Çevrecinin daniskası çevreyi hoyratça sevendir!

 

Yarınlar

Hatırlayacaksınız, Güllük Körfezi’nde yer alan Pina yarımadasında denizi doldurup otel yapmak isteyen MNG Şirketi’nin bu uygulaması mahkeme kararıyla durdurulmuştu. Bu durumda devreye giren Kültür ve Turizm Bakanlığı, imar planında revizyon yaptı. Bu sayede mahkemenin imar planına dayanarak durdurulmasına karar verdiği inşaata devam edildi.

evre2siteSinop’ta eylem yapan çevrecilerin Çevik Kuvvet ekiplerince yaka paça gözaltına alındığına televizyonlar aracılığıyla şahit olmuşsunuzdur. Memleketimizde her gün benzer sahneler yaşanıyor gerçi ama, bu vesileyle polisin eylem yapanlara karşı olan tutumunun biraz olsun dikkat çekmesi iyi oldu aslında. Daha önce 1 Mayıs’ta işçilere olan sevgisini gene polisler aracılığıyla gösteren başbakanımızın bu vesileyle çevrecilere olan sevgisini de öğrenmiş olduk. Ancak bilmediğimiz bir şey, olayın medyada yankı bulmasının ardından Tayyip Erdoğan’ın ağzından dökülen cümlelerle ortaya çıktı. Kendisinin “çevrecinin daniskası” olduğunu söylüyordu başbakan. Hemen orman vasfını yitirmiş arazilerin satışa çıkarılması, Sinop’a nükleer santral kurulması gibi icraatların bu hükümet zamanında uygulamaya konduğunu hatırlayıp şaşıracaksınız. Şaşırmayın. Çevrecinin daniskası çevreyi hoyratça sevendir!

Ey çevreci, bırak bu işleri kendine bir iş bul!
Görünen o ki Tayyip Erdoğan, çevrecilerin işsiz güçsüz olmasına içerlemiş. E toplumumuzda “boş gezen”lere karşı bir antipati vardır zaten. Askerden dönen delikanlılara hemen bir iş bulunur örneğin, boşta gezmesin, aylak, serseri olmasın diye. Belli ki başbakan olma sorumluluğuyla Tayyip bey de çevrecilere şöyle “ele avuca gelecek” (bu tabir Başbakan’ın Rize’de yaptığı konuşmadan alınmıştır) bir iş arıyor. Çok uzaklarda aramasına gerek yok, memleketteki cümle çevreciyi Sinop’ta yeni açacakları nükleer santrale memur olarak atasınlar. Hem bu çevreciler sağa sola izmarit, çer çöp de atılmasına müsaade etmezler. Zaten çevreye duyarlı nükleer santral başka türlü nasıl olur ki? Santralin bahçesine üç beş tane söğüt ağacı dikip biraz da çim ekilirse al sana çevreci nükleer santral. Melih Gökçek’e rica edip orta yere bir de havuz yaptırılırsa o zaman çevrecilikte çığır açılır ki, dünyanın her yerinden uzmanlar çevreci nükleer santralimizi ziyarete gelmezler mi? Bir taşla iki kuş. Hem ülkemizin enerji sorunu çözülür, hem de “nükleer turizmi” ile yeni bir gelir kapısı açılmış olur.

Şaka yaptığımızı sanıyor olabilirsiniz, hayır yapmıyoruz. Tayyip bey nasıl “çevrecinin daniskası” olduğunu açıklarken Belediye Başkanlığı döneminde İstanbul’a ne kadar ağaç diktiğinden, “kurumuş İstanbul”a bilmem kaç kilometreden su getirdiğinden bahsediyor? Belli ki çok kızmış çevrecilere, Belediye Başkanlığı dönemindeki çevreci icraatları görmezden gelmelerine çok alınmış. Ama o kadar kafayı takmasına gerek olmadığını da düşünüyor olmalı içten içe. Çevrecilerin 50-60 kişiyle eylem yaptığını, halkın sokaklara dökülmediğini de söylüyor. O zaman sorun yok Başbakan, siz geminizi yürütmeye devam edin. Ama yaptığınız işin adını da dürüstçe koyun. Çünkü hükümetin şimdiye kadar bir tek çevreci icraatı bile olmadığı ortadayken yalan söyleyerek, üste çıkarak pisliğinizi örtemeyeceğinizi de bilin.

AKP’nin çevre politikaları kimin yüzünü güldürüyor?
Madem başbakan çevreci olduğu iddiasını ortaya attı, biz de hükümetin çevre konusundaki icraatlarına kısaca bir bakalım. Kim çevreciymiş, kim çevrenin talanı için yasa çıkarır, talancıyı teşvik eder, korur kollarmış ortaya çıksın.

AKP, tek başına iktidara geldiğinden bu yana uyguladığı bütün politikalarda “girişimciyi teşvik etme” anlayışıyla memleketin varını yoğunu piyasaya sundu. Bu durum en öz ifadesini Tayyip Beyin “Ben memleketimi pazarlamakla mükellefim.” sözünde buldu. Örneğin çıkardıkları “Turizmi Teşvik Kanunu” ile memleketin kıyılarını, mevcut kıyılar yetersiz kaldığında ise iş makineleriyle doldurmak suretiyle denizlerini, turizme yatırım yapacak iş adamlarına açtı. Hatırlayacaksınız, Güllük Körfezi’nde yer alan Pina yarımadasında denizi doldurup otel yapmak isteyen MNG Şirketi’nin bu uygulaması mahkeme kararıyla durdurulmuştu. Bu durumda devreye giren Kültür ve Turizm Bakanlığı, imar planında revizyon yaptı. Bu sayede mahkemenin imar planına dayanarak durdurulmasına karar verdiği inşaata devam edildi.

Rant ile yürüyen kervanı yasa durduramıyor tabii. Bir yolunu bulup işi kılıfına uyduruveriyorlar. Benzer bir durum Kazdağları’nda da yaşandı. Bölgede siyanürle altın arama çalışması yapan Tüprag Metal Madencilik A.Ş.’nin çalışmaları, bölgenin sit alanı olması sebebiyle, Danıştay 6. Dairesi’nin kararıyla durdurulmuştu. Ancak hükümetin görmezden gelmesi sayesinde şirket çalışmalarına devam etmişti. Bu görmezden gelme politikası doğrudan müdahale edemediği durumlarda hükümetin sıkça başvurduğu bir yöntem. Büyükşehirlere su sağlayan barajlar kururken, altyapı sorunları nedeniyle Tuz Gölü yok olurken, her yıl yaz aylarında binlerce dönüm orman yanarken, zaten kısıtlı olan su kaynakları fabrika ve kanalizasyon atıkları ile kirletilirken hükümet yaşanan sorunları görmezden gelmektedir. Bunun yanına yenilenebilir enerji kaynakları yerine nükleer enerjiye yatırım yapılmasını eklerseniz, hükümetin çevre konusundaki ikiyüzlü politikalarının kimin yüzünü güldürdüğü ortaya çıkmıyor mu?

Kapitalist sistem çevre sorununu çözebilir mi?
Aslında çevre sorununun Türkiye’ye özgü bir sorun olmadığı, şu anda tüm dünyada çevre sorunu üzerine çeşitli sivil toplum örgütlerinin ve hükümetlerin geliştirdikleri politikaların olduğu biliniyor. Her konuda olduğu gibi bu soruna yönelik de kapitalizmin ürettiği proje “sorunu nasıl kârlı hale getirebiliriz?” sorusunun üzerine kuruluyor. Bu noktada üretilen çözümler sorunun kaynağı olan sistemi değiştirmeyi amaçlamıyor haliyle. Birçok çevreci sivil toplum örgütünün hükümetlere imzalaması için baskı yaptığı Kyoto Protokolü’nün bizzat kendisi bile var olan sistemi değiştirmeye değil, korumaya yönelik. Bilmeyenler için kısaca değinelim. Kyoto Protokolü ile ülkelere, atmosfere sera gazı salınımı kotası konuyor. Hali hazırda ülkelerin atmosfere saldıkları sera gazı miktarını değiştirmeyen bu uygulamada çeşitli esneklik imkanları da var. Örneğin Kanada, Brezilya’dan sera gazı salınımı hakkını satın alabiliyor. Böylece sanayisi gelişmiş ülkelere herhangi bir yaptırım uygulanmıyor. Sonuç olarak Kyoto Protokolü, sera gazı salınımını azaltmak bir yana, havayı da alınıp satılabilir bir meta haline getiriyor. Parası olan, sanayisi gelişmiş olan atmosferi kirletsin, olmayan da onların kirlettiği havayı solusun. Çözüm diye sundukları Kyoto’nun bulduğu çözüm bu.

Kapitalist sistemin çevre sorununu kâr aracı haline getirme hamlesi bununla da sınırlı değil. Küresel ısınma sorununa çözüm bulmak için tüketicilerin de duyarlı olması isteniyor. “Ampulünüzü değiştirin, daha az araba kullanın, geri dönüşüme katkıda bulunun, lastiklerinizi kontrol edin, daha az sıcak su kullanın, ambalajları fazla olan ürünlerden kaçının, su ısıtıcınızı ayarlayın, bir ağaç dikin, çözümün parçası olun.” Bunlar ilk adımlar üstelik. Daha çok şey yapmak istiyorsanız çevreye duyarlı kredi kartı almalı, çamaşır-bulaşık makineleriniz başta olmak üzere bütün beyaz eşyalarınızı daha az enerji ve su harcayanıyla değiştirmelisiniz. Tüm bunları yapmıyor, bir de tıraş olurken ve diş fırçalarken musluğu açık bırakıyorsanız en büyük çevre düşmanı oluveriyorsunuz. Bir adet civa oksit pilin 800.000 litre, bir litre motor yağının 1.000.000 litre içme suyunu kirlettiği bilinirken çevre sorununun tıraş olurken musluğun kapalı tutulmasıyla çözülebileceğini söylemek sizce de abes değil mi?

Bu nedenle durmaksızın söylenen iki yalanın da teşhir edilmesi gerekmektedir. Bir; çevreye saygılı ürün yoktur, çevreyi nispeten daha az kirleten ürün vardır. İki, geri dönüşüm çözüm değildir, ancak destekleyici olabilecek bir yöntemdir. Kapitalistlerin durmadan kullandıkları bu iki “çözüm” insanların tüketim hızlarını azaltmamalarını hedeflemektedir. Çevreye saygılı olduğu iddia edilen her ürün, çevreyi kirletir. Geri dönüşüm kaynak kullanılmaması anlamına gelmez, geri kazanım işleminin kendisi bile kaçınılmaz olarak çevreyi kirletir. Amaçladığımız şey elbette ki, tüm dünyada yeni bir sistem kurulana dek yapılacak hiçbir şeyin olmadığını söylemek değildir. İnsanların bireysel olarak daha dikkatli tüketmeleri, durmaksızın tüketmelerinden elbette daha iyidir. Ancak biliyoruz ki hepimizin yıllar boyunca alacağı önlemlerle sağlanacak fark, petrol yüklü tek bir tankerin batmasıyla heba olacaktır.

Bu anlamda AKP hükümeti aykırı bir örnek değildir. Kapitalistlerin tüm dünyada yaptığı şey budur: bir yandan uyguladıkları politikalarla çevre için birinci tehdidi oluştururken öte yanda en büyük çevrecinin kendileri olduğu masalını anlatırlar. Oxy Petrol şirketi hissedarlarından, geçtiğimiz seçimlerde demokratların başkan adayı Al Gore’un yapımcılığını üstlendiği “Uygunsuz Gerçek” adlı belgesele iki dalda Oscar, yetmezmiş gibi bir de Nobel Barış Ödülü verirler. Öte yanda Oxy şirketinin ABD ordusunun peşi sıra Irak’ın petrol yataklarını sömürmesinin bir önemi yok. Ne de olsa çevrecinin daniskası çevreyi hoyratça sevendir!{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99