliği halkı ikna etmeyi başaramadığında belinde davranabileceği bir silah yoksa o egemenliğin ömrü ancak bir sivrisineğinki kadardır. Yani zor aygıtlarına dokunmayıp ‘devlet fikri’ne alerjik reaksiyon göstermenin âlemi yoktur.

AKP ve devlet
Devlet bir ‘ruh’ olsaydı bile, o ruhun kafasının son derece karışık olması gerekirdi. Çünkü her devlet, sınıflar arası mücadelenin belirli bir düzeyinin ürünüdür. Bu mücadelenin tarihsel içeriğince yapılandırılır. Hakim sınıflar arasındaki dengeler ve burjuvazinin bir bütün olarak halka karşı konumlanma biçimi, devletin hareketinin genel yönünü belirler. Bu denge değiştiğinde devletin yapısında ve eylemlerinde de değişiklikler olur. Sözgelimi Türkiye’de devlet üzerindeki ağırlığı diğer burjuva kesimlerine göre zayıf olan bir burjuva bloku, güçlendikçe devletin temsil ettiği konsensüs, o kesimi içerecek biçimde genişler ve kimi zaman eski unsurlardan bir kısmını dışarı iter. Somut konuşmak gerekirse AKP’nin temsil ettiği blok siyasal gücü oranında devleti daha fazla denetler ve devlet üzerindeki olanaklarını kullanarak egemenlik sahasını genişletir. Bu bakımdan devlet, egemenlerin bir bütün olarak emekçilere karşı kullandığı bir aygıt olduğu gibi aynı zamanda burjuvazinin farklı kesimlerinin birbirine karşı da kullandığı bir aygıttır. Aydın Doğan’ın gözlerini yaşartan da budur. Bugüne kadar devletle olan işlerini pürüzsüz bir biçimde yürüten Doğan, şimdi ekmeğine ortak çıkınca, kendisini babasından tokat yemiş çocuk gibi hissediyor.

Egemenlik aygıtlarının ayrılığı, birbiriyle çelişen klik çıkarlarının ifadesidir. Eğer tüm egemenlik aygıtları bir burjuva kliğinin elinde toplanırsa buna faşizm denir. Devlet gibi faşizm de, varlığını hissettiğimiz ama anlatamadığımız yüreğimizi kıpır kıpır ettiren bir şey değil bir sınıf egemenliğinin ürünüdür. Bu bakımdan, ‘yargı cuntası’ gibi ifadelerle AKP’nin tam olarak denetleyemediği devlet aygıtlarını hedef alan İslamcı/liberal vs şarlatanlar, demokrasiyi savunmak şöyle dursun, AKP’nin temsil ettiği kliğin devlet üzerindeki egemenliğini pekiştirmeye uğraşmaktadır. Haklıdırlar.

Kadrolaşarak, devletin stratejik mevzilerine Kemalist toplum mühendislerini yerleştirmeye çalışan ve gasp edilmiş devletlerini yeniden ele geçirecek Kemalistler ise büyük büyük dedelerinin ne kadar zengin olduğuyla övünen, beş parasız aristokratlara benzemektedir. Tuhaf olan, büyük büyük dedesi çok zengin olan bu arkadaşlarla solun bir kısmının aynı şeyi düşünmesidir: Kemalist devlet AKP’ye karşı.

Oysa bir zamanlar Kemalistlerin elinde bulunan devlet aygıtı üzerindeki bu egemenlik tekeli kırılalı, en azından 50 yıl geçmiştir. Günümüzün gerçeği değişime direnen Kemalist devlet değil, uluslararası koşulara ayak uydurma çabasıyla sersemlemiş burjuvazinin AKP önderliğinde kendi saflarını yeniden organize etmesidir. AKP’nin diğer burjuva kesimleri karşısındaki açık üstünlüğü, devletin organik olarak AKP’nin denetimine daha fazla girmesine yol açıyor. Polisin AKP’nin özel silahlı kuvvetlerine dönüştürülmesi, bürokrasinin AKP tarafından fethi ve TSK başta olmak üzere devletin kurumlarının AKP’ye teslim olması ya da rıza göstermesiyle ilerleyen süreç, politikayı geçmişe değil bugüne bakarak belirleyecek her özne açısından gözden kaçırılamayacak birincil gerçektir.

Devlete karşı mücadele AKP’ye karşı mücadeledir
Devrimciliğin belirli bir hükümetin değil bir bütün olarak devlet iktidarının alaşağı edilmesini hedeflemesi, politik düzeyde mücadelenin bir yerlerde ‘bir bütün olarak devlet’ bulup onunla dövüşerek gerçekleşmesi anlamına gelmez. Her konjonktürde mücadele, verili sınıf egemenliğinin öne çıkardığı araçlara karşı en kararlı mücadele verilmesiyle ilgilidir. Soru şu: Bugün kapitalizmin uluslararası eğilimleri de gözetildiğinde bunun uygulayıcısı olarak iktidarı elinde tutan ve diğer burjuva kliklerini gerileterek devlet üzerindeki gücünü pekiştiren kimdir? Bu soruya ‘Kemalistler’ yanıtını veren arkadaşlarla şimdilik çok fazla konuşulacak bir şey yok. Ancak AKP’nin üstlendiği misyonu görmekte zorluk çekmeyecek herkes açısından bugün devlet demek, asli temsilciliğini AKP’nin üstlendiği blokun iktidarı demektir. Bu somut ve elle tutulur, camı çerçevesi indirilebilir iktidar yapısını hedeflemeden ‘bir bütün olarak devlet’in ancak ruhuyla dövüşülür.
Ruh çağırmak devrimcilerin işi değil, hayalet avlamak da… Bu işlerle ‘devletine zeval gelmesin’ isteyen torunlar uğraşsın. Devrimciler için devletin yeri bellidir, AKP’nin yeri bellidir. Emekçilerin önünde devletleşmiş bir AKP iktidarı dikilirken, ‘sen çekil benim derdim seninle değil’ demekte devrimci bir yan yoktur.{jcomments on}