Solun, sol liberalizmden tarihsel ayrışması: Devlet, devrim, demokrasi

 

Yarınlar

Travma geçiren sol, liberalizmle tedavi edilecek, anti-emperyalizm, tam bağımsızlık gibi sloganlar ezberlerden çıkarılacak, sınıf yerini kimliğe bırakacak, devrim ise nostaljik-romantik bir rüyaya dönüştürülecektir. Artık geçerli ve gerçekçi tek siyaset; kime karşı verileceği, kimden ve kimin adına talep edileceği son derece esnek bir zeminde tanımlanmış bir demokrasi mücadelesi, ‘sol’un ihtiyacı, ilacı ve nihai amacı olacaktır.

Darbeye_karsi_yetmis_milyon_adim_20080622_094016Dünya kapitalizminin topyekûn bir yeniden yapılanma süreciyle karşı karşıyayız. Emperyalistler dünya dengelerini yeniden kurma girişimlerinde bulunurlarken, sadece iktisadi, siyasi ve hukuki düzenlemelerle yetinmemekte, ideolojik hamlelerde de bulunmaktadırlar. Belleksizleştirilmiş, emperyalizme dair tarihindeki tüm olumsuz düşünce ve eylemleri hafızadan silinmiş bir toplum, ya da başka bir deyişle burjuvazinin amaçladığı ideal toplum yaratılmaya çalışılıyor. İşte tam da bu süreç yaşanırken, popüler kitle desteği ne kadar sınırlı olursa olsun, tarihsel anlamda her zaman güçlü bir anti-emperyalist geleneği ve kazanımları olan ‘sol’ hedef tahtasına konuyor. ‘Sol’u liberalizmle harmanlayıp emperyalizmle barıştırmaya çalışanlar, kendi öznel ideolojik konumlanışından bağımsız da olsa nesnel açıdan dünya kapitalizminin yeniden yapılanma sürecinde burjuvazi lehine aktif bir rol üstlenmiş oluyorlar.

‘Sol’un devrimci radikalizminin yine solda duranlar tarafından törpülenmeye çalışılması bugüne özgü bir durum değildir. Böyle olduğu için de, solda yenilik arayışları tarihte olmadığı gibi günümüzde de masum olmayacaktır. Lenin’in “Devlet ve Devrim” adlı eserinde ortaya koyduğu gibi mesele, yenilik arayışının devrimciliğin özel bir stratejisiyle ilgili olmayıp doğrudan devrimci siyaset ve ideolojinin kendisiyle hesaplaşmasıdır ki, bu arayışları kirli kılan da budur.

“...Tarihte devrimci düşünürlerin öğretileri ile, kurtuluşları için savaşım veren ezilen sınıflar önderlerinin öğretileri başına birçok kez gelen şey bugün de Marx’ın öğretisinin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve kara çalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları “teselli etmek” ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi “evcilleştirme” biçimi üzerinde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. Bugün bütün sosyal-şovenler, —gülmeyin!— “marksist”tirler…” (1)

Türkiye özelinde ve günümüzde yaşananlar için bu alıntıda birkaç küçük değişiklik yapmak yeterli olacaktır, zira ‘evcilleştirme’ aynı evcilleştirmedir:   Burjuvazi ve sol-liberaller, bugün solu “evcilleştirme” biçimi üzerinde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. Bugün bütün sol-liberaller, —gülebilirsiniz!— ‘solcu’durlar…

12 Eylül sürecinin bir travma olarak adlandırılmasından itibaren adı konmamış da olsa ‘sol’da bir yenilenme arayışı kendini gösterir. Travma geçiren sol, liberalizmle tedavi edilecek, anti-emperyalizm, tam bağımsızlık gibi sloganlar ezberlerden çıkarılacak, sınıf yerini kimliğe bırakacak, devrim ise nostaljik-romantik bir rüyaya dönüştürülecektir. Artık geçerli ve gerçekçi tek siyaset; kime karşı verileceği, kimden ve kimin adına talep edileceği son derece esnek bir zeminde tanımlanmış bir demokrasi mücadelesi, ‘sol’un ihtiyacı, ilacı ve nihai amacı olacaktır.

Sosyalistler için ise demokrasi, sınıflar mücadelesi içerisinde bir mücadele alanıdır. Başka bir ifadeyle, işçi sınıfının burjuvaziye karşı verdiği savaşımda mevzi kazanmak için yürütülen; yani öznesi de, konusu da düşmanı da belli bir siyasal eylem sürecidir demokrasi mücadelesi.(2)

Devlet Nedir?
Demokrasi mücadelesi devlete karşı verilen bir mücadele olduğuna göre asıl sorun devletin ne olduğuna karar vermektir. Sol-liberaller devleti, sivil toplumun karşısında yer alan onun gelişmesine engel olan bir ceberutluk abidesi olarak ele alıp, merkez-çevre ikilemi ve çelişkisi üzerinden geliştirilmesi gereken bir demokrasi mücadelesini önerirler. Türkiye özelinde temel çatışma dinamiği şu şekilde tanımlanır: “…Bir tarafta merkezi devleti temsilen hükümdar ve yakın çevresi ile devletin taşradaki (çevredeki) temsilcisi memurlar (tımarlı sipahiler), diğer tarafta ise ürününü devlete kaptıran yoksul köylü halk yer alır. Ayrıca, merkezi devletin otoritesini yeterince hissettiremediği ve fakat ekonomik ve askeri açıdan kendisine bağlamaya çalıştığı feodal unsurlar da ceberut devletin karşısında köylü halkla birlikte çevreyi oluşturur. Bu kutuplaşma, tarihin ilerleyen dönemlerinde biçimsel olarak değişse de özü itibariyle korunur ve temel çatışma dinamiği olmaya devam eder: Saray ve çevresinin yerini önce İttihatçılar sonra Kemalistler ve ordu alırken, çevreye ise eskiye nazaran güçlenmiş feodal unsurlar, yeni yeni ortaya çıkan tarım ve ticaret burjuvazisi ve de bu unsurları temsilen Prens Sebahattin’den AKP’ye uzanan liberal bir siyasi gelenek eklenir.”(3) Görüldüğü üzere, devlet ‘merkez’dir ve toplumsal sınıfların bu kamplaşmadaki yeri, üretim araçlarına sahip olup olamama kriterine göre değil, merkez-çevre çatışmasında aldıkları yere göre belirlenir.

Bu yaklaşımın kendi siyasi yönelimini belirleyen en önemli niteliklerinden biri kendi içinde devinen bir devlet algısına dayanmasıdır. Tarihsel gelişmeler bu devleti yerle bir ettiği andan itibaren ise devletin liberallerin anladığı anlamdaki ceberut niteliği ortadan kaybolur: “…Toplumsal sınıflar arası mücadele su yüzüne çıktıkça çevrenin bileşenleri birbirinden ayrışırlar. Burjuva unsurlar ceberut devlete eklemlenirken; küçük üretici ve topraksız köylü çevrede kalır. Merkezde de durum pek farklı sayılmaz. Genel seçimlerden bağımsız olarak askeri bürokrasi merkezdeki yerini korurken, yine seçimlerden etkilenmeyecek kadar güçlü olan büyük sanayi burjuvazisi kendini besleyip büyüten müdahaleci devlet politikalarına çevreden değil ama merkezden cephe alır. Kemalist CHP hükümetten düşer ama muhalefette de olsa merkezin politikasını savunmaya devam eder. Merkezin diğer bileşenlerinden eğitimli orta sınıflar ayrıcalıklı konumlarını kaybetmeye başlarken; kabak asıl, devletin ithal ikameci dönemde alım gücünü yüksek tuttuğu sanayi proletaryasının başına patlar. Bundan böyle sanayi proletaryası devletin desteğinden değil kösteğinden nasiplenecektir… artık ne merkez merkezdedir tamamen, ne de çevre çevrede. Herşey birbirinin içine girmiş, herşey başka birşeye dönüşmüştür artık. Ceberut devlet toplumsal ve siyasal statükoyu korumaktan aciz hale gelmiş; yani, ceberut devlet artık sadece devlet olmuştur: Konumu nihai ve ebedi olmayan, sınıflar mücadelesi tarafından belirlenen bir aygıt…”(4)

Ergenekon sürecinin yetersiz de olsa bir demokrasi mücadelesi olduğunu düşünen sol eğilimli yaklaşımlar, devleti statik bir ulusalcı klik tarafından zapt edilmiş ve burjuva egemenliği devam ettikçe hep öyle kalacak ulu ve ebedi bir güç olarak tanımlarlar. Böyle olduğu için de, burjuva düzeninin içerisinde yeşermiş yeni odakların devletleşme sürecini devlete karşı bir mücadele olarak düşünürler. Bu bakış açısının temelinde siyasi otoritenin kendisini belirleyen toplumsal koşullardan ayrı, bağımsız bir gerçeklikmiş gibi ele alınışı yatar. Devlet, bir mutlaklık olarak düşünüldüğünde sınıfsal ilişkiler bulanıklaşır hatta tamamen ortadan kaybolur. Örnek vermek gerekirse, Türkiye’de iktidarın gerçek sahipleri olarak asker-sivil bürokrasiyi göstermek ve Kemalist ideolojiyi bir resmi ideoloji olarak nitelemek sınıfsal süreçleri analizin dışarısına atmaktan öte bir şey değildir. Aynı şekilde günümüzde AKP ve temsil ettiği liberal-muhafazakâr siyasi çizgiyi resmi ideolojiye ve iktidara karşı mücadele eden bir oluşum, sistemin dışında bir siyasi hat olarak nitelemek de sınıflar mücadelesinden bihaber olmaktır.

Engels’in, Anti-Dühring adlı eserinde tarihte zorun rolüne değinirken yaptığı eleştiriler, bu anlamda oldukça genel bir nitelik taşır. Robinson ve Cuma gibi tarihin dışından iki karakter söz konusu olduğunda bile otoritenin maddi bir temeli olduğunu söyleyen Engels şu değerlendirmeyi yapar: “…Robinson Cuma’yı, yalnızca Cuma Robinson yararına çalışsın diye köleleştirmiştir. Ve Robinson, Cuma’nın çalışmasından kendisi için nasıl yarar sağlayabilir? Yalnızca Cuma’nın çalışması ile, çalışabilecek durumda kalması için Robinson’un ona vermek zorunda olduğundan daha çok geçim aracı üretmesi yoluyla. Demek ki Bay Dühring’in kesin yönergesine aykırı olarak Robinson, Cuma’nın köleleştirilmesinin meydana getirdiği ‘siyasal kümelenme’yi kendi başına hareket noktası olarak almamış ama ona yalnızca beslenme erekleri bakımından bir araç olarak bakmıştır…” Günümüze uyarlamak gerekirse Robinson bile ceberut değildir. Engels devam eder: “…Böylece, zorun ‘temel tarihsel öğe’ olduğunu tanıtlamak için Bay Dühring’in kendi öz zenginliğinden türettiği çocukça örnek, zorun araçtan başka bir şey olmadığını, oysa ekonomik çıkarın erek olduğunu tanıtlar. Ve erek, bu ereğe ulaşmak için kullanılan araçtan ne denli ‘daha temel’ ise, ilişkinin ekonomik yanı tarihte, siyasal yanından o denli daha temeldir. Yani örnek, tanıtlayacak olduğu şeyin tam tersini tanıtlar. Ve Robinson ile Cuma için ne olup bittiyse, şimdiye değin olan bütün egemenlik ve kölelik durumları için de aynı şey olup biter. Baskı, Bay Dühring’in zarif deyimini kullanmak gerekirse, her zaman ‘beslenme erekleri bakımından bir araç’ olmuştur… ama hiçbir zaman ve hiçbir yerde işin içine “kendi başına” karışan siyasal bir kümelenme olmamıştır. Vergilerin devlette ‘ikinci derecede etkiler’den başka bir şey olmadıklarına ya da bugünkü egemen burjuvazi ile egemenlik altındaki proletarya biçimindeki siyasal kümelenmenin, egemen burjuvazinin ‘beslenme araçları’ için, yani kâr ve sermaye birikimi için değil de ‘kendi başına’ varolduğuna inanabilmek için Bay Dühring olmak gerek...”(5)

Hangi demokrasi?
Liberaller, sınıflar mücadelesinden koparılmış bir demokrasi mücadelesinin bayraktarlığına soyunduklarından, mücadelelerini somut kriterlere dayandıran sosyalistleri yetersiz demokrat olmakla suçlamaktadırlar. Bu durum sadece Türkiye özelindeki sol-liberallerin yaklaşımlarından ibaret değildir. Nitekim bu yanıyla soldaki yenilenme arayışı ‘yeni’ de değildir. Kautsky örneği, demokrasinin kendisini bir araç olmaktan çıkarıp amaç haline getiren sosyalist siyasal yapıların, herhangi bir devrimci durum karşısında karşı-devrimci bir siyasal pozisyona düşebildiğini göstermektedir. Lenin’in belirttiği üzere, “…Kautsky sorunu, ‘iki sosyalist akım (yani bolşevikler ile bolşevik olmayanlar) arasındaki karşıtlığın, temelden ayrı iki yöntem: demokratik yöntem ile diktatörce yöntem arasındaki karşıtlık’ olduğu biçiminde koyar… Kautsky’nin ‘demokratik ve diktatörce yöntemler’in ‘temel karşıtlığı’ konusundaki büyük bulgusuna bakalım. Sorunun düğüm noktası burada. Kautsky’ninf broşürünün özü burada. Ve teorik planda öylesine şaşılası bir karışıklık, marksizmin öylesine toptan bir yadsınmasıdır ki bu, Kautsky, itiraf edelim, Bernstein’ı fersah fersah geride bırakmıştır…”  Tıpkı, sol-liberallerin 68 devrimciliğinin militarist yönlerini keşfetmesi, otoriterlikle suçlaması ve kendilerini otoriter solun karşısına özgürlükçü sol olarak tanımlamaları gibi… Bu bakımdan Kautksky’den günümüze solu evcilleştirme çabaları tarih boyunca aynı olmuştur.

Lenin, hangi demokrasi sorusuna şöyle yanıt verir: “…Proletarya diktatörlüğü sorunu, proleter devletin burjuva devlet, proleter demokrasinin burjuva demokrasi karşısındaki durumu sorunudur. Gün gibi açık, değil mi?...”  Ve şöyle devam eder: “…bir liberalin genel olarak ‘demokrasi’den söz etmesi doğaldır. Bir marksist ise: ‘hangi sınıf için?’ diye sormaktan hiçbir zaman geri kalmayacaktır. Örneğin, ilkçağ kölelerinin ayaklanmaları ve hatta büyük kaynaşmalarının, ilkçağ devletinin özünü, yani köleciler diktatörlüğünü hemen açığa vurduklarını herkes -ve ‘tarihçi‘ Kautsky de- bilir. Bu diktatörlük, köle sahipleri arasındaki, onlar için demokrasiyi ortadan kaldırıyor muydu? Herkes bilir ki, hayır… sorunların nedenini hiç anlamamanın ta kendisidir bu. Kautsky’nin ‘demokrasiyi önemsememe’yi vb. öğütleyen kimseler bulunduğunu tanıtlama çabaları karşısında ancak gülünür. Kautsky sorunu bulandırmaya, karmakarışık etmeye işte bu türlü zevzekliklerle sürüklenir; çünkü sorunu, burjuva demokrasisini değil, ama genel olarak demokrasiyi konu edinen bir liberal olarak koyar. Hatta bu belirgin sınıfsal kavramı kullanmaktan bile sakınır… söz değirmenimiz 63 sayfa üzerinden 20 sayfayı, broşürün aşağı yukarı üçte birini, burjuva demokrasiyi allayıp pullama ve proleter devrim sorunu üzerine bir örtü örtme anlamına geldiği için, burjuvazi için çok hoş bir gevezelikle doldurmuştur.”(6) Bu konular üzerine sol-liberallerin Radikal 2 ve Taraf gazetelerinde kaçar sayfa yazdıkları düşünüldüğünde onların da Kautsky’i fersah fersah geride bıraktıklarını söylemek abartılı olmayacaktır.

Marksizmi evcilleştirmek…
Nasıl demokrasiyi sınıfsal temelinden koparmak Türkiye’deki sol-liberallerin keşfi değilse, Marksizmin evcilleştirilmesi çabaları da onlarla başlamamıştır. Genel olarak solun özel olarak Marksizmin içerisinde, burjuva demokrasisinin sınırlarını aşan ne varsa solun ezberinden çıkarılma çabaları da Kautsky’nin günümüzdeki izdüşümleri olarak düşünülebilir.

Proletarya diktatörlüğü kavramının revize edilip burjuva demokrasisinin çizdiği sınırlara indirgenmesinden ibaret bir değişim düşüncesini eleştiren Lenin, Engels’in devletin sönmesi üzerinde söylediklerine dayanarak şöyle der. “…Yanılgıya düşmekten çekinmeksizin söylenebilir ki, Engels’in düşünce zenginliği bakımından çok dikkate değer bu yazısı, bugünkü sosyalist partilerde, Marx’a göre devletin ortadan ‘kaldırılması’ yolundaki anarşist öğretinin tersine, ‘sönmesi’nin doğruluğu yolundaki bilgiden başka bir sosyalist düşünce izi bırakmamıştır. Marksizmi bu biçimde güdükleştirmek, onu oportünizme indirgemek demektir; çünkü, böylesine bir ‘yorum’dan sonra, bulanık, yavaş, eşit, kerteli, sıçramasız-patlamasız, devrimsiz bir değişiklik düşüncesinden başka bir şey kalmaz. Devletin ‘sönmesi’ kavramı, yığınlar arasında genellikle yaygın bulunan günlük anlayışı içinde, hiç kuşku yok ki, devrimin uyutulması, hatta yadsınmasıdır... Engels burada, proletarya devrimiyle burjuvazinin devletinin ‘ortadan kaldırılma’sından sözeder; oysa ‘sönme’ üzerine söylediği şeyler, sosyalist devrimden sonra, proleter devletten ne kalmışsa onunla ilgilidir. Engels’e göre, burjuva devlet ‘sönmez’; devrim sırasında proletarya tarafından ‘ortadan kaldırılır’. Bu devrimden sonra sönen şey, proleter devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir… Bu ‘sönme’, ya da daha renkli bir deyimle, bu ‘uykuya dalma’yı, Engels, hiçbir anlam belirsizliğine yer vermeksizin, ‘devlet tarafından, toplumun tümü adına üretim araçlarına el koyma’dan sonraki, yani sosyalist devrimden sonraki döneme erteliyor. Hepimiz biliriz ki, ‘devlet’in o andaki siyasal biçimi en tam demokrasidir. Ama, marksizmi utanıp sıkılmadan çarpıtan oportünistlerden hiçbirinin aklına gelmez ki, bu durumda Engels’te sözkonusu olan şey demokrasinin ‘uykuya dalma’sı ve ‘sönme’sidir. Bu, ilk bakışta çok garip görünür. Bununla birlikte, bu ancak demokrasinin de bir devlet olduğu ve bunun sonucu, devlet yok olduğu zaman, aynı biçimde demokrasinin de yok olacağı gerçeğini düşünmeyen biri için ‘anlaşılmaz’ bir şeydir. Burjuva devleti ancak devrim ‘ortadan kaldırabilir’. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak ‘sönebilir’…”(7)

İşte Kautksy’nin Marksizmi evcilleştirirken yaptığını Türkiye’deki sol-liberaller bütün devrimcilere uygularlar. Devrimlerin ve solun tarihi yeniden yazılmak üzere masaya yatırılır. Burjuva demokrasisinin uzlaşabileceği ne varsa solun içerisinde kalır; diğer yandan burjuva düzenine meydan okuyan ya da onu daha radikal dönüşümler için zorlayanlar ise solun dışarısına çıkarılır. “Robespierre’den Marksizme” adlı yazısında Halil Berktay bu konuda özel bir çaba sarfeder: “…1792-93’te devrim gerçekten tehdit altındaydı ve Jakobenler, Viyana’nın soylu mülteci ordularını topyekûn bir seferberlikle durdurmayı başardılar. Ama bu bile, ihtilâl yönetimi uygulamasının çok fazla kan dökmesini, can almasını beraberinde getirdi (ve zaten bu nedenle ‘94’te çöktü). Marx ise Fransız Devrimi modelini mutlaklaştırdı; aşırı-teorileştirdi. Bundan hem devrimlerin zorunluluğu, dolayısıyla evrenselliğini türetti (ki, açıkça yanlıştır). Hem de Jakobenizm tecrübesini proletarya diktatörlüğü teorisine temel yaptı. Bu tecrübeyi iki başka teoremle birleştirdi : (i) siyasal üstyapının ekonomik temele uygunluğu (kapitalist üretim tarzı üzerinde, burjuvazinin devleti yükselir); (ii) her olay ve kurumun illâ bir sınıf karakteri olması gerektiği (demek ki mevcut demokrasi, burjuva demokrasisidir). Bir adım daha ileri gitti : ‘burjuvazinin sınıf tahakkümünün maskesi’ dedi. O ‘sınıf tahakkümü’ de diktatörlüğe indirgenince (ki bu da çok şüpheli bir sıçramaydı), ortaya ‘burjuva demokrasisi = burjuva diktatörlüğü’ denklemi çıktı… Öyle veya böyle; Marx ve Engels, kendi zamanlarının demokrasisini hemen sadece kusur ve güdüklükleri üzerinden okudular. Yansıttığı kuvvet dengelerini ebedî saydılar. Ona eşlik eden siyasal kültürün özerkliği ve özerk gelişme olanakları üzerinde pek kafa yormadılar. Demokrasinin içinin çok farklı sosyal ilişkiler ve daha ileri bir kültürle doldurulması olasılığını kale almadılar. Son tahlilde, demokrasiyi hor gördüler. Demokrasi = burjuva diktatörlüğü ise, çözümü “zıddı”nda (daha doğrusu, zıddı sanılanda), yani ‘proletarya diktatörlüğü’nde aradılar…”(8) Kautsky nasıl Marksizmi evcilleştirmeye çalıştıysa Berktay da genel olarak solu evcilleştirmeye çalışmaktadır. Gerek Kautsky gerekse de Berktay’ın solun radikal unsurlarına dönük olumsuz bakışıysa ortaktır.

Devrimden vazgeçip formel demokrasiye yelken açmak
Kautsky ile günümüzün liberalleri arasındaki önemli bir farklılığa dikkat çekmek gerekir. Kautsky, işçi sınıfının sayısal olarak geliştiği Almanya koşullarında, bu sınıfa dayanarak son derece şişkin bir parti halini almış ve devrimci dinamizmini tamamen yitirmiş Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) reformist pozisyonuna kuramsal gerekçeler aramaya yöneliyordu. Berktaygiller ise, işçi sınıfının yenildiği bir dönemin sözcülüğünü yapıyorlar. Kautsky, kapitalist devletin temsil ettiği sınıf egemenliğini aşmaktan söz ediyor, ancak bunun devrimci bir yolla yapılmasına gerek kalmadığını iddia ediyordu. Günümüzün liberalleri ise sınıf egemenliği kavramını tümden bir kenara bırakmakta ve devletin ortadan kalkması konusunda söz söylemeyi gereksiz bulmaktadır. Kautsky, çarpıtılmış bir Marksizm yorumuyla ‘kapitalist devletin sönümlenmesi’nden bahsederken Berktay, Belge vs için kapitalist devletin ebedîliği dile getirilmeyen temel varsayımdır. Bu sözümona en radikal ‘devlet karşıtı’ akım, devlet karşıtlığı için en uygun sahanın, kapitalist devletin kollarının arası olduğuna inanmaktadır.

Devletin ortadan kaldırılması sorunu, bir siyasal mesele olmaktan çıkarılınca elimizde sadece, verili toplumsal çerçevede devletten demokrasi talep etmek kalır. Marksistler bu demokrasi dilenciliğini utanç verici bulduklarında ise liberaller ‘formel demokrasi’nin önemi üzerine uzun ve bıktırıcı vaazlar vermeye koyulurlar. Formel demokrasi üzerine söylenenler, her ne kadar liberaller söyledikleri şeyi daha önce akıl edilememiş saysalar da, gerçekte devlet ve devrim sorunun tümüyle rafa kaldırıldığı, geri bir politik düzeyin ürünüdür. Bu bakımdan Lenin ile Kautsky arasındaki tartışma, devlet konusundaki Marksist tezlerin nasıl yorumlanacağı ile ilgiliyken, günümüzün sol-liberalleri ile Marksistler arasındaki tartışma, temel bazı önermeleri hatırlatmayı gerektiriyor.

Murat Belge’nin formel demokrasi tarifi şöyledir: “(…) varılacak yerin ‘reel’ çerçevesi, olağan burjuva rejimidir. Bizden daha önce yola çıkmış Batı ülkelerinde olduğu gibi, normal kapitalizm. Normal, formel burjuva demokrasisi. Bunun sonucunda bu ülkede insanların İspanya’daki, Danimarka’daki, Hollanda’daki gibi yaşamaya başlamaları. Sabah kapı çalınınca orada sütçü olduğunu bilmekle kalmadığınız, sabah aldığınız gazetede filan yere bomba atıldığı, filancanın otomobilinin bombayla uçurulduğu, bir papazın, bir misyonerin veya Hrant Dink’in boğazlandığı haberini okumayacağınız güveniyle yaşadığınız bir yer olacak burası.” (9) Halil Berktay ise marksizmin demokrasiden nasiplenmeyişinin gerekçelerini saydıktan sonra şunları söylüyor “Bu yönleriyle Mill’de, Marx’ta olmayan bir şey var: mevcut demokrasiyi iyileştirme, özgürlük ilkesini demokrasiye hâkim kılma projesi. Onun içindir ki, 2008 Türkiye’sinin demokratik ahlâk ihtiyacına, Marx’tan fazla Mill ışık tutuyor. (…)Ve gene onun içindir ki, birey hak ve özgürlükleri konusunda liberalizmden öğrenen ve öğrenmeyen Sol akımlar arasında, zaman içinde muazzam bir fark oluştu. Özetle: birey hak ve özgürlükleri ile klasik demokrasi ölçütlerine saygının güçlü olduğu ülke ve toplumlarda, (a) bu değerler ile (b) 19. yüzyılın ‘içtimaî mesele’si karşısında sosyal adaletten yana bir duyarlılığın harmanlanması, Marksizmden türeyen Sosyal Demokrasi damarına hayat verdi. Böyle bir geleneğin olmadığı (Çarlık Rusyası veya Çin gibi) ‘şiddet toplumları’nda ise, Marksizm komünizme açıldı.” (10)

Halil Berktay’ın ‘şiddet toplumları’ türünden özcü açıklamalarının hiç üzerinde durmayalım. Bu alıntılarda altı çizilmesi gereken anlayış, Marksist arayışların bir devrime dönük olmasının eleştirilmesi ve bunun karşısına normal burjuva egemenliğinin konulmasıdır. Bu bakımdan, Kautsky’nin daha gerisine düşen bu yazarlara, hatırlatılması gereken ilk şey normal kapitalizmin ne olduğudur. Formel demokrasinin ne olduğudur. Marksistlerin demokrasi dilenciliğini işin başında neden ellerinin tersiyle itmiş olduğu ve demokratik kazanımları nasıl ele aldığıdır.

Siyasal çatışmaları, saygı duymamız beklenen “klasik demokrasi ölçütleri”, “birey hak ve özgürlükleri” gibi soyutlamalarla ele almak bakımından liberaller, felsefi düzeyde Hegelcidirler, idealisttirler. Yani bırakalım Marks’ı aşmayı, çok daha gerisine düşerler. Özellikle siyasal tarihi, bir siyasal düşünceler tarihi gibi okumakta ısrar eden Halil Berktay -liberalizmden öğrenen ve öğrenmeyen sol akımlar ayrımını hatırlayalım- pratik siyasal mücadeleyi, bu pratikten türeyen kavramların mücadelesi gibi sunmaktadır. Yani burjuvazinin formel demokrasi ve parlamenter sistem önerisine, ‘devrim’ yanıtının verilmesi Berktay’a göre bir edinme, bilme, öğrenme sorunudur. Siyasal ayrışma bu hale getirildiğinde parlamenter sistemin burjuvazinin sınıf egemenliği ile ilişkisini koparıp atmak ve gözden gizlemek olanaklı hale gelir çünkü. Marks ve Engels daha Alman İdeolojisi’nde yani 1845’te “(…) ‘insanları’ hiçbir zaman kölesi olmadıkları (…) sözlerin egemenliğinden kurtarmakla ‘insan’ın ‘kurtuluşu’ yolunda tek bir adım bile atılmış olmayacağını (…) genel olarak, insanlar, yeterli nicelik ve nitelikte yiyecek, içecek, barınak ve giyecek tedarik edecek durumda olmadıkları sürece, onları kurtarmanın mümkün olmadığını, bilgiç filozoflarımıza anlatmak zahmetine girmeyeceğiz” demişlerdi, “sorun, mevcut dünyayı köklü bir biçimde dönüştürmek, varolan duruma pratik olarak saldırmak ve onu değiştirmektir.”(11) Dolayısıyla marksistlerin formel demokrasiyle ilişkisi, sözlerle kurulmuş bir ilişki değil dünyayı değiştirmeye çabalarken kurulmuş pratik bir ilişkidir.

Bu, yere göğe sığdırılamayan formel demokrasi ne vaat ediyor? Basitçe ‘genel oy hakkı’ ve seçmen oyuyla belirlenmiş seçilmişlerin, tüm toplumsal kurumlar üzerindeki siyasal egemenliğine saygı. Ordu, yargı, bürokrasi vb.’nin seçilmiş iradesine tabi kılınması… Peki marksizmin bu öneride yetersiz bulduğu şey nedir? Siyasal haklarla tanımlanan bu eşitlikçiliğin (sonuçta her vatandaşın tek bir oyu vardır) toplumsal bir eşitsizlik üzerinde, gerçek bir eşitsizlikten başka bir şey olmadığı… Soyutlamalarla ilerlemek zorunda da değiliz. Cem Uzan’ın döner ekmek ve boş sloganlarla oy topladığı 2002 seçimlerini hatırlamak yeterlidir. Liberallerin önerisi, Marksistlerin ‘yurttaş’ların kendilerini yönetecek bir grubu özgürce seçmiş olduklarına inanmaları ve döner ekmekle de olsa oy toplayarak yönetme hakkı kazanan bir siyasetçiye saygı duymalarıdır. Marksistlerin bu öneriye yanıtı ise toplumun büyük bir çoğunluğu, yasalarla güvence altına alınmış siyasal haklarını döner ekmekle değiş tokuş ettiği sürece, formel demokrasinin döner ekmek dağıtabilenlerin egemenliğinden başka bir şeyi garanti edemeyeceğidir.

Toplumsal eşitsizliklerle kuşatılmış siyasal eşitliğin, pratik bir eşitsizliğe hukuksal düzeyde eşitlik şalı geçirilmesinden başka bir şey olmayışı, siyasal eşitlik için mücadele etmenin önemini ortadan kaldırmaz. Buradan ulaşılması gereken tek sonuç, kapitalist toplumda siyasal eşitliğin ancak bir uğrak, bir ara aşama olabileceğidir. Güncel tartışmada liberaller, Marksistleri formel demokrasi saflarına çağırırken a. tarihsel olarak çoktan kazanılmış bir hak uğruna devrimci iddialardan vazgeçmeyi b. gerçekte bir burjuva egemenliğinin ifadesi olan bu siyasal eşitliğin bile kimin tarafından ihlal edildiğini göz ardı etmeyi öneriyor.

Devrimin tarihselliği ve zorunluluğu
“Bizden daha önce yola çıkmış Batı ülkelerinde olduğu gibi, normal kapitalizm”e ulaşmak istiyor Murat Belge. Ömrünün önemli bir bölümünde Marksizm okuyarak kazanmış olması beklenen birikimi kaldırıp çöpe atmak için, devrimden vazgeçmenin yeterli olduğunu gösteriyor böylece. Batı ülkelerinin “bizden daha önce yola çıkmış” olmasının tarihsel sonuçlarını, el çabukluğuyla paspasın altına süpürüveriyor. Devrimi “şiddet toplumları”nın tercihleriyle açıklayan Berktay’ın sıkıntısına da deva bulmak için, hem “Batı Ülkeleri”nde hem de geç kalanlarda siyasal sistemlerin toplumsal çerçevesini ortaya koymak zorunlu hale geliyor.

“Normal kapitalizm” ilan edilen ve bizim gibi ülkelere “muasır medeniyet” olarak hedef gösterilen siyasal yapının ayırt edici niteliğinin, seçilmişlerin yönetme hakkına saygı gösterilmesi ve siyasal şiddete izin verilmemesi olarak tarif edilmesi, gözleri “siyasal kültür”e çeviriyor. Liberal demokrasi talebi, önünde sonunda bir siyasal kültür tartışmasından başka bir şey değildir. Oysa bu durumu berraklaştırmak için, “siyasal zora hangi durumda kim başvuruyor?” sorusunu sormak zorunludur. Neden gelişmiş kapitalist ülkelerde (bizdeki gibi sözgelimi askeri aygıtı alenen devreye sokarak) siyasal zora başvurmaya ihtiyaç duyulmazken, bizim gibi ‘geri’ ülkelerde siyasal zor, siyasal egemenliğin doğal bir parçası haline geliyor? Daha da önemlisi, ‘geri’ ülkelerdeki siyasal zor ile ‘gelişmiş’ ülkelerdeki formel demokrasi arasında bir bağ var mıdır?

Formel demokrasi denilen siyasal yapı, bugün liberaller tarafından kutsandığı biçime 2. Dünya Savaşı sonrasında ulaştı. Ama örneğin Murat Belge’nin ‘orası gibi’ olmak istediği İspanya’da İspanyollar, Franco diktatörlüğünün devrilmesini savaştan sonra 25 yıl kadar beklemek zorunda kaldılar. Siyasal zora ihtiyaç kalmadan siyasal işleyişin sağlanmasının temel toplumsal koşulu, burjuvazinin egemenliğini tehdit edecek düzeyde örgütlü bir işçi sınıfının bulunmayışı ve bunun için de işçi sınıfının yaşam koşullarının, onu bir devrimi gündeme getirmeyecek düzeyde tatmin edici olmasıdır. Bu sayede, toplumsal pazarlık parlamenter yolla ve sendikal araçlarla yürütülebilir. Tarihsel uzlaşma bu çerçevede gerçekleşebilir. Sınıf iktidarını tehlikede görmediği sürece burjuvazi silahına davranmaz ama bu centilmenliği muhafaza edebilmek için işçi sınıfını yatıştıracak bir iktisadi artıyı bulmak ve dağıtmak zorundadır. Bu iktisadi artı ise eli kolu askeri diktatörlükler tarafından bağlanmış “geç kalmış ülkeler”in emperyalist yağmasıyla sağlanır. 21. yüzyılda bu gerçeği şöyle de açıklayabiliriz: ABD Irak’a demokrasi götürebildiği sürece kendi sınırları içerisinde formel demokrasinin yaşama şansı vardır. Özetle devletin siyasal sürece zor aygıtlarıyla katılmayışı, sınıf egemenliğinin zor aygıtı olmaksızın sürdürülebiliyor olmasının sonucudur, saçma bir biçimde ileri sürüldüğü gibi bir siyasal kültürün değil.

Bir sınıf egemenliği siyasal şiddete yöneldiğinde bu, onun için de bir zorunluluk halini almış demektir. Siyasal zor tarihin gündemine, devrimciler onu tercih ettiği için girmez. Tarihsel olarak zora egemenler başvurur ve karşılarında devrimin zorunu bulurlar. Halil Berktay’a cahil demek gibi olacak ama devrim, dünyanın hiçbir yerinde, devrimciler şiddet kullanmaktan hoşlandığı için gerçekleşmedi. Devletten önce emekçilerin silah çektiği tek bir tarihsel örnek bulunmaz. Çünkü kitlelerin, verili iktidara karşı şiddet kullanmadan kazanım elde edemeyeceklerini kavramaları, iktidarın onlara dönük şiddeti aracılığıyla sağlanır. Gerçekte devrim her zaman devletin şiddetini püskürterek ilerledi. 1905 yılında Rus işçileri, Çar’dan bir takım iktisadi ve sosyal haklar talep etmek için bir araya geldiklerinde, karşılarında evrak kabul memurunu değil, makinalı tüfekleri ve atlı askerleri buldular. İşçi meclisi (Sovyet) zorla dağıtıldı ve işçiler yenildi, ama devrim işçileri kazandı. Şiddetin tarihin gündemine girmesi bakımından bu örneğin, ‘şiddet toplumları’na özgü ve genellenemez olduğu söylenirse, 1919’da Almanya’da, 1921’de İtalya’da ve 1936’da İspanya’da aynı şeyin gerçekleştiğini hatırlatmak gerekir. Şiddetin bu örneklerdeki gibi kitlesel ölçekte uygulanmadığı ‘normal kapitalizm’de, devletin zor aygıtı daha seçici bir baskı yürütmek üzere her zaman aktif durumdadır. Gerçekte Fransa’daki sınıf egemenliği için hiçbir ciddi tehdit içermeyen 1968 olaylarında, üniversite öğrencileri kısmi reformlar talep etmek üzere üniversite işgallerine yöneldiğinde, devletin tepkisi zincirinden boşanmış bir polis gücünü öğrencilerin üzerine göndermek oldu. Aynı şeyi, formel demokrasinin varlığından kuşku duyamayacağımız 2005 ve 2007 yıllarında banliyölerde ikamet edenler, bir kez daha yaşadı. Formel demokrasi şiddete başvurmaz çünkü Paris merkezinde buna ihtiyaç kalmaz.

Banliyölerdeki işçileri, işsizleri, göçmenleri vs ezmek gerektiğinde ise şiddet ölçüsüzce kullanılır ancak bu şiddet de formel demokrasiye leke düşürmez. Çünkü liberallerin büyük bir açık sözlülükle ifade ettiği gibi, formel demokrasi kitlelere karşı siyasal şiddet kullanımını değil, seçilmişlere karşı siyasal şiddet kullanımını yasaklamaktadır. Aynı şekilde liberal eleştiri, siyasal şiddeti bir nitelik değil bir nicelik sorunu olarak ele alır. Eylemcilere ya da direnişçi işçilere dönük şiddetin uygulama alanı makul bir düzeyde daraltılabilirse şiddet, zora başvuran bir sınıf egemenliğinin göstergesi olarak değil orantısız şiddet kullanımı olarak sunulabilir. Hay aklınızla bin yaşayasınız!..
Devrim yerine ‘normal kapitalizm’ ve ‘formel demokrasi’ önermek, devrimin zaten işlerin normal yürütülemediği koşullarda gündeme geldiği gerçeğine kör olmak demektir. Parlamenter ya da sendikal yollar, ezilenler tarafından değil egemenler tarafından seçenek olmaktan çıkarılır. Çünkü kitlelerin bu araçlarla dile getirilen kısmi talepleri bile yanıtlanamaz hale gelmiştir. Bu tür bir kriz durumunda ‘formel demokrasi’yi devre dışı bırakıp olağanüstü uygulamalara başvurmayan tek bir ‘normal kapitalizm’ bulunmaz. Böylelikle kitleler anormal kapitalizmin şiddet aracına kendi şiddet araçlarıyla karşılık vermek ve hesaplaşma çağrısını kabul etmek zorunda kalırlar. Bolşevizm, Ekim Devrimi’nin pek çok kritik sürecinde, iktidara karşı şiddet kullanmak bakımından işçi kitlelerinin gerisinde kalmış, hatta kimi taktik durumlarda yatıştırmacı roller üstlenmiştir.

Bir kez daha sorun, mevcut dünyayı köklü bir biçimde dönüştürmek, var olan duruma pratik olarak saldırmak ve onu değiştirmektir. ‘İnsanlar’ı hiçbir zaman kölesi olmadıkları sözlerin egemenliğinden kurtarmakla ‘insan’ın ‘kurtuluşu’ yolunda tek bir adım bile atılmış olmayacağını; insanlar, yeterli nicelik ve nitelikte yiyecek, içecek, barınak ve giyecek tedarik edecek durumda olmadıkları sürece, onları kurtarmanın mümkün olmadığını ısrarla savunmak zorundayız. Dünyanın pratik olarak dönüştürülmesinde demokratik araçların mı şiddet araçlarının mı kullanılacağına emekçiler ya da devrimciler karar vermiyor. Onların yaptığı, dünyanın pratik olarak değiştirilmesi için kendilerine bırakılan tek silahı, devrimi, savunmak ve gerçekleştirmektir.

(1) Lenin, “Devlet ve İhtilal”, , Bilim ve Sosyalizm Yayınları
(2) Bu noktada, dangalakça formüle edilmiş liberal itirazlar söz konusu olabilir. “Ne yani, sınıf mücadelesinden başka toplumsal mücadeleler olamaz mı? Çevre sorunu, kadın sorunu, Kürt sorunu yok mudur?” gibi mesela… Elbette vardır, zaten dangalaklık bu sorunların varlığından bahsetmek değil, bu sorunları sınıf siyasetinden koparmaktır. Başka bir deyişle dangalaklık, çevre sorununu diş fırçalarken musluğun açık bırakılmasına bağlamaktır; 1920’lerin SSCB’sinde kadının toplumsal konumunun neden bugünün en ileri kapitalist ülkelerinden bile ileride olduğunu anlamamaktır; Tayyip Erdoğan “bu ülkede Kürt sorunu var” dediğinde, bunun geleneksel devlet politikasına meydan okumak olduğunu iddia etmektir. En azından 1991’de ‘Kürt realite’sini devlet adına tanıyan Süleyman Demirel’in hakkını yememek gerekir. Belirli bir hükümetin sözcülüğünde, Kürt sorununda devletin geleneksel politikadan (yani inkâr politikasından) geri adım atması, bu hükümetlerin devlete meydan okumasının değil devleti gerileten bir kitle hareketinin kendini dayatabilmesinin sonucudur.
(3) Yarınlar, 10.Sayı, “Demokrasinin Yıldızları ve Ceberut Devlet”
(4) A.g.e.
(5) Engels, “Anti-Dühring”, Sol Yayınları
(6) Lenin, “Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky”, www.kurtuluscephesi.org
(7) Lenin, “Devlet ve İhtilal”, Bilim ve Sosyalizm Yayınları
(8) Halil Berktay, “Robespierre’den Marksizme”, Taraf Gazetesi
(9) Murat Belge, “Formel demokrasi”, Taraf Gazetesi
(10) Halil Berktay, “Marx’ın bıyıklarında debelenmek”, Taraf Gazetesi
(11) Marks ve Engels, “Alman İdeolojisi”, Sol Yayınları{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99