Bir çizgi çekin ve soluna geçin!

 

Orhun Demir

Sol tarihsel bir ayrışma yaşamaktadır. Taraflardan biri AKP’nin devletleşme süreci ve bu sürece açıktan destek veren Türkiye burjuvazisi ile ABD ve AB emperyalizmiyle aralarına net sınırlar koyan ve bu sürece karşı konumlanan anti-emperyalist sol, diğer taraf ise, AKP’yi “ceberut devlet”e karşı savaş ilan etmiş, ezber bozan, kötünün iyisi de olsa bir demokrasi gücü olarak kabul eden “liberal sol”dur.

70_milyon1site12 Eylül 1980… Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri… Toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerin sermaye lehine yeniden yapılandırıldığı, emekçilerin kazanılmış hak ve özgürlüklerinin budandığı, işçi sınıfının ekonomik ve siyasi örgütlülüğünün darmaduman edildiği, siyasal İslam’ın önemli bir hareket alanı bulmasının önünü açan düzenlemelerin yapıldığı tarihsel bir dönemin başlangıç noktasına tekabül ediyordu 12 Eylül 1980.

Sol-liberalinden ulusalcısına, sosyal-demokratından devrimcisine kendini solda gören bütün siyasetlerin kendi ‘12 Eylül’ tanımlarını yaparken kullanacakları ifadeler daha sert ya da yumuşak olabilir, bu siyasetler birbirleriden farklı terminolojiyle de konuşabilir, sürecin bir yönüne diğer yönlerine göre daha fazla da odaklanabilirler ama yukarıdaki niteliklere topyekûn bir karşı çıkışları söz konusu olmaz. Başka bir ifadeyle, tarihsel bir dönemin niteliklerini sıralarken, o döneme ilişkin genel değerlendirmeler yaparken sol kendi içinde büyük oranda ortaklaşabilir. Ancak söz konusu olan, tarihsel bir dönemin genel bir değerlendirmesi değil de, o tarihsel dönem içerisinde karşılaştığımız ya da karşılaşacağımız somut bir duruma ilişkin siyasi analiz yapmak ve o analiz doğrultusunda ideolojik-politik bir hat çekmek ise yukarıdaki ortaklaşma tam bir ayrışmaya dönüşür ve dönüşmelidir de; en azından devrimciliklerinden taviz vermek istemeyen devrimcilerin yapması gereken budur.

Ergenekon soruşturmasının kendisi değil ama sol üzerindeki yansımaları tam da böyle bir ayrışmaya tekabül eden ideolojik-politik konumlanışları ortaya çıkarmıştır. Bu ayrışma tarihsel bir ayrışmadır. Bu ayrışmanın taraflarından biri demokratlar diğeri darbeciler değildir. Taraflardan biri AKP’nin devletleşme sürecine ve bu sürece açıktan destek veren Türkiye burjuvazisine, ABD’ye ve AB’ye karşı konumlanan anti-emperyalist sol, diğer taraf ise, AKP’yi “ceberut devlet”e karşı savaş ilan etmiş, ezber bozan, kötünün iyisi de olsa bir demokrasi gücü olarak kabul eden ‘liberal sol’dur. Her iki taraf da kendi içerisinde özdeş siyasi oluşumlardan meydana gelmese de, günümüzde gerek dünya ve gerekse Türkiye ölçeğinde yaşanan siyasi gelişmeler kamplaşmanın ana hatlarının bu şekilde olduğunu; daha doğrusu devrimci solun kamplaşmayı bu şekilde kavraması ve ona göre ideolojik-politik bir hat çizmesi gerektiğini bize göstermektedir. Ta ki siyasete yön verecek, kendi kampını kendi içerisinde homojenleştirecek bir güç haline gelip gerçek anlamda bir üçüncü taraf haline gelene kadar…

‘Sol’un kitlesel desteği bu kadar azken, seçimlerde sosyalist partilerin aldığı toplam oy yüzde bir civarında dolaşırken ve solda bu kadar çok yapı varken neden ‘ayrışmak’ gerektiğini söylediğimiz gibi meşru bir soru sorulabilir. Öncelikle yukarıda belirtmeye çalıştığımız gibi, alelade bir ayrışmadan değil, tarihsel bir ayrışmadan bahsediyoruz. Başka bir deyişle bu ayrışma, basit egolardan hatta örgütsel zorunluluklardan değil, dünya ve Türkiye ölçeğinde kapitalizmin yeniden yapılanma süreci ile ortaya çıkan emperyalist müdahalelere karşı yapmak zorunda olduğumuz mücadelenin dolaysız bir sonucu olarak kendini göstermektedir. Çünkü ‘sol’, emperyalizm Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da halkların canına kastedip, onları daha çok köleleştirildiğinde; İran’ı tehdit ettiğinde, kendisiyle uzlaşmak istemeyen Venezüella’yı dünya barışı için tehdit Chavez’i diktatör ilan ettiğinde, ‘anti-emperyalizm’i ezberinden çıkarmaz, tam aksine anti-emperyalizmi ezberinden çıkaranları ‘sol’un dışarısına çıkarır.

Peki Türkiye özelinde durum ne kadar farklıdır? Evet, Türkiye’nin egemen sınıfları öteden beri işbirlikçi olduğu için emperyalizmin askeri müdahalesi gibi bir şey söz konusu olmamıştır ve olmayacaktır da. Fakat bu tespit Türkiye solunun anti-emperyalizmi unutması gerektiği anlamına mı gelmelidir? Elbette hayır! Çünkü emperyalizm askeri işgal sorununa indirgenemez. İndirgenemez çünkü halkın sağlık ve sosyal güvenlik hakkını tüketici olarak piyasadan temin etmesini talep eden de, Tuzla’daki işçilerin hayatını tersane sahibinin zenginleşmesi için feda eden de; dış mihrak olarak değil ama her alanda piyasanın tahakkümünü isteyen güç olarak emperyalizm ve onun Türkiye’deki işbirlikçileridir. İşte anti-emperyalizm ve tam bağımsızlık gibi siyasi strateji ve hedefler bu tahakkümü kırmak, dünya kapitalizminin emperyalist zorbalığına karşı mücadele edebilmek için solun vazgeçemeyeceği silahlarıdır. Bahsettiğimiz ayrışma ise, sol namına ortaya çıkıp, Radikal ve Taraf gazetelerindeki köşelerinden solcuların bu silahları bir kenara koyup öyle solculuk yapması gerektiğini söyleyenlerle ve onları yetersiz de olsa hala solcu olarak görme eğiliminde olanlarla bir ayrışmadır. Biz, karşı kampın ideolojik sözcülüğüne soyunmuş ve böyle olduğu için de kendi kişisel ideolojik eğilimlerinden bağımsız olarak sınıflar mücadelesinde karşı tarafta konumlanmış olanlarla gerçekleşmesi gereken bir ayrışmadan bahsediyoruz, yani nesnel açıdan zaten solun dışına çıkmış bir kesimle ideolojik-politik seviyede tam bir kopuştan…

28 Şubat sürecinin ardından ulusalcılık ya da ulusalcı sol nasıl sosyalist solun dışarısına çıkarıldıysa, Ergenekon süreci de liberal-solla tam bir kopuşun adı olmalıdır. Üstelik sosyalistler bunu, temizlenmek ve saf sosyalistler haline gelebilmek için değil, mevcut siyasi konjonktürü iyi okuyup ona göre doğru stratejiler belirleyebilmek ve nesnel açıdan solda kalabilmek için yapmalıdır.

Ayrışmanın tarihsel kökeni
Kuşkusuz sol içerisindeki ilk ayrışma sol-liberallerle sosyalist solun ayrışması değildi. Örnek vermek gerekirse, çok daha farklı bir niteliğe sahip “Devrim mi? Reform mu?” tartışması her daim -12 Eylül’den önce de- vuku bulmuştu ama yaşanan o tartışmalar ve ardından gelen siyasi ve örgütsel ayrışmalar temelden bir paradigma değişikliğine işaret etmiyordu. Başka bir deyişle, reformcusu da devrimcisi de nihai bir hedef olarak işçi sınıfının iktidarını hedefliyordu. Her ne kadar parlamenterizm ve demokratizm açısından düşünüldüğünde, reformist olarak niteleyebileceğimiz siyasi çizgi ile günümüz sol-liberalizmi arasında bir paralellik varmış gibi görünse de; sınıflar mücadelesindeki yerleri açısından her iki siyasi çizgiyi aynı kefeye koymak, geçmişin reformistleri olarak atfedilen kesime yapılmış büyük bir haksızlık olacaktır.

Sol-liberalizm, solun içerisinde kümelenen bir kesimin temel bir paradigma değişikliğine gidip geçmişiyle ideolojik-politik bağlarını koparıp atma girişimi olarak tanımlanabilir. Bu akım çok derin tarihsel kökleri olmasa da, dünden bugüne oluşmuş bir düşünce akımı da değildir. 12 Eylül ve ardından yaşanan toplumsal-siyasal dönüşümün izdüşümleri sadece iktidar bloğunda ve onun kurumlarında değil, aynı zamanda sol içerisinde de kendini göstermiştir. Günümüz Türkiye’sinde önemli bir etki alanı olan sol-liberalizmin ideolojik-politik kökleri o günden itibaren oluşmaya başlamıştır. Ayrışmanın ilk işaretleri 12 Eylül sürecini tanımlarken baş gösterir. Yukarıda belirmeye çalıştığımız gibi, “Genel nitelikleri ile 12 Eylül nedir?” sorusuna benzer yanıtlar da verseler, tarihsel bir dönemeç olarak 12 Eylül sol-liberaller söz konusu olduğunda sermayenin yeniden yapılanması ve işçi sınıfı üzerindeki iktidarını yeniden kurmasının ötesinde bir şeye tekabül eder. Yani, 12 Eylül’de yaşanan, devrimcilerin yenilgisinden çok daha fazlasına işaret eder: Bir tramvaya… Öyle olduğu için de sınıf mücadelesinin inişli-çıkışlı sürekliliği o anda biter. Artık, yenilmiş ama kazanmak için yeni mücadeleler örgütlemek suretiyle yeniden yola koyulması gereken bir ‘sol’ değil; aklını yitirmiş, yani ideolojik-politik formasyonu iflas etmiş, tedavi edilmesi gereken bir sol vardır. Ne tuhaftır ki o yıllar, sadece Türkiye özelinde değil, bütün dünyada ‘yeni dünya’ ve ‘yeni sol’ çağrılarının yapıldığı ve ideolojinin, tarihin sonunun geldiğinin ve kapitalizmin ebediliğinin ilan edildiği yıllardır!

Sınıflar mücadelesinin tarihsel sürekliliğini belleklerinden sildiklerinden, işçi sınıfının burjuvazinin karşı saldırısında gerilemesi onlar için bir sonun başlangıcıdır. O yüzden sınıf-dışı alanlar olarak düşündükleri kimlik mücadelelerini siyasetin merkezine oturturlar. Böyle olunca da, iktidarı hedefleyen sınıf merkezli siyasal mücadeleleri değil, iktidardan kendi kimliklerini tanımasını isteyen toplumsal taleplerle sınırlı bir sol anlayışı sahiplenirler. Uzun lafın kısası, sınıfsal içeriğinden yoksunlaştırılmış bir ‘demokrasi düşü’ ‘devrim düşüncesi’nin yerine geçer. Bununla da yetinmeyen sol-liberaller, kendileri dışında kalan bütün sol anlayışları ve tabii ki sosyalistleri demokrat olmamakla suçlarlar. Bu suçlama, sosyalistlerin sol-liberallerin yaşadığı dönüşüme –ki bu dönüşüme döneklik de diyebilirsiniz- getirdikleri eleştiriye karşı ağzından köpükler saçarak devam eder. Devrimcilerin demokrasi mücadelesindeki geçmişini siler atarlar, zira dönekliklerini meşrulaştırmak zorundadırlar, yoksa çokça okumuş entelektüeller olan sol-liberaller, Denizler’in bayrağına hem ‘tam bağımsız’ hem de ‘gerçekten demokratik’ bir Türkiye özlemini yansıtan sloganlar yazdığını unutmamışlardır. Onların asıl derdi demokrasi mücadelesinin devrimci geçmişini solun hafızasından kazıyıp atmaktır, daha ötesi değil.

Sol-liberaller kendi ideolojik-politik hatlarını oluştururken her daim aynı gürlükte ses çıkarmadılar. Kendilerini açıkça ifşa edecekleri ana kadar sosyalistlere yönelttikleri eleştiriler hep dolaylı yollardan geçti ve bu eleştiriler masumane, samimi ve hepsinden önemlisi solun içinden ve dostane eleştiriler olarak algılandı. Fakat, Ergenekon soruşturması kapsamında nasıl liberal-muhafazakâr kanat ulusalcı-milliyetçi kanatla mutlak bir hesaplaşmaya girip kendi üstünlüğünü ilan ettiyse, sol-liberaller de bunu bir fırsat görüp sosyalist solla hesaplaşmaya giriştiler. İşte bu noktada, ‘asık suratlı’ ve ‘hiyerarşik örgütlenmeden yana olmak’ gibi ideolojik-politik meselelere doğrudan temas etmeyen eleştirilerin sadece dozu artmadı, aynı zamanda niteliği de değişti ve hedef tahtasına ‘68 devrimciliği’ ‘tam bağımsızlık’ ve ‘anti-emperyalizm’ yerleştirildi. Böylesine sert saldırılara girişebilmelerindeki en önemli etken, hiç kuşkusuz, kuyrukçuluğunu yaptıkları egemen sınıflar içerisindeki ve AKP’de cisimleşen kanadın üstün duruma gelmesidir. Sol-liberalleri solun dışarısına çıkaran da, devrimcilere pervasızca saldırtan da, ‘sol’un tarihini yeniden yazmaya iten de bu basit gerçekten başka bir şey değildir.

Sol-liberaller ‘sol’un tarihini yeniden yazarken…
Sol-liberaller, sosyalist solu, İttihatçılıktan Kemalizme oradan da devrimci sola doğru uzanan bir milliyetçilikle ve darbecilikle kan bağı olan bir çizgi olarak karalama kampanyasında hem fikirler. Hatta ‘68 devrimciliği’nin otoriter ruhunu keşfederken liberallerin solda olmayanlarıyla da aynı ağızdan konuşuyorlar.  İslamcı-liberal Mümtaz’er Türköne Zaman gazetesindeki köşesinde “Türkiye’nin 68 kuşağı ile bu evrensel dalga (Avrupa ve ABD’deki 68) arasında bir bağ kurulamaz… 68 kuşağının Türkiye versiyonu, planlanan sol bir askerî darbenin sivil uzantılarından başka bir şey değildir” derken, Birikim Dergisi gerçek 68’i “cinsel devrim ve pasifizmle karakterize olan metropol 68” olarak tanımlanıyorsa artık bu paralelliğe şaşmamak gerekir.

Sol yeniden yapılandırılmak istenirken, eleştiri okları çoğunlukla ‘anti-emperyalizme’ yönlendiriliyor. Ahmet İnsel Radikal 2’de yayınlanan yazısında son gelişmelerle birlikte Türkiye solunun önemli bir kısmının Kemalizm’in kalpaklı devrimciliğine sarılıp özüne döndüğünü iddia ederken, anti-emperyalizmi ve ulusalcılığı “sol savrulma”lar olarak aynı kefeye koyuyor. İnsel, kastettiği 68 devrimciliğinin Kemalizmin sınırlarını aştığını bilir, bilmese de öğrenmelidir ama onun kastı devrimciliğin kendisinedir; zira onu rahatsız eden bir bütün olarak Kemalizm değil, Kemalizmin ‘kalpaklı devrimciliği’ dediği şeydir mesela, yoksa AB hedefleriyle uyumlu Batı demokrasilerine gönderme yapan ‘çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkan’ bir Kemalizmle her zaman yan yana durabilirler.

Peki Baskın Oran’ın tam bağımsızlık ve anti-emperyalizm üzerine yazdıklarına ne demeli? Cehalet abidesi mi bu yazdıkları? Bilgisizlikten mi kaynaklanıyor? Hayır! Saçı sakalı ağarmış bir profesörden bahsediyoruz, yeni yetme bir akademisyenden değil! Bağımsızlık ve emperyalizm Marksizm’in neresinde var diye soran bu beyefendiye nah şurasında var mı demeliyiz? Ona da hayır! Marksizmi öğrenmek için sorulan sorular değildir bunlar, devrimci yönleri törpülenmiş, sol-liberalizmin görmek isteyip kabullenebileceği bir Marksizm arayışından öteye hiçbir anlama gelmez Oran’ın soruları.

Murat Belge ise -aktif bir sol siyasi geçmişi olmasındandır muhtemelen- genel olarak solu da sosyalist solu da daha iyi tanıyor, ona göre konuşuyor. Oran gibi saçma sapan iddialarla çıkmıyor sosyalistlerin karşısına. Ya da İnsel gibi dışarıdan bir ağızla konuşmuyor. Bolşeviklik diyor, ‘siyasette tarafsız kalınmaz’ diyor, sosyal emperyalizm diyor… Yani içeriden bir dille konuşuyor. Ama iddiaların ve taleplerin içeriğine baktığımızda aynı iddialarla aynı taleplerle çıkıyor Belge de… Radikal Gazetesinin liberalliğini yetersiz görüp Taraf’a geçen Belge doğrudan Türkiye sosyalist hareketinin en güçlü, en kitlesel olduğu döneme saldırıyor. Diyor ki “…12 Mart darbesine kadar sosyalizm bürokratik despotizm –CHP ve Kemalist bürokrasiyi kastediyor- ile plebisiter despotizm –DP ve çevresi- arasındaki mücadelenin 27 Mayıs Anayasası ile yarattığı kilitlenme konjonktüründe kendine bir hareket alanı buldu... ‘sol’un kendini ‘bürokratik despotizm’le aynı safta görmesi normaldi. İkisi arasında, Türkiye tarihi çerçevesinde, yalnız fikrî değil, aynı zamanda somut, sözlük anlamında akrabalık vardı (bu sol kadrolar arasında bürokrat ailelerden gelenlerin oranı son derece yüksekti)…”. E, yani? Ne olacaktı, devrimcilik babadan oğula mı geçecekti? Fikri akrabalık meselesine gelince, sosyalizmin alıcısı ancak Türk milliyetçileri olabilirdi, öyle oldu diyor ve ekliyor: “…sosyalizm Türkiye’ye, ancak Atatürk’le bir çeşit akrabalık iddia ederek girebildi, sınırı böyle geçebildi…” Öncelikle hatırlatmak gerekir ki, devrimciler 2. Kurtuluş Savaşı’nı veriyoruz deyip anti-emperyalizmi benimsediklerinde 1.Kurtuluş Savaşı’nı vererek kurulan devletin desteğini değil, kösteğini gördüler. Başka bir deyişle devletin silahları emperyalistlere değil, anti-emperyalist devrimcilere çevrildi. Devrimcilerin ideolojik formasyonunda Kemalizmle bir temas olsa da, 68 devrimciliğinin vardığı ideolojik-politik hat düşünüldüğünde, Kemalizmin kat be kat aşıldığı rahatlıkla söylenebilir. Belge, içerisinde yer aldığı siyasi hareketlerin ideolojik-politik seviyesini ve somut deneyimlerin sonucundaki bilinç sıçramalarını bilmez mi? Bilir; ama soldaki liberal arayışın somutlanabilmesi için devrimcilik, Kemalizm ve milliyetçilikle lanetlenmelidir de ondan bu konuda tek kelime etmez.

Sol liberallerin tarih algısı ve devrimcilere önerileri
Sol-liberalizm bir yandan sosyalist sola dönük ideolojik bombardımanına devam ederken diğer yandan da bu saldırıyı temellendirebilecekleri teorik bir zemin inşa etmeye çalışıyor. Sözkonusu teorik zeminin temel öğesi olarak ise ‘demokrasi’ ortaya atılıyor. Daha önce de belirtmeye çalıştığımız gibi, ‘demokrasi’ sosyalist solun geçmişinde deneyimlediği demokrasi mücadelesinden bambaşka bir zeminde kuruluyor. Sosyalistler diyalektik-maddeci düşünmenin gereği olarak hiçbir kavrama tarih-dışılık ve mutlaklık atfetmezler. Haliyle demokrasi de parlamento da, sınıf mücadelesinde işlevsel olduğu müddetçe devrimcilerin gündemine girebilir; bunda zerre kadar bir sorun yoktur. Bu yüzden de demokrasi sosyalistler için, egemen sınıfların egemenliğinden işçi sınıfının lehine koparılıp alınmış tavizlerdir, yoksa tersi değil. Sol-liberalizmin demokrasi algısında ise sınıf mücadelesi belirleyici olmaktan çıkmıştır o yüzden de devrim gerçekçi bir siyasi amaç, devrimci mücadele de gerçekçi bir siyasi mücadele olmaktan çıkmıştır. O zaman demokrasi, ya da Murat Belge’nin köşesinde açıkça yazdığı gibi ‘formel demokrasi’ solun elde edebileceği tek kazanımdır. Burada iki nokta ön plana çıkar: Birincisi formel demokrasinin ne olduğu ikincisi ise nasıl kazanılacağıdır. Formel demokrasi bildiğimiz demokrasidir. Belge, bütün samimiyetiyle mümkün olanın kendi deyimiyle ‘normal kapitalizm’ olduğunu, Batılıların çok daha önceden deneyimlediği burjuva demokrasisi olduğunu iddia eder. Belge’nin eski bir Marksist olduğu düşünüldüğünde diyalektikten bihaber olması beklenemez ama yine de iddialarının her yanından tarih-dışı bir demokrasi ve kapitalizm algısı fışkırır ve ‘normal kapitalizm’ ile ‘formel demokrasi’yi bir hedef olarak önümüze koyar. Bu iddialar Batı’yı takip edilmesi gereken ideal model olarak koyan ve bütün toplumların o ideale doğru hareket etmesi gerektiğini söyleyen modernleşmeci-oryantalist düşünceyle öyle bir örtüşür ki, kendisinin beğenmediği ‘tepeden inmeci’ Kemalist modernleşme solda sıfır kalır.

Sol-liberaller tarih-dışı demokrasiyi getirebilmek için yine tarihin dışından öznelere ve bu özneler arasındaki mücadelelere işaret ederler. Amaç demokrasi ise, dayanacağı güç de demokrasi güçleri olmalıdır. Kimdir bu düzenin zulmüne uğrayanlar? Bütün ezilenler: AKP –Murat Belge AKP’nin düzenin zulmüne uğradığını açık açık söylemektedir- de dahil olmak üzere İslamcılar, Kürtler, Aleviler, işsizler, eşcinseller… O zaman başka bir soru daha sormak icap ediyor: Bu düzen kimin? Yanıtları açık: Statükücu güçler… Başta Kemalist bürokrasi olmak üzere, CHP, milliyetçiler, TSK, MGK, vs… Tabi bir de kendileri ezen olmasa da ideolojik olarak milliyetçiliğin yeniden üretilmesine yardımcı olan bu yönüyle de kendi kendinin sonunu hazırlayan devrimciler ve onların geçmişleri var. Sol-liberallere göre Türkiye’nin temel sorunu; statükocu güçlerin iktidara demir atmaları ve soldan ya da sağdan bu iktidarın ideolojik olarak yeniden üretilmesine yardımcı olunmasıyla birlikte ülkenin bir türlü çağdaşlaşamamasıdır. Bu yüzden, demokrasi mücadelesinin önünün açılması için solun yapması gereken ilk iş öncelikle kendi içindeki ve tarihindeki otoriterizmle hesaplaşmaktır.

Çizilen bu tabloya baktığımızda bizim soracağımız sorular ise burjuvazinin bu statükonun neresinde yer aldığıdır, emperyalizmin nerede olduğudur? Burjuvazinin bugünkü çıkarı bu statükoyu değiştirmek ve yeniden yapılandırmak ise o da mı bu demokrasi mücadelesinin içerisindedir? Kuşkusuz evet! Eskiden olsa ıkına sıkıla verebilecekleri bu yanıtı AKP’nin desteğini arkalarında hissettiklerinden çok daha rahat verebiliyorlar ve o yüzden de hem kendisi hem de destekçileri düzenin zulmüne uğramış bir parti olarak gösterdikleri AKP’yi parlatabiliyorlar. Solu bu seviyeye çekebilmek için gerçekten de devrimci solun tüm geçmişiyle birlikte çöpe atılması gerekir. Aksi mümkün değildir, zira öne sürdükleri varsayımlar sosyalist solun her devrimci çıkışında yerle bir olmaya mahkûmdur. Solun otoriterizmle hesaplaşmasını isterlerken, ‘Dur bakalım burjuvazi ne diyor?’u meşru bir soruymuşçasına solcuların gündemine sokmaya çalışıyorlar. En azından yaptıkları nesnel açıdan bundan öte bir şey değildir.

Ulusal düzeyde kurdukları statükodan yana olanlar ile statüko karşıtı olanlar arasındaki kutuplaşmanın bir benzerini de uluslararası düzeyde kurarlar. Slogan aynıdır: Ya liberal demokrasi ya otoriterizm… AB sürecinin Türkiye’deki demokratikleşmenin önünün açtığını söyleyen Baskın Oran’la devam etmek gerekirse “…‘ABD de emperyalist, AB de emperyalist’ diyenler “muasır medeniyet”i ittiklerinin farkında bile değil. Dahası, ABD emperyalizmini en azından Ortadoğu’da tekel sahibi kıldıklarının farkında değiller. Siyaseten Türkiye’yi AB desteğinden yoksun kıldıklarının farkında değiller. Ondan sonra mecburen gelsin “Avrasyacılık” zavallılığı. Böyle bir mazoşizm olabilir mi?” Yani bir liberal için seçim yapmak kolaydır: ABD’nin otoriterizmine karşılık AB’nin demokrasisine yanaşılmalı, bu sayede Rus ve Çin despotizminden kaçılmalıdır. Ama bir sosyalist için asıl mazoşistlik solun önüne ya ABD ya Avrasyacılık seçeneğini koymaktır. Üstelik tablonun ABD ile AB arasında bir soğuk savaş yaşanıyormuş gibi çizilmesi de ayrı bir dangalaklık örneğidir.

Sınıfsal kökeninden arındırılmış bir demokrasi algısı içerisinde Marksizme de yer vardır. Liberalleştirilmiş bir Marksizm onlar için tehdit teşkil etmez. Tehdit, Marksizmin entelektüel-akademik alandan sıçrayıp siyasetin alanına girmesiyle başlar ki, sol-liberaller bu sıçramayı Lenin’le başlatırlar. Bu yüzden Marks’ın ve Engels’in bazı yaklaşımları işlevsel olabilir onlar için ama Lenin dendiğinde kaçacak delik aralar. Değil midir ki o adam Marksizmi liberalizmin radikal bir versiyonu olmaktan çok öteye taşımıştır o zaman tasfiye edilmesi gereken ilk önce Leninizm’in kendisidir. İşte siyasette ABci bir hattın teorik alanda Marksizmle barışık yaşama isteğinin dolaysız sonucu Marksizmin liberalizmle ehlileştirilmesi olarak karşımıza çıkar. Belge’nin net olarak ortaya koyduğu gibi “…bir sol çizginin faşizme doğru savrulma ihtimalini önleyecek en sağlam garanti, o çizginin demokrasiyle ve siyasî liberalizmle kurduğu ilişkidir…” sol-liberallere göre.
Eski Marksist tarihçi Halil Berktay ise Marksizmi bir bütün olarak demokrasi teorisi geliştirmemekle eleştirir ve bu eksikliğin siyasal liberalizmle onarılmasını önerir. Marks’ı tam da Marksist olduğu için eleştirir: “…(Marks) eserlerinde sınıfsal eşitsizlikleri ortaya sererken bunları demokrasinin tepesinde oturan egemen sınıfların teşhiri ve devrim yoluyla devrilmesinin gerekçelendirilmesi için kullandı. Özetle, ‘burjuva’ demokrasisini iflâh olmaz saydı…”  Sonra da düzey sıçramasına girişir ve teorik alandan reel-politik alana sıçrayıverir; zira ‘günahkâr’ Stalin’i Marks’a mâl etmenin başka yolu da yoktur. Şöyle devam eder: “…Onun için, başlı başına bir demokrasi projesi yoktur Marx’ın. Evet, son tahlilde ‘tek yol devrim’ kafasındadır. O “tek yol”un iki adım ötesinde ise Stalinizm yer alır. Bunu Marksizme arızî saymaktan vazgeçelim. Stalin’in şahsî gaddarlığı bir yana; komünizm veya ‘reel sosyalizm’ uygulamasının teorik dayanakları, pekâlâ Marx’ta mevcuttur...” Bir devrimcinin ‘tek yol devrim’ demesi sol-liberaller için kaba olabilir ama bir devrimci olan Marks için bundan daha doğal daha doğru ne olabilir ki? Ayrıca, devrimci olmayan bir Marksizm arayışına Berktay’ın bu eleştirilerinden daha güzel bir örnek verilebilir mi?

Berktay bir sonraki aşamada ise Marksizm-liberalizm sentezine girişir. Bu aynı zamanda, ehlileştirilmiş bir Marksizm arayışının ehlileştirilmiş bir Marksizme bile varamayacağını bize gösterir: “…Mill’de, Marx’ta olmayan bir şey var: mevcut demokrasiyi iyileştirme, özgürlük ilkesini demokrasiye hâkim kılma projesi. Onun içindir ki, 2008 Türkiye’sinin demokratik ahlâk ihtiyacına, Marx’tan fazla Mill ışık tutuyor…” Çubuk bükülmemiş, kırılmış; ‘yeni sol’ arayışı solun en temel referans noktalarından birinden vazgeçmiştir.

Gelenekten geleceğe devrimciliğin savunusu
Sol kendi tarihini liberallerden öğrenecek; hele hele onların eleştiri kisvesi altındaki ideolojik saldırıları doğrultusunda kendini yeniden şekillendirecek kadar zavallı değildir. Bu noktada devrimcilere ve sosyalist sol yapılara önemli görevler düşmektedir. Yapılması gerekeni yapmak ve sol-liberalizme hiçbir zaman hak etmedikleri toleransı göstermekten vazgeçmek gibi… Liberallerin ulusalcı yaftası yapıştırmasından çekinmeksizin, sol-liberallerin solun temel dayanaklarından çoktan vazgeçtiği, bunların yetersiz solcu ya da reformist değil, düpedüz sınıf düşmanı olduğu acilen ilan edilmelidir. Üstelik bu, sadece geçmişe dönük bir gönül borcunu ödemek için değil, aynı zamanda günümüzde doğru bir ideolojik-politik hat çizebilmek adına da zorunludur. Bu yapılmadığında, yani ideolojik-politik hat netleştirilmediğinde, sol-liberalizm genel olarak solun bir fraksiyonu olarak görülebiliyor ve bu akıl almaz yanlışlara yol açabiliyor. Ününü devrimcilere saldırmaktan alan ve bu sayede Taraf’a transfer olan Rasim Ozan Kütahyalı denen azgın liberal, nasıl oluyor da bir yandan ‘68 Militarizmi’, ‘Tam bağımsızlık Tam Barbarlıktır’ başlıklı yazılar yazıp her satırda Deniz’lere Mahir’lere sayıp söverken, hatta 68 devrimcilerini Hrant Dink’in katlinden sorumlu bir ideolojinin öncü temsilcileri olarak gösterirken; diğer yandan da sosyalist bir örgütün düzenlediği ‘Yüzümüzü denizlere dönüyoruz’ konulu toplantılarıa konuşmacı olarak katılabiliyor? Sırf Kemalizme laf sokuyor diye bir sınıf düşmanını konuşturmak da neyin nesidir? Herşeyden önce sosyalistlerin Kemalizmin liberal bir eleştirisine mi ihtiyacı vardır? Mahir Çayan sosyalist solun Kemalizm’den kopması gerektiğini söylerken sınıf düşmanlarına toleranstan bahsetmiyordu, değil mi?

Kaynaklar:
Mümtaz’er Türköne, “68 Darbeciliği”, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=690033
Yarınlar, “68’den 2008’e Devrim, Yine Devrim”, 17. sayı, Haziran 2008
Ahmet İnsel, ADD ile Anti-emperyalist Solun Kucaklaşması”, http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=890410&Date=27.08.2008&CategoryID=42
Baskın Oran, “Susurluk’taki Sola Ne Oldu?”, http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=891846&Date=27.08.2008&CategoryID=42
Murat Belge, “Formel Demokrasi”, http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1273
Halil Berktay, “Marx’ın bıyıklarında debelenmek”, http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1168
Rasim Ozan Kütahyalı, “Tam bağımsızlık Tam Barbarlıktır”, http://www.derindusunce.org/2008/06/15/tam-bagimsizlik-tam-barbarlik-demektir/{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99