TSK, AKP saflarına...

 

Çağlar Kılınç

Türk Silahlı Kuvvetleri son döneme damgasını vuran üç başlıkta, sınır ötesi operasyon, kapatma davası ve Ergenekon operasyonu konularında AKP hükümeti ile tam bir uyum içinde çalışıyor. Bu olgu, ulusalcılar açısından yaslanacak başka bir dağ bulmayı, liberaller açısından ise yakınacak ve ayıplanacak yeni bir kurum keşfetmeyi zorunlu kılıyor. Ne o, yoksa demokrasi mi geliyor?

pics5CTFCrkiye5C5105C5381Hatırlayan var mı? 27 Nisan 2007’de TSK’nın web sitesinden yapılan ve daha sonra bu nedenle e-muhtıra olarak anılacak olan bir açıklama vesilesiyle AKP ile TSK arasında zaten zayıf olan ipler, kopma noktasına gelmişti. Cumhuriyet mitinglerinin dalga dalga yayıldığı, Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle toplumun gerildiği bir dönemde gelen muhtıra sonunda AKP erken seçim tarihini ilan etmek zorunda kalmıştı.

Devlet içinde ortaya çıkan ve bir kutbunu AKP’nin, diğer kutbunu ise TSK da dahil olmak üzere ulusalcıların oluşturduğu çatışmada, Ergenekon hamlesiyle sona yaklaşılıyor. Son gelişmelerle birlikte AKP galibiyetini ilan etmek için gün sayarken TSK’nın tutumunda 18 aylık süre içinde ciddi bir değişim görülüyor. Bilmem kaç yıllık devlet geleneğinin üzerine kurulu bulunan silahlı kuvvetlerin 18 ay içinde tamamen taraf olduğu bir tartışmada açıkça saf değiştirmesini ulusalcılar nasıl açıklar bilinmez. Ancak ordunun zamandan ve mekandan bağımsız görevlerle donatılmış bir tür koruyucu melek olduğu tezi artık eskisi kadar rahat biçimde ifade edilemeyecek gibi.
TSK’nın saf değiştirmesi, ulusalcılar için olduğu kadar liberaller için de görmezden gelinemeyecek bir unsur. Siyasetini belirlerken sınıf mücadelesini yok sayan liberaller ve ulusalcılar açısından TSK’nın konumu her zaman büyük önem taşır. Türk Silahlı Kuvvetleri son döneme damgasını vuran üç başlıkta, sınır ötesi operasyon, kapatma davası ve Ergenekon operasyonu konularında AKP hükümeti ile tam bir uyum içinde çalışıyor. Bu olgu, ulusalcılar açısından yaslanacak başka bir dağ bulmayı, liberaller açısından ise yakınacak ve ayıplanacak yeni bir kurum keşfetmeyi zorunlu kılıyor. Ne o, yoksa demokrasi mi geliyor?

Dolmabahçe dönemeci
22 Temmuz seçimlerinden AKP’nin yeniden zaferle çıkması, öncesinde verilen muhtıranın çöpe atılmasına neden oldu. 2007 baharında doruğuna çıkan mücadele açık farkla AKP galibiyeti ile sonuçlandı. Gelgelelim paşaların da iyi bileceği gibi çatışmaların kaybedilmesi savaşın kaybedildiği anlamına gelmez. O dönem TSK içinden yeni ve daha sert seslerin yükseleceği beklentisi/kaygısı hayli fazlaydı. Ancak beklenen olmadı. 27 Nisan muhtırası TSK’nın AKP’yi hedef aldığı son hamle olarak kaldı. Bu dönemdeki dikkat çekici olay ise, muhtıradan yaklaşık bir hafta sonra Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın Erdoğan’ın isteği üzerine Dolmabahçe’de yaptıkları özel görüşme oldu. Görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra, Fikri Sağlar Birgün’deki köşesinden şunları yazdı: “AKP’yi yakından bilen bir hukuk adamının bir iddiasını dile getirmek istiyorum. Herkesin merak ettiği Başbakan ile Büyükanıt’ın Dolmabahçe görüşmesi ilgili bilgi!.. Başbakan bu görüşmede; Bayan Büyükanıt’ın yapmış olduğu harcamaları içeren bir dosyayı Genel Kurmay başkanının önüne koymuş. Dosya içeriği son derece ürkütücüymüş. Böylece, bu dosyanın ortaya çıkması halinde tıpkı Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Erdil Paşanın başına gelenlerin Büyükanıt’ın da başına gelebileceği ima edilmiş!..” Yazının Vatan gazetesinde manşet yapılmasının ardından Genelkurmay ve Başbakanlık tarafından ağır ifadelerle gelen yalanlamalar ikna edici olmadı.

TSK’nın AKP karşısındaki tutumunun değişmesi, sadece bu ya da benzeri başka olaylarla açıklanamaz elbette. Ancak seçim dönemi de dahil olmak üzere muhtıraya konu olan irtica tartışmalarının doruğa çıktığı türban gündeminde de TSK’dan ses çıkmamış olması, bu iddiayı geçersiz kılacak bir olgunun bulunmadığını gösteriyor.

Ordunun barutu tükenir mi?
2007 sonbaharı, seçimden sonra hızlanan hazırlıklarla birlikte sınır ötesi operasyonun etkisi altında geçti.  Operasyon öncesinde ABD’ye giderek Beyaz Saray’da Başkan Bush’u rahatsız eden Erdoğan gerekli izni koparır koparmaz, TSK AKP arasındaki buzların eriyeceği dönemin startı verildi. Terörü bitirmek bahanesiyle girişilen sınır ötesi operasyon ülke çapında Kürt düşmanlığının pompalandığı bir sürecin kapısını araladı. Böylece TSK ile AKP arasında imzalanan ateşkes daha da ileri giderek bir tür müttefiklik halini aldı. ABD uşaklığının birleştirici zeminine oturan AKP-TSK ittifakı karşılıklı jest ve övgülerle balayı dönemine girmiş oldu. Örgütlü Kürdün düşman ilan edilerek ülkedeki kardeşlik sürecinin altına dinamit konulduğu bu dönemi AKP’nin Kürt illerindeki etkinliğinin arttırılması gibi bir siyasi hesabı da beraberinde getirdi.  Diğer taraftan muhtırası çöpe atılan TSK’ya da toplum nezdinde yeniden itibar kazandırma amacı güdüldü. Ancak olan yine TSK’ya oldu. ABD’nin himayesinde oynanan bu kanlı oyunla itibar kazanacağını düşünen TSK umduğunu bulamadı. Atlantik ötesinden gelen “operasyon bitmeli” açıklamasından hemen sonra apar topar memlekete dönen silahlı kuvvetler, ulusalcıların büyük tepkisini çekti. Oysa bu oyunun kuralları başından belliydi.

Kuzey Irak’tan yaşanan ani çekilme TSK’nın siyasi arenadaki barutunun tükenmesinden başka bir anlama gelmiyor. PKK hedeflerinin ne kadar başarıyla vurulduğunu gösteren görüntülerin TV’lere servis edilmesi ya da gazete manşetlerinde peşi sıra yayınlanan “PKK bitti” manşetleri, TSK’nin iç siyasette yeniden kazanmaya çalıştığı itibarını geri getirmeye yetmedi. Varsın giden itibar olsun; “dış mihraka” karşı girişilen bir savaştan daha çok “içerde birlik” mesajı verebilecek başka ne bulunabilirdi ki?

İşler kızışırken TSK köşesinden çıkmıyor
Kürt hareketine karşı girişilen ABD onaylı savaşın dumanı hala tütüyorken, yeni gündem Başbakan’ın “velev ki” diye başlayan veciz ifadesiyle kendini buldu: Türban. MHP tarafından meclise sunulan ve AKP’nin derhal sahiplendiği bir yasa tasarısı ile türbanın üniversitelerde serbest bırakılması önerildi. Liberal solun da kol kanat gerdiği türban yasası meclisten geçti geçmesine ama bu süreç AKP ile başından beri destekçisi olan liberaller arasında başka bir gerilimin kaynağı oldu. Liberallere göre türban yasasının kendisinde hiçbir sorun yoktu. Onlar açısından mesele bir özgürlük sorunuydu. Ancak tartışma AKP’nin demokratikleşme ve özgürlüklerden anladığının yalnız kendi camiasının sorunları olmasıydı. Liberaller, türban düzenlemesinin örneğin 301’in de kaldırılmasını içeren daha geniş bir demokratikleşme paketinin parçası olarak gündeme getirilmesi gerektiğini söylerken, AKP’yi kendine demokrat olmakla eleştirdiler. Solun da önemli bir kısmı bu kervana derhal eklendi.  Başbakan’ın liberallerden gelen eleştirilere sert tepki vermesi ve “öfke de bir hitabet sanatıdır” sözleriyle kendini savunması tartışmayı kavgaya çevirdi. AKP’nin liberal destekçileri tarafından bile esastan olmasa da dolaylı olarak eleştirildiği ve bekli de iktidara geldiği günden bu yana en çok yalnızlaştığı bu dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıt çıkmadı.

2007 23 Nisan törenlerinin usulüne uygun kutlanmaması nedeniyle 27 Nisanda muhtıra verecek kadar hassas olan Silahlı Kuvvetler, AKP’li vekillerin bas bas “sadece üniversite yetmez, türban kamuda da serbest olacak” diye bağırdıkları bir dönemde AB standartlarına uygun davranacak kadar sakin kalmayı başardı. Bu suskunluk dönemi, şimdilerde AKP saflarına intikal etmiş bulunan TSK’nın tarafsızlaştığı bir sürece işaret ediyor.

Kapatma davası ve Ergenekon
Türban tartışmalarının Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasıyla soğumaya başlamasının hemen ardından, tam da SSGSS saldırısına karşı gerçek dönüştürücü güç olan emekçiler sahneye çıkmaya başlamışken, devletin ulusalcı kanadından bir hamle daha geldi: Kapatma davası. Partinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılmasını ve yöneticilerinin siyasetten yasaklanmasını talep eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, uzun soluklu mücadelede köprülerin atıldığı süreci başlatmış oldu. Ulusal ve uluslararası sermayenin tam desteğini alan AKP’nin bu hamleye verdiği yanıt ise, zaten düşük dozda devam eden Ergenekon operasyonunun doğrudan siyasal rakiplerini içerecek şekilde genişletilmesiydi. 2007 Nisan ayında, devlet içindeki çatışmanın ulusalcı cephesinde açıkça durmaktan çekinmeyen TSK aradan geçen bir yıl içinde tam karşı safta bulunan boşluğa yerleşmiş oldu.

Ergenekon operasyonu, görünürde TSK’ya darbe vuran bir iş izlenimi verse de, TSK açısından esas işlevi bir aklanma ve temizlenme görüntüsü altında kaybolan itibarın yeniden elde edilmesidir. Ergenekon operasyonunu TSK’nın suçlarını yeterince açığa çıkarmamakla eleştiren anlayış, esastan bir hata yaparak Ergenekon’u yanlış tahlil ediyor. Eski paşaların ve kontrgerilla artıklarının gözaltına alınması gibi bir çok olayın TSK’nın izni ve bilgisi dahilinde yapıldığı herkesçe kabul ediliyor. Bu ortamda Ergenekon operasyonunun artık TSK’nın da dahil olmuş olduğu bir kamp tarafından yürütüldüğü görülmelidir. Ergenekon, birkaç artık unsurun kamuoyu önüne atılarak derin devletin bundan sonra AKP güdümünde yapacağı daha nice operasyonun üstünü örtmeye yarayan bir operasyondur. Liberallerin de tıpkı AKP gibi “yola gelmiş” bir ordudan memnuniyet duyacakları açıktır. Bu anlamıyla AKP kampının tetikçisi konumunda bulunan Taraf gazetesinin halen TSK’yı hedef alan yayınlar yapmaya devam etmesi, ordunun herhangi bir geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırmak ve sopayı sırtından eksik etmemek olarak okunmalıdır.

TSK AKP arasındaki uzlaşmanın en son göstergeleri ise Anayasa Mahkemesi’nin kapatma konusundaki kararı ile Yüksek Askeri Şura  (YAŞ) kararlarıdır. Kapatma davasının karara bağlandığı oturumda, kapatmak için gerekli oy sayısı 7 iken bu yönde 6 üye oy kullandı. TBMM Başkanı Köksal toptan tarafından dava sonuçlanmadan önce dile getirilen bu ara çözümün uygulanmasında kritik rolü üstlenenler arasında Anayasa Mahkemesi’nin askeri yargı kökenli üyesi Serdar Özgüldür de vardı. Sadece bu üyenin oyu bile kapatmaya yetecekken Özgüldür’ün kapatmaya karşı oy vermesi, TSK’nın AKP konusundaki tutumunu açığa çıkarmaya yeter. Bir yıl önce hükümeti görevi bırakmak zorunda bırakan TSK, şimdi AKP’nin kapatılması yönünde hiçbir adım atmadı. En son YAŞ toplantısından da geleneksel hale gelmiş olan “irticai faaliyetleri nedeniyle ihraç” kararının çıkmaması, süreci ulusalcılar açısından bile açık seçik hale getirdi. Oysa işin başında Büyükanıt Paşa, Hilmi Özkök’ten sonra ilaç gibi gelmişti ulusalcılara.

Tüm bu olgular siyasi arenada ordunun rolü bakımından yeni bir döneme girildiğinin önemli göstergeleridir.  TSK’nın mevcut pozisyonunu ne kadar sürdüreceğini tahmin etmek kolay olmasa da son bir buçuk yıllık dilimde yeni bir hatta girdiği anlaşılıyor. Bu yeni hatta TSK’nın üstüne düşen ise gölge etmemekle sınırlı, zira AKP zaten işini yapıyor.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99